Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İnsan Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İnsan Sûresi, 31. Ayet

    يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ وَالظَّالِم۪ينَ اَعَدَّ لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yudḣilu men yeşâu fî rahmetih(i)(c) ve-zzâlimîne e’adde lehum ‘ażâben elîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah dilediğini rahmetine dâhil eder. Zâlimlere gelince onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır."

      Zâlimlere gelince onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır. Yani sapkınlığı tercih edeceğini bildiği kimseye de elem verici bir azapla azap edecektir. İbn Mesûd, Übey ve Flafsa (r.a.) mushaflarına göre âyet meâlen şöyledir: “Allah dilediğine rahmetini tahsis edecektir”. Bu kırâat şekli, âyetin tevilinin tefsiridir. Allah Teâlâ'nın “rahmet”inin burada “hidâyet” ve “Allah yolu” mânasında olması da [muhtemeldir]. “Rahmet”inin cennet olması da ihtimal dâhilindedir. Cennetine “rahmet” denilmiştir. Çünkü iman edenlerin cennette girmeleri O’nun rahmeti sayesindedir. Kastettiğinin hakikatini en iyi Allah bilir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yudhılü (يُدْخِلُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (d-h-l) bir şeyin içine girmek, nüfuz etmek ve dışın zıddı olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "idhâl" eyleminin bir şeyi bir yere dahil etmek olduğunu; ayetteki bağlamıyla Allah'ın mümin kullarını kendi manevi koruması, bereketi ve lütfu altına alarak onları bir emniyet dairesine dahil etmesini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında bu fiilin ilahi bir kabulü ve bir gruba dahil edilmeyi simgelediğini; Allah'ın seçtiği ve dilediği kullarını ontolojik olarak "rahmet" kategorisine yerleştirmesi anlamına geldiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin geniş zaman kalıbıyla gelmesinin, ilahi kabul ve rahmete dahil etme eyleminin sürekliliğini ve her an yenilenen bir lütuf olduğunu vurguladığını belirtir.

        Yeşâü (يَشَاءُ)

        İbn Fâris, (ş-y-e) kökünün bir şeyi istemek, dilemek ve bir şeye yönelmek anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" kavramının bir şeyi gerçekleştirmeye yönelik ilahi irade olduğunu; ayetteki bağlamında bu dilemenin, Allah'ın hidayete layık gördüğü ve kendi hür iradeleriyle "rahmeti" seçen kullarına yönelik bir onay olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik yapısında bu fiilin, Allah'ın mutlak hakimiyetini (egemenliğini) ve lütfunun kime yöneleceğindeki nihai otoriteyi temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın dilemesinin rastgele bir tercih değil, kişinin dünyadaki "sa'y" (çaba) ve samimiyetine uygun olarak tecelli eden hikmetli bir irade olduğunu semantik olarak tahlil eder.

        Rahmetihî (رَحْمَتِهِ)

        İbn Fâris, (r-h-m) kökünün temelinde incelik, acıma, şefkat ve bağışlama anlamlarının bulunduğunu; ana rahmi (rahim) ile olan bağının da bu şefkat ve koruma duygusundan kaynaklandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rahmet" kavramının birine iyilik ulaştırmayı gerektiren bir kalp inceliği olduğunu, ancak Allah'a nispet edildiğinde bunun sadece "katıksız iyilik, ihsan ve nimet verme" anlamına geldiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu ayetteki kullanımının kuşatıcı ve koruyucu bir ilahi iklimi temsil ettiğini; rahmetin içine girilmekle (fî rahmetihî) nitelediği şeyin, mümini her türlü azaptan ve darlıktan koruyan kozmik bir güvenlik alanı olduğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak-dini sisteminde rahmetin, Allah-insan ilişkisindeki en temel sevgi ve koruma bağı olduğunu, insanın tüm varoluşsal selameti için bu ilahi lütfa muhtaç olduğunu vurgular.

        Zâlimîne (الظَّالِمِينَ)

        İbn Fâris, (z-l-m) kökünün iki ana anlamı olduğunu; birincisinin karanlık (zulmet), ikincisinin ise bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak (haksızlık/zulüm) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulmün adaletin zıddı olarak sınırı aşmak ve hakkı gasp etmek olduğunu ifade eder. Ayette, ilahi hidayeti ve rahmeti kasten reddederek fıtratlarındaki aydınlığı karartanları, yani kendilerine ve hakikate haksızlık edenleri nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "zâlim" tipinin, ilahi düzene (hükme) başkaldıran, nankörlükte (küfürde) ısrar eden ve ahlaki dengeyi bilinçli olarak bozan aktif bir kötülük öznesi olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, zâlimlerin rahmetin dışında bırakılmasının bir haksızlık değil, bizzat kendi tercihlerinin ve ilahi yasaya aykırı tutumlarının doğal bir sonucu olduğunu semantik olarak analiz eder.

        Aadde (أَعَدَّ)

        İbn Fâris, (e-e-d) kökünün bir şeyi hazırlamak, saymak, miktarını belirlemek ve hazır bulundurmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "i'dâd" eyleminin gelecekteki bir durum için gerekli olanı önceden tam ve eksiksiz bir biçimde tedarik etmek olduğunu; ayette zâlimler için azabın tesadüfi bir sonuç olmadığını, ilahi adaletin bir gereği olarak önceden ve kesinlikle hazırlandığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin semantik yapısındaki kesinliğe dikkat çekerek; suçun karşılığının, o suç işlendiği anda ilahi yasada (takdirde) zaten var olduğunu ve kaçınılmazlığını vurguladığını tahlil eder.

        Azâben (عَذَابًا)

        İbn Fâris, (e-z-b) kökünün bir şeyi engellemek, men etmek ve tadını/tatlılığını gidermek anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azâb" kavramının insana acı veren, onu huzurdan ve hayırdan alıkoyan şiddetli eziyet olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin erken Sami dillerindeki kökenlerine değinerek, muhtemelen Aramice veya Süryanicedeki ceza ve eziyet anlamındaki köklerle olan dilbilimsel akrabalığını inceler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik dilinde azabın, ilahi uyarıları ve "tezkireyi" (hatırlatmayı) kulak ardı edenlerin karşılaşacağı ontolojik bir yıkım ve cezai karşılık olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin nankörler (kefûr) için hazırlanan zincirler, boyunduruklar ve ateşle (dördüncü ayet) olan anlamsal bütünlüğüne dikkat çekerek, bu kelimenin tüm bu bedensel ve ruhsal acıları kapsayan genel bir dehşet ifadesi olduğunu belirtir.

        Elîmâ (أَلِيمًا)

        İbn Fâris, (e-l-m) kökünün acı duymak, ağrımak ve elem çekmek anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "elîm" sıfatının mübalağa kalıbında olduğunu ve sadece acı vereni değil, şiddeti ve etkisi bakımından kalbe ve bedene en derin sızıyı ulaştıran acıyı nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin semantik analizinde bu azabın sadece fiziksel bir yanma değil, aynı zamanda hidayetten ve ilahi rahmetten mahrum kalmanın getirdiği en derin ruhsal elem ve pişmanlık olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "azâben elîmâ" tamlamasının surenin sonundaki sarsıcı vurgusuna dikkat çekerek; rahmete dahil olanların yaşadığı "surûr" (neşe) ve "nadrah" (parıltı) karşısında, bu ifadenin karanlığı, acıyı ve mutlak hüsranı temsil eden edebi ve teolojik bir mühür olduğunu tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X