اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İnsan Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: insan suresi 2. ayet, imtihan, insan 2, insan suresi, şükür, karışık nutfe, nankörlük, işitme, hidayet, görme, insan, sınav
-
"Hakikatte biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; imtihan edelim diye onu işiten ve gören bir varlık yaptık"
Hakikatte biz insanı nutfeden yarattık. İnsan, nutfe (döllenmiş yumurta), alaka (rahme asılan kan pıhtısı) ve mudğa (belli belirsiz et parçası) evrelerinde insan değildir. Fakat nutfe ve alakanın yaratılmasından maksat insandır. Fiillerin akıbetleri, kasıt ve muratlarda ilk başlarda bulunur. Nutfe, alaka ve mudğanın yaratılmasından maksat, bunların (ileride) insan haline gelmesidir. Bu nasıl isabetli ise, “insan” kelimesinin söz konusu evrelere izafe edilmesi de aynı şekilde isabetli olmuştur. Resûl-i Ekrem’in (a.s.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir iş yapmak istediğin zaman akıbetini düşün. Eğer doğru ise yap, eğer günahsa vazgeç”. Yani işin akıbetine bak. Buradan anlaşılmış oldu ki temyiz kudreti olanların fiillerinden maksat, o fiilin akıbetidir. Akıbet ilk başta hedeflenen bir şey olduğuna göre o akıbet ilk başta mevcut demektir. Bundan dolayı nutfeye, alakaya ve mudğaya insan demek isabetli olmuştur.
İnsanın İlk Yaratılış Evresi
Yüce Allah’ın Hakikatte biz insanı nutfeden yarattık meâlindeki beyanında geçen “insan”, Âdem’in (a.s.) evlatlarına yöneliktir. Bu takdirde “insan’dan maksat, onun evlatları olur. Öte yandan Cenâb-ı Hak, bu âyette insanlar öğüt alsınlar ve bunu akıllarından çıkarmasınlar diye yaratılışlarının ilk evresini ve akıbetlerini, yani ölümü belirtmiştir. Öğüt alınacak nokta da şudur: İnsanlar yaratıldıkları ilk evreyi öğrenir ve sonra da akıbetlerinin nereye varacağı hakkında bilgi sahibi olurlarsa şu anda bedenlerindeki nefislerinin (ruhlar) kendilerine ait olmadığını, aksine bedenlerinde ödünç ve emanet olarak bulunduğunu anlarlar. -Çünkü onu ilk başta onlar yaratmamışlardır.- Kendisine emanet bırakılan şahsın emaneti muhafaza etmesi, gözetmesi ve bu emanet açısından asıl sahibine hıyanet etmemesi gerekir. Eğer hıyanet eder ve onu muhafaza etmezse kötü söze ve kınamaya mâruz kalır. Buna karşılık muhafaza eder ve hakkıyla gözetirse sahibinden teşekkürü ve övülmeyi hak eder. Ödünç alan kişinin, ödünç maldan kendine izin verilen vakte kadar yararlanması ve kullanması, ancak zayi etmemesi gerekir. Mala zarar verirse bundan dolayı malî ceza ve tazminat öder, insanlar da böyledir. Nefislerinin bedenlerinde ödünç ve emanet olduğunu bilirlerse onu gözetmeleri ve kendilerine izin verilen şekilde kullanmaları gerektiğini de bilirler. Akıbette sorumlu olmamaları, gerek dünya ve gerekse âhirette kötü söze ve kınanmaya mâruz kalmamaları buna bağladır. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yaratılışın ilk evresini ve işin sonunda varacağı nokta üzerinde düşünme, ölümden sonra dirilmeyi ve peygamberlerin getirdikleri bütün haberleri tasdik etmeyi gerekli kılar. Şöyle ki: Yaratılışın ilk evresi üzerinde düşünmek, Allah Teâlâ’nın hayret verici kudretini ve ince hikmetini ortaya koyar, ayrıca hikmeti bu dereceye ulaşan bir varlığın insanları yaratmaktaki maksadının, onları özellikle yok etme amacına mâtuf olmadığını bildirir. İşte bu bilgi onları ölümden sonra dirilme inancını kabul etmeye götürür. Çünkü yaratılışın ilk başı üzerinde düşünme ve vefat ettikten sonra gideceği yer üzerinde kafa yorma, insanı övünme ve böbürlenmekten alıkoyan Çünkü insan, herkesin iğrendiği nutfe (sperm) ve pis kabul etliği alaka ve mudğadan yaratılmıştır. Ve bu beden öldükten sonra pis kokan bir leşe dönüşür. Durumu bu olan birisinin kibirlenmesi güzel bir davranış olmaz. İnsanın ilk yaratılış evresinin ve sonunun hatırlatılmasında, kibir ve böbürlenmeyi bırakıp tevazu ve alçak gönüllü olmaya davet vardır.
Âyetin metninde geçen “emşâc” (أَمْشَاجٍ) kelimesinin karışık ve bir araya getirilmiş olduğu söylenmiştir. Çünkü nutfe, erkeğin ve kadının sularından oluşur ve ana rahminde karışır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun biz insanı, süzülüp çıkarılmış çamurdan yarattık. Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik”. Bazıları da âyete “emşâc”, yani karışık sudan yarattık” anlamını vermişlerdir. Bu kelimenin “birbirine yakın ve benzer” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu durumda âyette geçen “emşâc”, her biri birbirine benzeyen, aşama ve mertebeleri art arda olan bir sudur demek olur. Bu son yorumda nutfenin, nutfe, alaka ve mudğa gibi evrelerine işaret edilmektedir.
İmtihan edelim diye. Âyetin metninde geçen “nebtelîh” (نَبْتَلِيهِ) fiili, onu imtihana tâbi tutarız anlamındadır. Yani onu imtihan ederiz. Allah Teâlâ’nın imtihanı, iki şekilde olur. Birincisi, emretmek ve yasaklamak. İkincisi, belâ ve musibetler vermek. İnsanların tamamı imtihana tâbi tutulmuşlardır. Allah Teâlâ, “Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” meâlindeki âyette olduğu gibi onları ibadetle ve kullukla imtihan etmiştir.
Onu işiten ve gören bir varlık yaptık. Cenâb-ı Hak, insanın imtihanla yükümlü kılındığını haber verince ardından imtihana ehil kılan vasıtayı belirtmiş ve onu işiten ve gören bir varlık yaptık buyurmuştur. İşitme ve görme, imtihanın gerçekleştiği iki vasıtadır. Çünkü imtihan, ancak kişinin lehine ve aleyhine olan hususları görüp işitmesiyle gerçekleşir. İnsan işittiği zaman duyduğu şeyi aklıyla değerlendirir. Gördüğü zaman da onu aklıyla değerlendirir. Aklıyla değerlendirdikten sonra lehine ve aleyhine olanları birbirinden ayırır. “İşitme” ve “görme”den maksat, kalp gözü ve kalp kulağıdır. Çünkü yeryüzünde bulunan her şeyi yerli yerine koymak kalp gözü ve kalp kulağıdır. Çünkü beşer, kalp gözü ve kulağı olduğu için imtihana tâbi tutulmuştur. Görmez misin ki hayvanların görünen gözleri ve kulakları vardır [fakat onlar imtihana tâbi tutulmamıştır]. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Onu işiten vc gören bir varlık yaptık: Bu yetenekle lehine ve aleyhine olanlarla, kendisine faydalı ve zararlı olanları görür. Cenâb-ı Hak insanda işitme ve görmeyi yaratmıştır. İnsan Rabb’inin kendisine lütfedip verdiği işitme ve görme olaylının nasıl olduğunu, mahiyetini ve hangi şeyden kaynaklandığını bilmez. Çünkü Allah Teâlâ keyfiyet ve mahiyetleri yaratanın yüce zatı olduğunun, kendisinin mahiyet ve keyfiyetle nitelenmekten münezzeh olduğunun bilinmesini istemiştir.
Yorumu Yorumla
-
Halakna (خلقنا)
İbn Fâris, (h-l-k) kökünün temelinde bir şeyi belirli bir ölçüyle takdir etmek, pürüzsüz hale getirmek ve daha önce bir örneği veya modeli olmaksızın yoktan var etmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bir şeyi mutlak yokluktan varlık sahnesine çıkarmak (ibda) veya bir maddeden başka bir form meydana getirmek anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamıyla, insanın kaynağı olan o basit sıvıdan yepyeni, ölçülü, karmaşık ve kusursuz bir varlık formunun meydana getirilmesini anlattığını açıklar.
El-İnsâne (الإنسان)
İbn Fâris, bu kelimenin (ü-n-s) kökünden geldiğini, yabaniliğin ve vahşetin zıddı olarak başkalarıyla sosyalleşebilen, uyum sağlayan ve ünsiyet kurabilen bir doğası olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ayetin bağlamında insanın, bir damla karmaşık sıvıdan başlayıp, bilinç ve ünsiyet düzeyine çıkarılışındaki ontolojik dönüşüme ve bu dönüşümün varoluşsal bir imtihan gayesi taşıdığına dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki semantik tahlilinde, son derece basit, isimsiz ve değersiz bir biyolojik karışımdan var edilip, en üstün idrak melekeleriyle donatıldıktan sonra ahlaki bir imtihana tabi tutulan, sorumluluk yüklenmiş şuurlu varlık konumuna geçişi vurguladığını belirtir.
Nutfetin (نطفة)
İbn Fâris, (n-t-f) kökünün saf, duru su anlamına geldiğini, ayrıca damlayan, sızan ve çok az miktardaki su damlacığı için kullanıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin temelde sızıntı veya damla su anlamına gelmekle birlikte, Kur'an terminolojisinde insanın yaratılışının biyolojik başlangıcını teşkil eden üreme sıvısı için tahsis edildiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), nutfenin salt biyolojik ve maddi bir başlangıç noktası olduğunu belirterek, insanın fiziksel kökenindeki tevazuya, küçüklüğe ve yaratılış sürecinin başındaki acziyetine işaret ettiğini tahlil eder.
Emşâcin (أمشاج)
İbn Fâris, (m-ş-c) kökünün iki veya daha fazla şeyi birbiriyle karıştırmak, iç içe geçirmek (halat) anlamında olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "meşîc" veya "meşec" (karışmış şey) kelimelerinin çoğulu olduğunu; ayette ise erkek ve dişinin üreme sıvılarının birbirine karışmasını, genetik materyallerin, fiziksel unsurların ve farklı fıtri tabiatların birleşimini sembolize ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "emşâc" kavramının yalnızca basit bir biyolojik sıvı karışımı olmadığını, insanın biyolojik, psikolojik ve karakter olarak karmaşık, çeşitli huyları barındıran, hem iyiye hem kötüye meyyal çok boyutlu ve harmanlanmış yapısının henüz o ilk tohumdaki fiziksel karşılığı olduğunu derinlemesine ele alır.
Nebtelîhi (نبتليه)
İbn Fâris, (b-l-y) kökünün birini denemek, sınamak ve aynı zamanda bir şeyi kullanarak, deneyimleyerek eskitmek anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "ibtilâ" kavramının, bir kimsenin içindeki iyi veya kötü nitelikleri ortaya çıkarmak, gizli olanı açığa vurmak amacıyla yapılan bir sınama olduğunu; insanın nutfeden yaratılıp idrak melekeleriyle donatılmasının nihai ve tek gayesinin bu varoluşsal sınanma olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "belâ/ibtilâ" kavramının sıradan bir felaket veya musibet olmaktan çıkıp, insanın tüm hayatını, kararlarını ve ona verilen algı cihazlarını (işitme ve görme) ne yönde kullanacağını test eden temel ahlaki ve ontolojik sürece dönüştüğünü analiz eder.
Fece'alnâhu (فجعلناه)
İbn Fâris, (c-a-l) kökünün bir şeyi bir yere koymak, bir durumdan tamamen başka bir duruma dönüştürmek ve bir şeyi var etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ce'ale" fiilinin genel bir yapma ve kılma fiili olduğunu, ancak bu ayetin spesifik bağlamında "tas'yir" yani bir halden diğer bir hale geçişi; cansız ve basit bir sıvı karışımından işiten, gören, hisseden ve şuurlu bir varlık formuna dönüştürme eylemini anlattığını ifade eder.
Semî'an (سميعا)
İbn Fâris, (s-m-a) kökünün sese kulak vermek, sesi algılayan işitme duyusu anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, işitmenin insanın varoluşunda sadece fizyolojik bir duyum olmadığını, ilahi mesajı algılama, anlama, idrak etme ve hakikate kulak verme kapasitesi olduğunu; sınanma (ibtilâ) sürecinin başlayabilmesi için insanın her şeyden önce bu algılama ve bilgiyi alma yetisiyle donatıldığını tahlil eder.
Besîrâ (بصيرا)
İbn Fâris, (b-s-r) kökünün fiziksel olarak gözle görmek anlamının yanında, kalp ve akılla kavramak, idrak etmek (basiret) anlamlarına da geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, görmenin hem dış dünyadaki fiziksel nesneleri müşahede etmek hem de hakkı batıldan ayırt edecek zihinsel ve ruhsal bir içgörüye sahip olmak anlamına geldiğini, insanın imtihan edilebilmesi için işitme melekelerinin yanında olayları muhakeme edip gerçeği görebilecek bu melekenin de şart olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, işitme ve görme (sem' ve basar) yetilerinin Kur'an'ın epistemolojik zemininde, insanın varoluştaki ilahi ayetleri algılaması için kendisine bahşedilen en temel idrak araçları olduğunu, insanın iradesi ve ahlaki sorumluluğunun tamamen bu melekelerin varlığı üzerine inşa edildiğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla