Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İnfitâr Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İnfitâr Sûresi, 15. Ayet

    يَصْلَوْنَهَا يَوْمَ الدّ۪ينِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yaslevnehâ yevme-ddîn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      15. "Ceza gününde oraya girerler;"

      16. "Ve oradan bir daha da ayrılamazlar."

      Denildi ki bu ilâhî beyan hem cennetliklerle hem de cehennemliklerle ilgili olarak yorumlanır. Cennetlikler cennetten, cehennemlikler de cehennemden bir daha ayrılmayacaklardır. Bazıları da dediler ki: Maksat özellikle cehennemliklerdir. Çünkü onlar oradan çıkmayacaktır.

      Cennet ve Cehennemin Ebedîliği

      Bazıları cennetliklerin cennette, cehennemliklerin de cehennemde ebedî olarak kalmalarını inkâr etmişler ve şöyle demişlerdir: Eğer cennet nimetlerinin tükenmesi, keza cehennem azabının son bulması söz konusu olmazsa o zaman Allah Teâlâ'nın “Evvel” ve “Âhir” olmasının bir anlamı kalmaz. Çünkü cennet de cehennem de ebedî olduğu takdirde Allah “Âhir”, yani sona ermeyen olmazdı. Oysa Allah, kendisi hakkında “Huve’l-evvelü ve’l-âhir” buyurmaktadır. Bu itibarla onların her ikisinin de belli bir sonlarının bulunması gerekir ki Allah’ın “Âhir” diye isimlendirilmesi doğru olsun. Hem onların bir sonu olmazsa o takdirde Allah’ın ilminin onların nihayetini kuşatmamış olması gibi bir sonuç lâzım gelir. Cennet ve cehennemin nihayeti Allah’ın ilminin dışında kalır. Oysa Allah Teâlâ her şeyi kuşatmış olmakta onların başlangıçlarını ve sonlarını bilmektedir. O itibarla cennet ve cehennemin de sonlu olduklarını söylemek gerekmektedir. Ancak böylece Allah’ın ilmi onları da kuşatmış olur. Hem cennetlikler, orada elde ettikleri mükâfatı hayır amelleri karışlığında hak etmişler, cehennemlikler de kötü amelleri karşılığında cehennemde ceza görmüşlerdir. Amellerinin bir sonu olduğuna göre onların karşılığı olan sevap ve azabın da bir nihayetinin olması gerekir.

      Bize göre bu konuda esas olan şudur: Herhangi bir mezhebe intisap eden kimse onu kendisine din edinir; hayatta olduğu sürece amel etmek için onu benimser, onu terk etmek üzere benimsemez. Sonra ceza inkârın karşılığı kılınmıştır. Sevap da yasaklardan sakınma karşılığında verilmektedir. Nitekim şu İlâhî beyanlarda bu husus belirtilmiştir: “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının”. “Rabb’inizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın!”

      Buradan da anlaşılıyor ki hem cennet hem de cehennem gidilen yola (mezhep) karşılık olmaktadır. Mezhebe inanmak ebedîlik arz ettiği için ona karşılık olanın da ebedî ve devamlı olması, zeval ve kesilme ihtimali olmaması gerekir. İkincisi: Nimetlerin zeval bulacağının bilinmesi nimet sahibi açısından ağzın tadının kaçmasına sebep olur. Nimetler lezzetlerini yitirir, onların duruluğu bulanıklığa dönüşür. Hal böyle olunca da onlara verilen nimetler tam olmaz. Cehennemlikler de gördükleri azabın sona ereceğini ve o halden elbet bir gün kurtulacaklarını hatırladıkları zaman hafiflerler ve azap kendilerine eskisi gibi etkilemez. Böyle olunca hem nimetlerin hem de azabın devamlı olacağını söylemek gerekir ki cennetlikler nimet, cehennemliklere de azap tam olsun.

      Cennet ve cehennemin sonlu olması gerektiğine dair açıklamaya şöyle cevap verilir: Cennet ve cehennem ebedî olduğu takdirde Allah Teâlâ’nın “Âhir” vasfı yok olur şeklindeki itiraz yerinde değildir, çünkü Allah Teâlâ kendisinin “Evvel” ve “Âhir” olmasına dair sıfatlarını bir başkası sayesinde değil kendi zatının gereği olarak almaktadır. Başkalarının evvel ya da âhir olmaları ise bir başkası sayesinde olmaktadır. Sonra her ne varsa mutlaka bir başı bir de sonu vardır. Bu durum evvel olma ve âhir olma vasfının Allah’tan düşürülmesini gerektirmez. Eğer cennet ve cehennemin ebedî olduğunu söylersek o takdirde Allah’ın ilminin onları ihata edememiş olacağını söylemeye gelince biz şöyle deriz: Nihayeti olmayan bir varlığı bilmek, onun sonsuz olduğunu bilmek demektir. Nihayeti olmayan bir varlığı sonlu olarak bilmek ilmi değil bilgisizliği gerektirir. Üçüncü konuyla ilgili cevap da belirttiğimiz şu husustur: Bir mezhebe girenler ebedî olarak orda kalıcı olmak üzere girerler. Onun cezasının da aynı şekilde ebedî ve kalıcı olması, kesintiye uğramaması gerekir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yaslevnehâ (يَصْلَوْنَهَا)

        İbn Fâris, s-l-y kökünün temel manasının bir şeyi ateşe maruz bırakmak, ısıtmak, kızartmak ve onun hararetine dayanmak olduğunu belirtir. Ona göre bu kelime, sadece ateşe girmeyi değil, o ateşin yakıcılığını bizzat hissetmeyi ve onunla yoğun bir temas kurmayı ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "saly" kavramının ateşe girmek ve onunla yanmak manasına geldiğini; ayetteki kullanımının, inkârcıların o dehşetli hararete maruz bırakılarak cezalandırılma sürecini tasvir ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın cehennem tasvirlerinde "aktif bir deneyim" bildirdiğini; yani bir nesnenin ateşe atılması gibi sadece edilgen bir durum değil, o yakıcı gerçeği her an yaşayan varoluşsal bir sancıyı temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki bağlamında, dünyadaki tercihlerinin bir sonucu olarak insanların hak ettikleri o "yakıcı karşılığa" fiilen ulaşmalarını, onun içine hapsolmalarını ve bu azabı iliklerine kadar hissetmelerini ifade ettiğini belirtir.

        ed-Dîn (الدِّينِ)

        İbn Fâris, d-y-n kökünün itaat, boyun eğme, karşılık görme ve hesaplaşma manalarını ihtiva ettiğini belirtir. Bu ayetteki bağlamında "din" kelimesi, her eylemin bir bedeli olduğu gerçeğinden hareketle, insanın dünyadaki yaşam tarzının karşılığını bulacağı "hesap ve ceza" anını temsil eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada "ceza" (karşılık) manasında olduğunu; insanın dünyadayken dinin kurallarına uyup uymadığının neticelenmesi ve bu durumun bir hükme bağlanması durumunu ifade ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin "hesaplaşma" anlamındaki teknik kullanımının Sami ve İran dillerindeki ortak anlam havzasıyla paralel olduğunu; özellikle hüküm ve yargı manasının bu bağlamda öne çıktığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, bu ayetteki "Yevmü'd-Dîn" tamlamasının, Kur'an'ın en merkezi eskatolojik kavramlarından biri olduğunu; kozmik düzenin sona erip yerini mutlak ilahi adalete bıraktığı, her türlü maskenin düştüğü "nihai yargı günü" olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, "din" kelimesinin bu bağlamda "yargı/hüküm" anlamında kullanılmasının, geç antik dönem dinî literatüründeki hesap günü tasavvurlarıyla tam bir uyum içinde olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin borç ve karşılık anlamlarına dikkat çekerek, bu ayette insanın yaratıcısına karşı olan borçluluk halinin ve yapıp ettiklerinin bir dökümünün yapılacağı, hiçbir haksızlığın söz konusu olmayacağı mutlak adalet gününü simgelediğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X