Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İnfitâr Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İnfitâr Sûresi, 14. Ayet

    وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-inne-lfuccâra lefî cahîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      13. "Buna göre kuşkusuz erdemliler cennette olacaklar;"

      14. "Kötüler ise kesinlikle cehenneme gireceklerdir."

      İyilerin Mekânı Cennet, Kötülerin Mekânı Cehennemdir

      Daha önce de belirttiğimiz gibi "berr" kendisinden istenileni esirgemeyip veren kimsedir. Kendisinden istenilenler ise şu ilâhî beyanda belirtilen hususlardır: "Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allaha, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır". Bu ilâhî beyan gösteriyor ki "birr" (iyilik) takvâ olmaksızın anıldığı zaman, takvâ ile kastedilen mâna kastedilmektedir. Çünkü âyetin metninde geçen "birr"in Allah Teâlâya iman etmek, âhiret hayatına inanmak olduğu bildirildikten sonra kendisinde bütün bu sayılan özellikleri toplayan kimsenin müttakî, yani takvâ sahibi olduğu söylenmiştir.

      Mûtezile, “İlâhî sınırları sürekli aşanlar (fâcirler) ise kesinlikle cehenneme gireceklerdir... Ve oradan bir daha da ayrılamazlar" meâlindeki âyeti delil olarak kullanarak mürtekib-i kebîrenin, yani büyük günah işleyen kimsenin cehennemde ebedî kalacağını iddia etmiştir. Çünkü büyük günah işleyen kimse "fâcir"dir. Allah Teâlâ facirlerin cehennemlik oluğunu ve orada kalıcı olduklarını beyan buyurmuştur. Onlar şöyle asılsız bir iddia ileri sürerler: "Asıl erdemli kişi Allah'a, âhiret gününe... iman eden" meâlindeki âyette belirtilen şartları tam olarak kendisinde bulundurmadıkça, buna göre kuşkusuz erdemliler cennette olacaklar buyruğunun kapsamına dâhil olmazlar.

      Bu konuda aslolan şudur: Açıkladığımız her vâde karşılığında belirtilen her vaîd (azap tehdidi) inkâr edenler hakkındadır. Şu ilâhî beyanın tefsirinde inkâr etmenin belirtilmesinden dolayı böyledir: "Doğrusu şudur ki, günahkârların yazısı muhakkak siccîndedir. Siccîn nedir, bilir misin? O (ameller), kaydedilmiş bir defterdir. Gerçeği yalan sayanların o gün vay haline! Onlar yargı gününü asılsız sayanlardır. Oysa onu, haddi aşan günahkârdan başkası inkâr etmez". Keza şu ilâhî beyanda belirtlidiği gibi: "Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Size âyetlerim okunurdu da onları inkâr ederdiniz değil mi?" Hal böyle olunca büyük günah işleyenin ebedî olarak cehennemde kalacağını kesin bir dille söylemek zorunluluk değildir, aksine onlar hakkında herhangi bir görüş beyan etmemek gerekir.

      Allah Teâlâ, mahşer gününde cehennemliklerin tanınacağı üç ayırtedici alâmet belirledi. Onların bu özellikleriyle cehennemlik oldukları bilinir. Ehl-i saadet, yani cennetlikler için böyle bir alâmet belirlemedi. Söz konusu üç alâmet şunlardır: Birincisi: Yüzlerin kararması: "Bir gün ki nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır; yüzleri kararanlara, 'İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı!' (denir)". İkincisi hesap günü cennetliklerin kitapları sağlarından verilirken bunların kitaplarının sol taraflarından ya da arkalarından verilmesi. Üçüncüsü Ehl-i Hakk'ın amelleri terazide ağır basarken bunlarınkinin hafif gelmesi. Bunlar şekavet ehlinin, yani cehennemliklerin alâmetleri olmaktadır. Yüzlerinin karardığından bahsedildiği yerde onların inkâr ettiklerinden de söz edilmiştir. Kitabın sol taraftan ya da arkadan verilmesinden bahsedildiği yerde şöyle demiştir: "Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin! Çünkü o, yüce Allah'a iman etmezdi; yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi".

      Gene şöyle buyurdu: "Kime de kitabı arkasından verilirse, "Eyvah!" diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir. Şüphesiz o, (dünyada iken) yakınları arasında neşeliydi". Terazinin hafif geldiğinden bahsettiği yerde de Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurdu: "Size âyetlerim okunurdu da onları inkar ederdiniz değil mi?" Bütün bunlardan bahsederken hep onların inkâr ettiklerini vurguladı. Buradan da anlaşılıyor ki mutlak vaîd herkese değil sadece inkârcılar hakkındadır. Bu itibarla, azabın gerekli olması ve cehennemde ebedî kalınması konusunda büyük günah işleyenleri kesin olarak inkârcılara ortak kılmamız caiz olmaz. Aksine onların durumu hakkında görüş beyan etmememiz (tevakkuf) ve işlerini Allah'a bırakmamız (ircâ) gerekli olur.

      İkincisi: İmandan bahsedilen yerlerde müminlerin en alt mertebelerinden bahsetti ve onlara cennet vâdetti ve şöyle buyurdu: "Allah'a ve peygamberlerine (böyle) iman edenler var ya, işte onlar Rab'leri katında sıddıklar ve şehitler mertebesindedirler. Mükafatları ve nurları (âhirette) onları beklemektedir". Başka bir yerde de meâlen şöyle buyurdu: "Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allah'a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete ve Rabb'inizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın. Bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir". Bir diğer yerde de şöyle buyurdu: "Allah'a ve peygamberlerine iman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince; işte Allah bir gün onlara mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir".

      Bahsettiğimiz bu ilâhî beyanlarda Allah Teâlâ müminlerin en alt mertebelerinden söz etmiştir. Başka yerlerde ise iman ehlinin en üst mertebelerinden bahsetmiş ve onlara cenneti vâdetmiştir: "Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır"; "Asıl erdemli kişi Allaha, âhiret gününe... iman edendir... İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır".

      Allah Teâlânın bütün bunları şart olarak değil de mübalağa kastı ile belirtmiş olması da mümkündür. Bu durumda, cennet vådinden bahsetmek için başka âyetlerde sözü edilen en alt düzeydeki şartların bulunması dahi yeterli olabilir, demek gerekir. Allah'a ve resûlüne imanın belirtildiği her yerde aslında hepsinin gizli olarak belirtilmesi kastedilmiş olabilir ve sadece ikisini zikretmesi îcaz amaçlı olur. Görmez misin ki Allah inkârı bazı yerlerde belirtmekte ve ona yönelik vaîdde bulunmakta, başka yerlerde ise birtakım sebeplerle birlikte anmakta ve ona cehennem vaîdini yapmaktadır. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: "Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adalet isteyen insanları öldürenler var ya, onlara can yakan bir azabı müjdele!" Başka bir yerde ise yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: "Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? Onlar şöyle cevap verirler: 'Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk..."

      Sonra inkârla birlikte belirtilen bütün bu kötülükler (seyyiât) bir şarta dönüşmemiştir. Aksine sadece inkâr eden kişi için de cehennemde ebedi olarak kalacağını söylemek vacip olmaktadır. Buradan da anlaşılıyor ki mübalağanın belirtilmesinde, mübalağanın şart yapıldığına dair bir işaret yoktur. Aksine vaîdin o olmasa da olması mümkündür. Bu yüzden büyük günah işleyenlerin cehennemde ebedî olarak kalacaklarını kesin bir tarzda söylemek gerekmemekte, onların aynı şekilde vâde müstahak olduklarını söylemek de icap etmemekte, aksine onlar hakkında işi Allah'a havale etmek (ircâ) gerekli olmaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-Fuccâr (الْفُجَّارَ)

        İbn Fâris, f-c-r kökünün temel manasının bir şeyi "yarmak ve açmak" olduğunu ifade eder. Şafağın sökmesine karanlığı yardığı için "fecr" dendiği gibi; günahkâr kimseye de takva perdesini yırtıp, mürüvvet ve itaat sınırlarını aştığı için "fâcir" (çoğulu fuccâr) ismi verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fucûr" kavramını dinin ve doğruluğun sınırlarını genişçe yarmak, bu sınırların dışına çıkmak olarak tanımlar. Ona göre bu kelime, sıradan bir hatadan ziyade, kişinin ahlaki dengesini bozarak hakikatle bağını koparması ve bilinçli bir isyan durumuna geçmesini temsil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik dünyasında "fuccâr"ın, "ebrâr" (erdemliler) grubunun tam antitezi olduğunu; bu grubun ilahi sınırlara (hududullah) karşı küstahça bir tavır sergileyen, tutku ve arzularının peşinde haktan sapan "azgın" bir karakteri nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin sadece bireysel günahları değil, aynı zamanda toplumsal adaleti ve ahlaki değerleri hiçe sayan, ilahi daveti kasten ve inatla yalanlayan kimseleri ifade eden kuşatıcı bir terim olduğunu belirtir.

        Cahîm (جَحِيمٍ)

        İbn Fâris, c-h-m kökünün ateşin şiddetli yanması, parlaması ve hararetinin yoğunlaşması anlamına geldiğini belirtir. Gözün dikilip bakmasına (cahama) da bu bakıştaki yoğunluk ve keskinlik sebebiyle aynı kökten isim verildiğini ekler. Râgıb el-İsfahânî, "cahîm" kelimesini kat kat dizilmiş, son derece derin ve alevi şiddetli olan ateş olarak açıklar; bu ismin cehennemin dehşetini ve yakıcılığını en üst seviyede temsil eden özel bir isim olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, Habeşçe (Ge'ez) "gahîm" (yanan kömür/ateş) kelimesiyle olan ses ve anlam benzerliğine dikkat çeker; ancak Arapçanın kendi semantik yapısı içinde "şiddetli hararet" köküyle tam bir uyum arz ettiğini ve Kur'an'da bu teknik anlamıyla yerleştiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik terminolojisinde "cahîm"in sadece fiziksel bir cezalandırma yeri değil, aynı zamanda insanın dünyadaki kötü tercihlerinin bir sonucu olarak karşılaşacağı "boğucu, kuşatıcı ve yakıcı atmosferi" simgeleyen teolojik bir kavram olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "cahîm" isminin cehennemin mertebelerinden biri olduğunu ve özellikle hakikati kasten örten inkârcıların içine sürükleneceği, kurtuluşu olmayan en derin ve yakıcı bölgeyi ifade ettiğini dile getirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X