Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İnsan Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İnsan Sûresi, 30. Ayet

    وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۗ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ teşâûne illâ en yeşâa(A)llâh(u)(c) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen hakîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sizler ancak Rabbinizin (bunu) dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir."

      Sîzler ancak Rabb'inizin (bunu) dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz. En doğrusunu Allah bilir ya, o şöyle diyor: Kim Rabb'ine giden yola girmek isterse Allah kendine giden yolu tutmasını dilemedikçe bunu yapamaz. Fakat Cenâb-ı Hak dilerse o yolu tutar. Bu âyet Mûtezile'nin aleyhine bir delildir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah Teâlâ bütün mahlûkatın Rab’lerine giden yolu tutmalarını dilemiştir. Fakat onlar» bu yola girmek istememişler ve de tutmamışlardır. Cenâb-ı Hak, onların kendine giden yolu tutmayı dilemediklerini ve yüce Allah girmelerini dilemedikçe bu yola girmeyeceklerini haber veriyor. Dolayısıyla Allah dilerse belirtilen yolu tutarlar ve bunu dilerler.

      Şüphesiz Allah her şeyi bilendir. Allah Teâlâ, kullarının yaptıkları yalanlamaya, tasdiki, itaati ve mâsiy’eti ezelde bilmiştir. Bir başka ifadeyle Cenâb-ı Hak, kullarının y^apacakları fiillerden haberdar olduğu halde onları yaratmış ve yoktan varetmiştir. Allah Teâlâ, fiilinde ve kullarını yaratmasında hikmet sahibidir. Çünkü onları, kendine menfaatler sağlamak ve zatına yönelik zararları savuşturmak için değil, onların menfaatleri ve ihtiyaçları için yaratmış ve yoktan varetmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın onların yalanlayacaklarını ve reddedeceklerini bile bile kendilerini yaratması ve onlara peygamberler göndermesi, fiilini hikmet ve hak dairesinden çıkarmaz. Aksine yaptıklarında hikmet sahibi olur. Fakat dünyada yalancılıkla itham edeceğini, mektubunu ve gönderdiği hediyesini reddedip kendisini hafife alacağını bildiği bir kimseye elçi gönderen kişinin [bu fiili] anlamsızdır ve hikmetli değildir. Çünkü o, yaptığı hareketin menfaati sırf kendisine gelsin diye elçi ve hediye göndermektedir. Ancak bu fiili, hikmet değil anlamsız bir harekettir. Bu yüzden ikisi birbirinden farklı olmuştur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Teşâûne (تَشَاءُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (ş-y-e) bir şeyi dilemek, istemek ve bir yöne yönelmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" kavramının bir şeyi gerçekleştirmeye yönelik irade olduğunu, ancak insanın dilemesinin (teşâûne) mutlak olmadığını, ilahi bir çerçeveye bağlı olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal yapısında insanın dileme eyleminin, ilahi iradenin (meşîet) izin verdiği ontolojik alan içinde anlam kazandığını, bu fiilin insanın özgür iradesi ile ilahi belirleyicilik arasındaki o hassas dengeyi simgelediğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin semantik analizinde, insanın her istediğini mutlak olarak gerçekleştiremeyeceğini, dileme eyleminin gerçekleşme imkânının ilahi yasalar ve takdir (sünnetullah) ile sınırlandırıldığını vurgular.

        Yeşâe (يَشَاءَ)

        İbn Fâris, aynı (ş-y-e) kökünden gelen bu fiilin de dilemek ve irade etmek olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, insanın dilemesi ile Allah'ın dilemesi (yeşâe) arasındaki farkın ontolojik bir hiyerarşi içerdiğini; Allah'ın dilemesinin varlığı yoktan vareden ve her şeyi kuşatan mutlak bir kudret olduğunu, insanın dilemesinin ise bu mutlak dilemenin bir sonucu olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, ayetteki bu iki "şâe" fiilinin yan yana gelmesini, Kur'an'ın teosentrik (Allah merkezli) dünya görüşünün bir yansıması olarak ele alır; insanın iradesinin yok sayılmadığını ancak onun ilahi meşîet tarafından kuşatıldığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın dilemesinin, evrenin işleyiş yasalarını ve insanın seçim yapabilme kapasitesini bizzat var eden temel irade olduğunu, dolayısıyla insanın ancak Allah'ın dilediği (ona verdiği yetki ve alan) ölçüde dileyebileceğini derinlemesine işler.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, (e-l-h) kökünden geldiği genel kabul gören bu ismin, mutlak otorite sahibi, kendisine ibadet edilen ve sığınılan yegâne varlık anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın gerçek mabudun özel adı olduğunu ve bütün kemal sıfatlarını kendinde topladığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin erken Sami dillerindeki izlerini sürerek Süryanice "Alaha" ve Aramice "Elah" formlarıyla olan tarihsel akrabalığını morfolojik olarak inceler; Kur'an'ın bu ismi o günkü kültürel mirastan alıp saf tevhid ekseninde yeniden tanımladığını tahlil eder. Theodor Nöldeke, ismin etimolojik olarak "el-ilah" (belirli ilah) tamlamasından evrildiğini savunur. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin Kur'an'ın semantik alanının mutlak merkezi olduğunu ve diğer tüm kavramların (meşîet, ilim, hikmet) anlamlarını bu merkeze göre kazandığını vurgular.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, (k-v-n) kökünün var olmak, meydana gelmek ve bir halde bulunmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin Allah için kullanıldığında geçmiş zamanla sınırlı olmadığını, O'nun ezelî ve ebedî olan değişmez niteliklerini, ontolojik gerçeğini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik ve teolojik dilinde "kâne" lafzının, bir durumun sadece öyle olduğunu değil, "öyle olmasının zorunlu ve kalıcı bir ilahi yasa" olduğunu nitelediğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Allah'ın sıfatlarıyla birlikte gelmesinin, o sıfatların (Alîm ve Hakîm) her zaman ve her durumda geçerli olan mutlak hakikatler olduğunu pekiştirdiğini ifade eder.

        Alîmen (عَلِيمًا)

        İbn Fâris, (a-l-m) kökünün bir şeyi diğerinden ayıran işaret ve tam bilgi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Alîm" sıfatının Allah'ın her şeyi, gizliyi ve açığı, olmuşu ve olacağı kuşatan mutlak ilmini ifade ettiğini, bu ilmin hiçbir cehalet veya unutma barındırmadığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojik zemininde Allah'ın ilminin, insanın dilemesinin (meşîet) ve eylemlerinin her anını denetleyen ve bilen bir otorite sıfatı olarak işlev gördüğünü tahlil eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Alîm sıfatının hikmetle birlikte zikredilmesinin, Allah'ın her şeyi bilmesinin rastgele bir bilgi yığını değil, her şeyi yerli yerince bilen bir hikmetli bilgi olduğunu vurguladığını ifade eder.

        Hakîmen (حَكِيمًا)

        İbn Fâris, (h-k-m) kökünün bir şeyi engellemek, düzene sokmak ve sağlamlaştırmak anlamına geldiğini, "hakeme" (atın gemi) isminin de kontrol sağladığı için buradan türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Hakîm" sıfatının her şeyi hikmetle, belirli bir gaye ve ölçüye göre yaratan, her şeyi yerli yerine koyan ve hiçbir işi abes olmayan varlığı nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin erken Sami dillerinde hem hukuki yargı hem de derin bilgelik anlamında kullanıldığını kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın Hakîm olmasının, insanın iradesi ve hidayet yolundaki seçimi ile ilahi meşîet arasındaki ilişkinin bir "rastlantı" değil, derin bir adalet ve hikmet ölçüsüne (takdire) dayandığını semantik olarak çözümleyerek, ayetin bu sıfatla mühürlenmesinin önemine dikkat çeker.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X