Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İnsan Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İnsan Sûresi, 9. Ayet

    اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُر۪يدُ مِنْكُمْ جَزَٓاءً وَلَا شُكُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ nut’imukum livechi(A)llâhi lâ nurîdu minkum cezâen velâ şukûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "(Ve şöyle derler:) Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz!"

      (Ve şöyle derler:) Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz. Bazıları şöyle demiştir: Onlar tam olarak bu cümleyi kurmamışlar, yani “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz” dememişlerdir. Fakat Allah Teâlâ kalplerinden böyle geçtiğini bildiği için ve istekli olanları buna teşvik etmek amacıyla onları övmüştür. Esirlere nasıl davrandıklarına bakıldığında bu durum kolayca anlaşılır. Onlar esirleri doyuruyorlardı. Fakat onlardan ne karşılık (mücâzât) ve ne de teşekkür bekliyorlardı. Çünkü bunu yaparken sadece Allah rızasını ve O'na yakınlaşmak istediklerinin bilinmesi istiyorlardı. “Mücâzât”, bir kimsenin kendisine yapılan bir iyiliğe karşılığını vermesidir. Şükür ise iyiliği yapanı övmek ve onu yaymaktır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nut'imukum (نطعمكم)

        İbn Fâris, (t-a-m) kökünün bir şeyi tatmak, yutmak ve beslenmek anlamlarına geldiğini, if'al babındaki bu fiilin ise başkasına yiyecek vermek ve doyurmak manasını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "it'am" eyleminin doğrudan insanın temel gıda ihtiyacını karşılamak olduğunu ifade eder; ayetteki bağlamında bu fiilin geniş zaman/şimdiki zaman kipiyle (muzari) kullanılmasının, ebrârın (iyilerin) bu yedirme ve yardım etme eylemini anlık bir hevesle değil, süreklilik arz eden ve karakter haline gelmiş bir ahlaki tutumla gerçekleştirdiklerini vurguladığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin semantik yapısında yatan diğerkâmlığa dikkat çekerek, yedirme eyleminin kendi ihtiyaçlarına ve mala duydukları sevgiye rağmen yapılmasının, insan doğasındaki bencilliği aşan yüce bir feragat ve infak ahlakını temsil ettiğini belirtir.

        Vech (وجه)

        İbn Fâris, (v-c-h) kökünün bir şeyin karşısı, ön tarafı, yüzü ve yönelinen taraf anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin temel anlamının fiziksel "yüz" olmakla birlikte, bir varlığın zatını, özünü ve niyetini ifade etmek için mecazen kullanıldığını; ayette "vechullah" (Allah'ın yüzü) tamlamasının, eylemin gösterişten uzak, sadece Allah'ın zatına, rızasına ve hoşnutluğuna yöneltilmiş saf bir niyetle (ihlâs) yapıldığını anlattığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "vech" kavramının son derece merkezi bir teolojik motif olduğunu belirterek, İslam öncesi dönemdeki kabilevi övünç, toplumsal itibar veya dünyevi çıkar sağlama niyetlerinin yerine, ahlaki eylemin yegâne meşruiyet ve motivasyon kaynağı olarak mutlak tevhidin (Allah'ın rızasının) ikame edildiğini derinlemesine analiz eder.

        Allâhi (الله)

        İbn Fâris, (e-l-h) kökünden gelen bu ismin, mutlak otorite sahibi, kendisine ibadet ve kulluk edilen, sığınılan yegâne varlık anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin gerçek mabudun özel adı olduğunu, varlığın kaynağı ve nihai gayesi olarak yalnızca O'nun rızasının hedeflenmesi gerektiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken bilimsel tahlilinde erken Sami dillerindeki, özellikle Aramice ve Süryanicedeki "Alaha" lafzıyla olan morfolojik bağına işaret ederek, bu mutlak yaratıcı isminin Kur'an'ın tevhid ekseninde tüm şirk unsurlarından arındırıldığını ve bu ayette ahlaki niyetin mutlak, aşkın ve tek odak noktası olarak sunulduğunu tahlil eder.

        Nurîdu (نريد)

        İbn Fâris, (r-v-d) kökünün bir şeyi aramak, peşine düşmek, istemek ve irade etmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramının sadece soyut bir istek veya arzu (meşiet) olmadığını, içinde bilinçli bir seçimi, yönelimi ve kararlılığı barındırdığını belirtir; ayette bu fiilin olumsuz (lâ nurîdu/istemeyiz) kalıbıyla gelmesinin, ebrârın (iyilerin) dünyevi veya nefsi herhangi bir beklentiyi iç dünyalarından ne denli kesin ve radikal bir kararlılıkla söküp attıklarını, niyetlerindeki saflığı gösterdiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı psikolojik ve ahlaki boyutuyla ele alarak, iyilerin iradelerini tamamen ilahi iradeye teslim ettiklerini, içlerindeki menfaat beklentisini yok ederek eylemlerini karşılıksızlık üzerine inşa ettiklerini, bunun da ihlâsın en üst ontolojik mertebesi olduğunu vurgular.

        Cezâen (جزاء)

        İbn Fâris, (c-z-y) kökünün bir şeyin yerine geçmek, bir amelin tam karşılığını ödemek, mükafat veya ceza vermek anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ceza kavramının yapılan bir eyleme denk düşen, onun yerini tutan maddi veya manevi bedel olduğunu; ayette ebrârın yaptıkları iyiliğe karşılık muhataplarından herhangi bir maddi menfaat, hizmet, çıkar veya dünyevi bir bedel beklemediklerini kesin bir dille ifade ettiklerini tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kullanımındaki mutlaklık vurgusuna dikkat çekerek, insanlar arası ilişkilerde genellikle gizli veya açık bir fayda (trampa/karşılık) gözetildiğini, ancak Kur'an'ın idealize ettiği bu ahlaki duruşun, iyiliği hiçbir ticari veya dünyevi şarta bağlamadan mutlak bir feragatle gerçekleştirmeyi öğütlediğini inceler.

        Şukûrâ (شكورا)

        İbn Fâris, (ş-k-r) kökünün bir nimeti veya iyiliği dille ifade etmek, açığa vurmak ve teşekkür etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şükrün iyiliği bilmek ve onu söz veya eylemle yaymak olduğunu, ayette masdar olarak kullanılan bu kelimenin, ebrârın sadece maddi bir karşılık (ceza) değil, manevi bir övgü, itibar veya kuru bir "teşekkür" bile beklemediklerini ortaya koyduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında bu ifadenin ihlâsın (samimiyetin) en ince ve son sınırını çizdiğini tahlil eder; insan egosunun (nefsinin) maddi karşılıktan vazgeçse bile sosyal bir onay, övgü ve minnet duyulma arzusu taşıyabileceğini, "şükür dahi istemeyiz" ifadesinin psikolojik olarak egonun bu en gizli beslenme kanalını da kesip atarak ahlaki eylemi tamamen pürüzsüz ve sadece Allah'a has kılınmış bir zirveye taşıdığını derinlemesine analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X