Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İnsan Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İnsan Sûresi, 4. Ayet

    اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْـكَافِر۪ينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالاً وَسَع۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnâ a’tednâ lilkâfirîne selâsile ve aġlâlen ve se’îrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ama biz inkârcılar için zincirler, halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır"

      Ama biz inkarcılar için zincirler, halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır. Bu İlâhî beyan, ellerine kelepçe vurulacağını ve zincirlerle bağlanacağını haber vermektedir. Dolayısıyla yüzlerini azaptan koruyamayacaklardır.

      Selâsil” (سَلَاسِلَ) kelimesi “selâsile” (سَلَاسِلَة) şeklinde tenvinsiz okunmuştur, çünkü kelime sonuna tenvin ve kesre almayan gayr-i munsarıfisimlerdendir. Aynı kelime “selâsilen” (سَلَاسِلًا) şeklinde tenvinli de okunmuştur. Tenvinli okunması, bir tür hariç bütün isimlerin böyle olması kuralına dayandırılmıştır. Zeccâc şöyle demiştir: “Selâsil” kelimesi tenvinli okunamaz. Çünkü bu kelimenin türediği bir fiil yoktur. Fakat Allah Teâlâ kelimeyi bu âyette munsarif olarak getirmiştir, çünkü âyetlerin başında yer almıştır. Şöyle de denilmiştir: “Selâsil”, âyetin ikinci kısmının ilk kelimesi yaptı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        A'tednâ (أعتدنا)

        İbn Fâris, (e-t-d) kökünün bir şeyin hazır bulunması, el altında olması, önceden hazırlanıp tedarik edilmesi anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâd" kavramının bir şeyi gelecekteki bir durum veya ihtiyaç için özenle hazırlamak anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayetteki kullanımıyla, bir önceki ayette belirtilen hidayet yolunu reddederek nankörlüğü seçenler için azabın tesadüfi bir sonuç olmadığını, onların bu hür seçimlerine karşılık ilahi adaletin bir gereği olarak önceden ve kesin bir biçimde hazırlandığını tahlil eder.

        El-Kâfirîne (للكافرين)

        İbn Fâris, (k-f-r) kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve saklamak olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, dildeki bu örtme eyleminin, Kur'an terminolojisinde ilahi nimetlerin ve hakikatin üzerini örtmek, nankörlük etmek manasında kavramsallaştığını belirtir; bu ayette doğrudan bir önceki ayette geçen "şâkir" (şükreden) kelimesinin ve hidayetin fıtri aydınlığının zıddı olarak hakikati reddedenleri tanımladığını vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sisteminde "kâfir" kavramının sadece pasif bir inançsızlık olmadığını, Allah'ın mutlak hakimiyetine ve insana sunduğu ontolojik rehberliğe karşı bilinçli, aktif ve inatçı bir başkaldırı, derin bir nankörlük durumu olduğunu detaylı bir şekilde analiz eder.

        Selâsile (سلاسل)

        İbn Fâris, (s-l-s-l veya s-l-l) kökünün bir şeyi peş peşe, yumuşak veya kesintisiz bir şekilde çekmek, birbirine bağlı halkalar anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin birbirine eklenmiş demir halkalardan oluşan zincirleri ifade ettiğini; eskatolojik bağlamda, inkarcıların dünya hayatında kendi hür iradeleriyle bağlandıkları sahte değerlerin ve günahların, ahirette onları azaba sürükleyen somut zincirlere dönüşmesini sembolize ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Arapça'daki kullanımının yanı sıra, köken itibarıyla Nebati veya Süryani dillerinden Arapçaya geçmiş ve Kur'an'ın indiği dönemde ağır zincirleri ifade etmek üzere tamamen içselleştirilmiş bir lafız olduğuna dair dilbilimcilerin görüşlerini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin erken Sami dillerindeki, özellikle Aramice ve Süryanicedeki "shishlatha" veya "sansela" formlarına dikkat çekerek, bu kelimenin eskatolojik (ahiret hayatına dair) azap tasvirleri bağlamında Arapçaya yerleşmiş yabancı kökenli kelimelerden biri olduğunu morfolojik olarak tahlil eder.

        Ağlâlen (أغلالا)

        İbn Fâris, (ğ-l-l) kökünün bir şeyin arasına girmek, nüfuz etmek ve boyna geçirilen halka, kelepçe veya boyunduruk anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "gull" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, elleri boyna bağlayan ve insanın hareket kabiliyetini tamamen kısıtlayan demir halkaları anlattığını; bunun, inkarcıların dünya hayatında hakikate karşı boyun eğmemek için gösterdikleri kibrin ve akıllarını taassupla sınırlandırmalarının ahiretteki fiziksel ve cezai karşılığı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu azap aletlerinin semantik analizinde, zincirler ve boyundurukların sadece fiziksel bir işkence aleti olmadığını, inkarcı insanın dünyadaki manevi ve zihinsel tutsaklığının, kendi hür iradesiyle boynuna geçirdiği esaret halkalarının ahiretteki somut tecessümü (cisimleşmesi) olarak okunması gerektiğini vurgular.

        Se'îrâ (سعيرا)

        İbn Fâris, (s-a-r) kökünün ateşi tutuşturmak, alevlendirmek, şiddetle yakmak ve kızıştırmak anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin cehennem ateşinin en şiddetli, alevli ve harlı hallerinden birini ifade etmek için kullanıldığını, insanın hidayet nurunu reddederek fıtratını örtmesinin kaçınılmaz sonu olarak bu yakıcı ve tutuşturulmuş ateşe sürüklendiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki edebi ve sese dayalı (fonetik) yapısını inceleyerek, "sa'ir" kelimesinin telaffuzundaki keskinliğin ve alevlenme hissinin, azabın psikolojik dehşetini ve insanın kendi nankörlüğüyle (küfran) tutuşturduğu o ateşin fiziksel gerçekliğini son derece çarpıcı bir biçimde yansıttığını tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X