فَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِه۪ رُسُلَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 47. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ibrahim suresi, kudret, vaad, ibrahim suresi 47. ayet, ibrahim 47, intikam, peygamber, esmaül hüsna, allah, aziz, hesap, resul
-
O halde, sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden döneceğini sanma! Çünkü Allah güçlüdür, öç alandır.
O halde, sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden döneceğini sanma! Yani Allah, peygamberlerine yardım etmeyi, kâfirleri helak etmeyi ve peygamberlerini yalanlayanlara ceza vermeyi vadetmişti, Allah bu vadinden dönecek değildir.
Çünkü Allah güçlüdür; yani asla mağlup edilemeyen ve kendisine engel olunamayan bir güce sahiptir. Öç alandır, yani kendisine isyan edenden, peygamberlerini yalanlayanlardan ve O'nun ayetlerinden yüz çevirenlerden öç alır. Bu ayet, Allah'ın peygamberlerini zafere ulaştırmayı vadettiği halde onların bu zafere ve yardıma dünya hayatında mazhar olamadan ölmeleri durumunda nasıl anlaşılır, diye sorulursa, şu cevap verilir: Zafer, ahirette de olur. Yahut Allah onlara zafer vadetmişti, fakat onlar o zaferi göremeden ölmüşlerdi; buna rağmen Allah, onların dinini zafere ulaştıracaktır. Nitekim Resûlullah (s.a.) vefat ettiği halde Allah onun dinini bütün dinlere galip ve üstün kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fe Lâ Tahsebenne (فَلَا تَحْسَبَنَّ)
İbn Fâris, h-s-b kökünün temel anlamının "saymak, hesap etmek ve bir şeyin miktarını belirlemek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hisbân" kelimesinin bir belirtiye dayanarak zanna kapılmak ve bir durumu gerçekte olduğundan farklı değerlendirmek manasına geldiğini belirtir. Ayetteki pekiştirmeli (nûn-u müşeddede ile) kullanımın, Allah’ın vaadinden döneceğine dair en küçük bir düşüncenin bile zihinden kesinlikle uzaklaştırılması gerektiğini vurguladığını söyler. Toshihiko Izutsu, bu fiili "subjektif bir algı hatası" uyarısı olarak analiz eder; insanların Allah’ın müdahale etmediği veya geciktiği durumlarda O'nun vaadini unutacağı zannına kapılmalarının ontolojik bir yanılgı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitabın muhatabı teselli ederken zalimlere karşı ilahi bir ihtar barındırdığını, "sakın öyle sanma" uyarısının mutlak bir kesinlik taşıdığını vurgular.
Allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris, ismin aslı olan e-l-h köküne işaret ederek "kulluk edilen, yüceliği karşısında hayrete düşülen ve sığınılan" anlamını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu bağlamda Allah isminin, her şeyi gören, vaadini gerçekleştirmeye gücü yeten ve hiçbir eylemin kendisinden kaçamayacağı mutlak otoriteyi temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ism-i celalin burada vaat ile kudret arasındaki zorunlu bağı temsil ettiğini, Allah'ın uluhiyetinin bir gereği olarak vaadinden dönmesinin muhal olduğunu nitelediğini ifade eder.
Muhlife (مُخْلِفَ)
İbn Fâris, h-l-f kökünün "bir şeyin arkasında kalmak, geri durmak ve sözünden dönmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihlaf" eyleminin bir kimsenin verdiği sözü (vaadi) yerine getirmemesi veya sözünün hilafına hareket etmesi olduğunu ifade eder. Ayetteki olumsuzlamanın, Allah’ın her türlü acziyetten ve tutarsızlıktan münezzeh olduğunu nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, ihlaf kavramını Allah'ın "Sadık" (sözünde duran) sıfatının tam zıddı olarak analiz eder ve beşerî zaafların ilahi iradeye asla atfedilemeyeceğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Allah’ın tarihsel süreçte peygamberlerine verdiği zafer sözünün er ya da geç gerçekleşeceğinin bir teminatı olduğunu belirtir.
Va'dihî (وَعْدِهِ)
İbn Fâris, v-a-d kökünün temel anlamının "bir şey hakkında söz vermek" olduğunu, bunun genellikle hayır ve ödül durumlarında kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vaadin gelecekte gerçekleşecek bir iyilik veya yardım üzerine yapılan ilahi bir taahhüt olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, vaat kavramını Kur'an'ın "tarihsel ahit" (sözleşme) semantiğinde analiz eder; bu sözün sadece bir beyan değil, varlığın yasası (sünnetullah) gibi kesin olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki vaadin peygamberlere yönelik "yardım ve fetih" teminatı olduğunu söyler.
Rusuleh (رُسُلَهُ)
İbn Fâris, r-s-l kökünün "birini bir görevle göndermek, elçilik etmek ve serbest bırakmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "resul"ün Allah ile kulları arasında tebliği gerçekleştiren ve ilahi yardıma en çok muhatap olan seçilmiş kişi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (Aramice ve İbranice) elçilik ve görevlendirme anlamlarıyla olan tarihsel bağına dikkat çeker. Angelika Neuwirth, resullerin burada Allah'ın vaadinin somut muhatapları ve o vaadin yeryüzündeki şahitleri olarak konumlandığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin çoğul ve zamirle (O'nun resulleri) gelmesinin, bu vaadin tüm peygamberleri kapsayan genel bir yasa olduğunu nitelediğini belirtir.
İnne (إِنَّ)
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın bir hükmü pekiştirmek (tekit) ve zihindeki tereddütleri gidermek için kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "inne"nin burada Allah’ın sıfatlarını ve akıbetin kesinliğini bildiren bir "tahkik" (gerçekleme) işlevi gördüğünü ifade eder.
Azîzun (عَزِيزٌ)
İbn Fâris, a-z-z kökünün temel anlamının "güçlü olmak, galip gelmek, nadir bulunmak ve sarsılmazlık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Azîz" isminin Allah’a nispet edildiğinde, O'nun hiçbir zaman mağlup edilemeyecek olan mutlak gücünü ve iradesine karşı konulamazlığını ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, Aziz kavramını Kur'an'ın iktidar semantiğinde "izzet ve onur sahibi mutlak güç" olarak analiz eder; bu sıfatın vaadin gerçekleşmesi için gerekli olan "yaptırım gücü"nü nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Azizliğin ilahi bir "dokunulmazlık" ve varlık üzerindeki tartışmasız hakimiyet olduğunu savunur.
Zû (ذُو)
İbn Fâris, bu kelimenin bir şeye sahip olmayı (mülkiyet) veya bir vasfı üzerinde taşımayı ifade eden bir "sahiplik" edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zû" kelimesinin burada takip eden "intikam" sıfatıyla birleşerek, intikamın (cezalandırmanın) Allah’ın kudretinin bir parçası ve değişmez bir vasfı olduğunu nitelediğini ifade eder.
İntikâm (انْتِقَامٍ)
İbn Fâris, n-k-m kökünün temel anlamının "bir şeyi beğenmemek, kusurlu bulmak ve bir suçun cezasını vermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "intikam"ın zalimlerin eylemlerine karşılık olarak ilahi adaletin tecelli etmesi ve dengenin yeniden kurulması manasına geldiğini ifade eder. Allah’a nispet edildiğinde bunun bir "öç alma" duygusu değil, suçun cinsinden bir ceza ile adaleti sağlama eylemi olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, intikam kavramını Kur'an'ın ahlaki sisteminde "cezalandırıcı adalet" olarak analiz eder ve bunun zalimlerin dünyadaki eylemlerinin ahiretteki kaçınılmaz karşılığı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin özellikle mazlumların hakkını koruyan ve zalimleri yaptıklarından dolayı hesaba çeken sarsıcı bir ilahi müdahale olduğunu söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, intikamın varoluşsal bir dengeleme süreci olduğunu ve ilahi nizamın korunması için gerekli bir "tasfiye" eylemi olduğunu savunur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla