Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İnsan Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İnsan Sûresi, 28. Ayet

    نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَٓا اَسْرَهُمْۚ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْـنَٓا اَمْثَالَهُمْ تَبْد۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Nahnu ḣalaknâhum ve şedednâ esrahum(s) ve-iżâ şi/nâ beddelnâ emśâlehum tebdîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onları biz yarattık, onların yaratılışını sapasağlam yaptık. Dilediğimiz zaman onların yerine benzerlerini getiririz."

      Onları biz yarattık, onların yaratılışını sapasağlam yaptık. Bu ilâhî beyan, onlara nimetlerin hatırlatılmasıdır. Çünkü yüce Allah onları en güzel şekilde yaratmış, bedenlerini sapasağlam yapmış ve onlara her bir organı diğerine bitiştirmiştir. Âyetin metninde geçen “şed” (شَدَدْنَا) kelimesi “yaratma” anlamına gelir. Bu kelime şu İlâhî beyanda da aynı mânada kullanılır: “Onlar yaratılışça mı daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?”.

      Dilediğimiz zaman onların yerine benzerlerini getiririz. Yani sizi yok edip yerinize başkalarını getiririz. Bu beyan, daha önce geçen “Doğuların ve batıların Rabb’ine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter” meâlindeki âyetle aynıdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Haleknâ (خلقنا)

        İbn Fâris, (h-l-k) kökünün temelinde bir şeyi belirli bir ölçü ve takdire göre var etmek, pürüzsüz hale getirmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramının iki boyutu olduğunu; birincisinin bir şeyi örneği olmaksızın yoktan var etmek (ibda), ikincisinin ise mevcut bir maddeden başka bir form ve özellik meydana getirmek olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamıyla insanın yokluktan varlık sahnesine çıkarılışındaki ilahi iradeye ve her bir uzvun yerli yerince takdir edilmesine vurgu yapar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik yapısında halk etme eyleminin, yaratıcının mutlak otoritesini ve mülkiyetini tesis eden en temel fiil olduğunu, insanın tüm varlığının bu ilahi eylemin bir sonucu olarak "borçlu" bir konumda bulunduğunu tahlil eder.

        Şedednâ (شددنا)

        İbn Fâris, (ş-d-d) kökünün kuvvet, sağlamlık, bir şeyi sıkıca bağlamak ve pekiştirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şedd" eyleminin bir şeyi dağılmaktan koruyacak şekilde sıkıca tutmak olduğunu; burada insanın fiziksel yapısının, iskelet sisteminin, kas ve sinirlerinin birbirine muazzam bir uyum ve dirençle bağlanmasını ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin semantik analizinde, insanın o çok parçalı ve kırılgan biyolojik yapısının nasıl sarsılmaz ve bütüncül bir organizmaya dönüştürüldüğüne, ilahi kudretin maddeyi nasıl bir arada tuttuğuna dikkat çeker.

        Esrahum (أسرهم)

        İbn Fâris, (e-s-r) kökünün temelinde bağlamak ve bir şeyi deri bir kayışla (isar) sıkıca sarmak anlamının olduğunu, ayrıca bedenin eklem yerlerine ve yaratılışın genel sağlamlığına da bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "esr" kavramının aslen deri bağ (isar) ile bağlamak anlamına geldiğini, ancak mecazen insanın fiziksel bünyesi, eklemleri, sinir sistemi ve organları arasındaki o muazzam biyolojik "bağlanma" ve "kuruluş" düzenini temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin esir (tutsak) kelimesiyle aynı kökten gelmesine dikkat çekerek; insanın kendi bedenine, biyolojik sınırlarına ve fiziksel yapısına ilahi bir takdirle "bağlanmış" olduğunu, bu yapının hem bir lütuf hem de onu sınırlayan bir yaratılış gerçeği (ontolojik bir kafes) olduğunu tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi tahlilinde "esr"in insanın dış formunun, anatomik bütünlüğünün ve o muazzam tasarımının sağlamlığını simgelediğini, bu kadar "sıkı" ve "mükemmel" bir kuruluşun ancak mutlak bir kudretin eseri olabileceğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin semantik derinliğini incelerken, insanın "esr"inin (yaratılışının/bağlarının) sağlamlığının, onun dünyadaki gücünü ve kibrini besleyen bir unsur olduğuna, ancak ayetin devamındaki "dilersek değiştiririz" uyarısıyla bu sağlamlığın mutlak değil, emanet bir güç olduğunun hatırlatıldığına dikkat çeker.

        Şi'nâ (شئنا)

        İbn Fâris, (ş-y-e) kökünün bir şeyi istemek, dilemek ve irade etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" kavramının ilahi iradenin bir şeyi gerçekleştirmeye yönelmesi olduğunu; ayette insanın varlığının ve o sağlam yapısının sürekliliğinin kendi elinde değil, sadece Allah'ın "dilemesine" ve varoluşsal onayına bağlı olduğunu ifade eder.

        Beddelnâ (بدلنا)

        İbn Fâris, (b-d-l) kökünün bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, birinin yerine diğerini koymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tebdîl" eyleminin bir şeyin bizzat kendisini ortadan kaldırıp yerine benzerini veya zıddını getirmek olduğunu; burada nankörlük eden bir neslin veya topluluğun tamamen yok edilip yerlerine başkalarının getirilebilme imkânını ve ilahi gücünü nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin semantik analizinde ilahi tehdidin boyutuna dikkat çeker; Allah'ın yarattığı o sağlam yapıyı (esr) bozmaya ve yerine yepyeni bir halk getirmeye muktedir olduğunu, statükonun mutlak bir garantisi olmadığını vurgular.

        Emsâlehum (أمثالهم)

        İbn Fâris, (m-s-l) kökünün bir şeyin benzeri, dengi, modeli ve nunesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "misil" kavramının nitelik ve nicelik bakımından tam bir benzerliği ifade ettiğini; ayette inkârcıların yerine getirilecek olan yeni toplulukların da yine onlar gibi "insan" formunda, aynı yetilerle ama belki de farklı bir ahlaki duruşla var edilebileceğini kaydeder.

        Tebdîlâ (تبديلا)

        İbn Fâris, (b-d-l) kökünden gelen bu kelimenin masdar (mutlak meful) olarak kullanılarak eylemdeki kesinliği ve hızı pekiştirdiğini (tekid) belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin hemen ardından masdarının gelmesinin, bu değiştirme eyleminin Allah için hiçbir zorluk barındırmadığını ve bunun her an gerçekleşebilecek ontolojik bir hakikat olduğunu vurguladığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi yapısındaki bu vurgunun (tebdîlâ), insanın kendi yaratılışındaki "sağlamlığa" (esr) güvenerek kapıldığı ebediyet vehmini sarsan ve onu mutlak yaratıcı karşısında gerçek konumunu hatırlamaya davet eden sarsıcı bir final olduğunu tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X