فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُوراًۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İnsan Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: insan suresi, insan suresi 11. ayet, yüz aydınlığı, sabır karşılığı, kötülükten koruma, cennet, sevinç, insan 11, ipek, allah, gün, takva
-
"Bu yüzden Allah onları o günün dehşetinden korur; yüzlerine aydınlık, gönüllerine sürûr verir"
Bu yüzden Allah onları o günün dehşetinden korur. Söz konusu “koruma”nın o gün vâdedilen “ukûbet” ve “ibretlik ceza”dan koruma olması mümkündür. Yoksa o günün dehşetinden korunacaklar da cehennemi ve onun korkunç durumlarını görmeyecekler demek değildir. “Doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum” beyanında belirtildiği gibi hesaba çekilirlerken karşılaşacakları meşakkatin korkusundan, Allah onları korur anlamına gelmesi mümkündür. Sanki onlar hesap esnasında tartışma yaşayacakları konusunda kendi nefislerinin derdine düşmüş gibidirler. Kötülüklerinin bağışlanmış ve iyi amellerinin kabul edilmiş olduğunu görünce buna sevinecekler ve şerrinden korunacaklardır. “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini alınış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar” beyanında olduğu üzere kabirlerden dirilip kalktıkları zaman kıyametin dehşetinden vc korkularından emin olmaları ve meleklerin kendilerini müjdelerle karşılamaları da mümkündür. Yüzlerine aydınlık, gönüllerine sürûr verir. Âyetin metninde geçen 'sürûr” (وَسُرُورًا) kendilerinde üzüntü vc kederin olmamasından ibarettir. “Nadra” (نَضْرَةً) ise her türlü nimetin yüze vuran eseridir. Bazıları ise âyeti şöyle açıklamıştır: “Yüzlerine aydınlık, gönüllerine sürür verir”.
Yorumu Yorumla
-
Vekâhum (وقاهم)
İbn Fâris, (v-k-y) kökünün bir şeyi korumak, ona zarar verecek her türlü şeyden muhafaza etmek ve siper olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vikaye" kavramının bir şeyi tehlike ve eziyetten özenle korumak olduğunu ifade eder; ayetteki bağlamında iyilerin (ebrârın) dünya hayatında Allah'tan korkup sakınmalarına (havf) karşılık, eskatolojik sahnede bizzat Allah tarafından o korkunç günün azabından ve kötülüklerinden doğrudan ve kesin bir korumaya, güvenliğe alınmalarını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki koruma fiilinin sıradan bir muhafaza olmadığını, müminlerin dünyadayken taşıdıkları ahlaki sorumluluk bilincine ve samimiyetlerine mukabil ilahi adaletin mutlak bir garantisi ve kurtuluş teminatı olarak tecelli ettiğini vurgular.
Allâhu (الله)
İbn Fâris, (e-l-h) kökünden geldiği kabul edilen bu ismin, mutlak otorite sahibi ve kendisine yönelinen yegâne varlık anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın gerçek mabudun özel adı olduğunu ve varlığın nihai sığınağını temsil ettiğini kaydeder; ayette koruma ve ödüllendirme fiilinin doğrudan Allah ismine isnat edilmesinin, ebrâr için hazırlanan kurtuluşun yüceliğini, kesinliğini ve ilahi lütfun bizzat en üst makamdan doğrudan bahşedildiğini (teşrif) gösterdiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin erken Sami dillerindeki "Alaha" formundan Arapçaya intikal sürecini morfolojik bir çerçevede inceleyerek, Kur'an'ın bu mutlak yaratıcı ismini şirkin her türlü gölgesinden arındırdığını ve bu ayetin bağlamında mutlak eskatolojik kurtuluşun tek ve eşsiz aktörü olarak merkeze yerleştirdiğini tahlil eder.
Şerra (شر)
İbn Fâris, (ş-r-r) kökünün hayrın zıddı olarak kötü, zararlı, istenmeyen şeylerin yayılması ve açığa çıkması anlamlarını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "şerr" kavramının insan doğasının reddettiği, tiksindiği ve kaçındığı her türlü zarar verici durum olduğunu belirtir; ayette kıyamet gününün barındırdığı yıkımı, şiddetli azabı ve dehşeti ifade etmek üzere kullanıldığını, iyilerin bizzat bu mutlak ve kuşatıcı kötülükten azade kılındığını kaydeder.
El-Yevmi (اليوم)
İbn Fâris, (y-v-m) kökünün belirli bir zaman dilimini ifade ettiği gibi, büyük felaketlerin veya önemli olayların yaşandığı devasa devirler için de kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin buradaki kullanımının astronomik bir günden ziyade, adaletin tecelli edeceği o korkutucu, eskatolojik ve mutlak yargı zamanına atıf yaptığını tahlil eder.
Lakkâhum (لقاهم)
İbn Fâris, (l-k-y) kökünün karşılaşmak, yüz yüze gelmek, buluşmak ve bir şeyin karşısına çıkmak anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "likâ" kavramının bir durumla veya kişiyle yüzleşmek olduğunu, ancak bu fiilin "tef'il" babında (lakkâ) kullanılmasının, karşılaşmanın tesadüfi olmadığını, Allah'ın o iyilikleri ve nimetleri onlara özel bir lütufla, kasten ve ikram ederek sunduğunu, onları sevinçle karşılaştırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında hesap günüyle karşılaşma kavramının inkarcılar için bir dehşet ve azap yüzleşmesi iken, ebrâr (iyiler) için bu yüzleşmenin ilahi bir kabul, onurlandırma ve bizzat yaratıcı tarafından bahşedilen kozmik bir karşılama törenine dönüştüğünü derinlemesine analiz eder.
Nadraten (نضرة)
İbn Fâris, (n-d-r) kökünün tazelik, canlılık, güzellik, parlaklık ve refahın yüze yansıyan ışıltısı anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "nadrah" kelimesinin nimete, sevince ve ilahi lütfa mazhar olmanın yüzde oluşturduğu o eşsiz güzelliği, aydınlığı ve parıltıyı ifade ettiğini belirtir; bağlam içinde kıyamet gününün kararmış ve dehşet dolu atmosferine karşı, iyilerin yüzlerindeki bu ilahi aydınlık ve estetik güzelliğin tam bir tezat oluşturduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik boyutunu inceleyerek, kurtuluşa eren müminin ruhundaki manevi huzurun ve ilahi hoşnutluğun (rızanın), fiziksel boyutta, bedenin en görünür yeri olan yüzde fizyolojik bir tazelik, parlaklık ve göz alıcı bir güzellik olarak somutlaştığını tahlil eder.
Surûrâ (سرورا)
İbn Fâris, (s-r-r) kökünün gizli kalmak, sır olmak, öz ve temel anlamına geldiği gibi, insanın içine doğan, kalbini ve göğsünü genişleten, dışarıdan ziyade içsel kaynaklı o saf neşe ve mutluluk anlamlarına da geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sürur" kavramının insanın kalbindeki katıksız, derin ve pürüzsüz sevinç olduğunu, dışsal etkilerden çok ruhun mutlak tatmininden kaynaklandığını ifade eder; "nadrah" kelimesi insanın dış görünüşündeki güzellik ve aydınlığı temsil ederken, "surûr" kelimesinin ruh dünyasındaki mutlak tatmini, korku ve hüznün tamamen bitişini simgelediğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu iki kelimenin (nadrah ve surûr) yan yana kullanılmasının semantik zenginliğine dikkat çeker; ilahi ödülün insanı hem dışsal ve fiziksel boyutuyla (yüzün parlaması) hem de içsel ve psikolojik boyutuyla (kalbin süruru) kuşattığını, bu ikili yapının ebrâr için hazırlanan ahiret saadetinin eksiksiz, mükemmel ve çok boyutlu doğasını ortaya koyduğunu derinlemesine ele alır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla