وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَار۪يرَاۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İnsan Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
15-16. "Her birinin etrafında gümüş kaplar, billûr kadehler, gümüş beyazlığında şeffaf kupalar dolaştırılır; ölçülerini de isteklerine göre belirlerler."
Her birinin etrafında gümüş kaplar, billûr kadehler dolaştırılır. “Ekvâb” kelimesinin açıklaması, Ğâşiye sûresinde gelecektir. Cenâb-ı Hak, bahsi geçen kupaların gümüş beyazlığında billûr kadehler olduğunu haber vermektedir. Bazıları bunların gümüşten yapılmış olup kupaların şeffaflığına sahiptirler. Şeffaf oldukları için de içlerindeki içecekler dışından görülür demişlerdir. Öte yandan gümüşten yapılmış kaplar sahiplerinin gözünde topraktan yapılmış kaplardan daha üstün ve daha şereflidir. Gümüşteki şeffaflık da aynı şekilde sahiplerinin nazarında kupalardaki şeffaflıktan daha üstün ve daha belirgindir. [Allah Teâlâ gümüşten yapılmış bile olsalar onların şeffaflığının kupaların şeffaflığı gibi olduğunu haber veriyor. Kâvârîr kelimesi] “kavârîran kavârîra min fıddatin” (قَوَارِيرَ قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ) şeklinde değil de “kavârîra kavârîra min fıddatin’ (قَوَارِيرَا قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ) şeklinde bilinen asıl kural doğrultusunda gayr-i munsarıf olarak tenvinsiz okunmuştur. Aynı kelime diğer âyetlerin sonlarına uygun olarak üzerinde vakfederek “Kavârîrâ” (قَوَارِيرَا) şeklinde de kırâat edilmiştir. Bu kelime, vasıl yapılarak tenvinli şekliyle “kavârîran” (قَوَارِيرًا) olarak da okunmuştur. Çünkü kelime âyetin ucundadır. Ölçülerini de isteklerine göre belirlerler. Yani onların isteklerine göre belirlenir. Şöyle de denilmiştir: Onlara gönüllerinde istedikleri ve kalplerinden geçen miktarda (cennet içeceği) içirilir. İçlerinden belli bir miktar geçer geçmez hemen onlara verilir.
Yorumu Yorumla
-
Yutâfu (يطاف)
İbn Fâris, (t-v-f) kökünün bir şeyin etrafında dönmek, çevresini dolaşmak ve hizmet gayesiyle etrafta gezinmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tavaf" eyleminin bir şeyin çevresinde yürümek olduğunu, ayetteki meçhul (edilgen) yapısıyla (yutâfu) cennet ehline (ebrâra) sunulan hizmetin kusursuzluğunu, onların hiçbir zahmete girmesine gerek kalmadan, ilahi ikramların onların etrafında kesintisiz bir döngü ve ihtişamla dolaştırılmasını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin meçhul sîgada kullanılmasının semantik değerine dikkat çekerek, burada vurgunun hizmet edenlerden ziyade sunulan ilahi misafirperverliğin, saygının ve krallara layık o muazzam ikram atmosferinin (tavaf) bizzat kendisine yapıldığını tahlil eder.
Âniyetin (آنية)
İbn Fâris, (e-n-y) kökünün bir şeyin vaktinin gelmesi anlamına geldiği gibi, içine su veya yiyecek konulan kap kacak anlamını da taşıdığını ve bu kelimenin "inâ" lafzının çoğulu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yiyecek ve içeceklerin muhafaza edilip sunulduğu kaplara bu ismin verildiğini; ayette ebrârın (iyilerin) etrafında dolaştırılan, içleri emsalsiz cennet nimetleriyle dolu görkemli ve çeşitli sunum kaplarını temsil ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin erken Sami dillerindeki kullanımını inceleyerek, köken itibarıyla kap ve ev eşyası anlamında Arapçaya yerleşmiş, Ortadoğu'nun antik mutfak ve ziyafet kültürüne ait ortak bir lafız olduğunu morfolojik bir perspektifle analiz eder.
Fıddatin (فضة)
İbn Fâris, (f-d-d) kökünün bir şeyi kırmak, parçalamak, dağıtmak ve birbirinden ayırmak anlamlarına geldiğini; gümüşe de madeninden ayrıştırılıp çıkarıldığı için veya insanlar arasında bir değer ölçüsü olarak sürekli dağıtılıp el değiştirdiği için "fıddah" denildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bilinen gümüş madenine bu ismin verildiğini belirterek, ahiret tasvirlerinde gümüşün maddi bir madenden ziyade; saflığın, beyazlığın, estetik zarafetin ve göz alıcı bir güzelliğin sembolü olarak kullanıldığını, cennet ehlinin pürüzsüz ruh haline hitap eden bir lüks unsuru olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin psikolojik ve estetik boyutuna değinerek, gümüşün (fıdda) parlak, serin ve latif görünümünün, altın gibi sıcak ve baskın madenlere kıyasla, cennetin o mutlak sükûnet, itidal (zemherir ve şems yokluğu) ve huzur (surûr) atmosferiyle kusursuz bir görsel ve ruhsal uyum sağladığını derinlemesine tahlil eder.
Ekvâbin (أكواب)
İbn Fâris, (k-v-b) kökünün dilde bir şeyi kesmek veya başı yuvarlak bir nesne anlamına geldiğini, "kûb" kelimesinin ise kulbu veya emziği (ibrik ucu) bulunmayan, yuvarlak hatlı kadeh veya bardak manasını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kulbu ve tutacak yeri olmayan şık su kadehlerine kûb (çoğulu ekvâb) dendiğini; cennet meşrubatlarının, dudakları rahatsız etmeyen, tutması kolay, estetik olarak mükemmel tasarlanmış bu özel ziyafet kadehleriyle sunulduğunu kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, dilbilimcilerin bu kelimenin kökenine dair araştırmalarını aktararak, kelimenin aslen Arapça olmadığını, Nebati, Süryani veya Fars kültüründen Arapçaya geçmiş (mu'arreb) bir lafız olduğunu ve antik çağda kralların sofralarında kullanılan kulpsuz, zarif ziyafet kadehlerini tanımladığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "kûbâ" veya "kubbethâ" formlarına dikkat çeker; bu lüks bardağın geç antik çağın yüksek kültürlerinde bilinen bir nesne olduğunu ve Kur'an'ın cennet nimetlerini muhatapların zihnindeki en üst düzey refah göstergeleriyle (ekvâb) tasvir ettiğini morfolojik olarak onaylar.
Kânet (كانت)
İbn Fâris, (k-v-n) kökünün var olmak, meydana gelmek, bir halde bulunmak ve doğası gereği öyle olmak anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin genellikle geçmiş zamanı ifade etmekle birlikte, ilahi ve eskatolojik (ahirete dair) bağlamlarda zamanın ötesinde kalıcı, değişmez ve ontolojik bir gerçeği, eşyanın fıtri durumunu nitelediğini belirtir; kadehlerin (ekvâb) yapısının sonradan dönüşmüş bir hal olmadığını, bizzat o cennet boyutunun varoluşsal estetiğinin bir parçası olduğunu ifade eder.
Kavârîrâ (قواريرا)
İbn Fâris, (k-r-r) kökünün bir yerde durmak, sabit kalmak, karar kılmak ve yerleşmek anlamlarına geldiğini, sıvıların içinde sabit durup muhafaza edilmesinden dolayı sırça, cam veya billur şişelere "kârûre" (çoğulu kavârîr) isminin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şeffaf, içindekini dışarıdan gösteren cam kadehlere veya şişelere bu ismin verildiğini; ayette ebrâra (iyilere) sunulan kadehlerin, maddenin ağırlığından arındırılmış, mutlak bir şeffaflık ve saflık barındırdığını, içilen nimetin rengini ve güzelliğini gizlemeyen bir zarafete sahip olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin hemen ardından gelen (sonraki ayetin başındaki) "gümüşten billurlar" ifadesiyle kurduğu semantik ve ontolojik paradoksa atıf yaparak; "kavârîr" kelimesinin dünyevi mantıktaki sıradan bir camı değil, gümüşün beyazlığını ve madeni değerini taşıyan ama aynı zamanda camın şeffaflığına ve zarafetine sahip olan, dünyanın fiziksel kanunlarını aşan, bütünüyle ahirete özgü mucizevi bir estetik formu ve ihtişamı temsil ettiğini derinlemesine tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla