Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 46. Ayet

    وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِنْدَ اللّٰهِ مَكْرُهُمْۜ وَاِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekad mekerû mekrahum ve’inda(A)llâhi mekruhum ve-in kâne mekruhum litezûle minhu-lcibâl(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Halbuki onlar, dağları yerinden oynatacak nitelikte de olsa, tuzaklarını kurmuşlardı. Allah onların tuzağını elbette bilecektir.

      Bu ayet-i kerime ile ilgili farklı yorumlar vardır. Bazıları şöyle dedi: Buradaki "lâm" (ل) harfi olumsuzluk ifade eder; sanki Cenab-ı Hak şöyle demektedir: Onların tuzakları, dağları yerinden oynatacak nitelikte değildi. Çünkü onlar zayıf kimselerdi, öyle bir güçleri yoktu. Onların tuzakları, Hz. Peygamber'i (s.a.) yurdundan kovmak veya onu hapsetmek yahut öldürmek idi. Bunlar her ne kadar büyük hile ve tuzaklar olsa da, dağları yerinden oynatacak kadar büyük ve önemli değillerdi. İkincisi, lam harfini olumlu manada kabul edenler de şöyle dediler: Onların tuzakları dağları yerinden oynatacak nitelikte idi. Burada ya Kur'an-ı Kerim'den, yahut Hz. Peygamber'den veyahut da Allah'ın dininden kinaye yapılmış, onlara dağlar denilmiş olabilir. Buna göre ayet, onların tuzakları, Allah'ın dinini ve Hz. Peygamber'i ortadan kaldıracak, Kur'an'ı da yok edecek nitelikte idi, anlamına gelir. Ayetteki "letezûle" (لَتَزُولَ) lafzını fetha ile okuyanlara göre böyledir, ancak kelime kesre ile "litezûle" (لِتَزُولَ) diye okunduğunda lam harfi olumsuzluk ifade eder, dağları yerinden oynatacak nitelikte değildi anlamına gelir. İbn Abbas (r.a.) şöyle dedi: Dağları yerinden oynatacak nitelikte de olsa, mealindeki ayetteki tuzak, şirktir, çünkü ondan daha büyük tuzak yoktur.

      Allah onların tuzağını elbette bilecektir. Ayetin başındaki "in" (إِن) edatı, olumsuzluk ifade eden "" (مَا) anlamına gelir. Onların tuzakları Allah katında hiç önemi olmayan bir tuzaktı. Şayet "in" (إِن) kelimesi olumlu bir anlama gelirse, o zaman ayetin yorumu şöyle olur: Onlar Allah'a, peygamberlerine ve dinine tuzak kurdular, bu da Allah'ın indinde kaydedildi. Bu iki yoruma göre, ayet sanki Hz. Peygambere (s.a.) sabır telkin etmekte ve kendisini teselli etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Kad (وَقَدْ)

        İbn Fâris, "kad" edatının mazi fiilin başına geldiğinde eylemin kesinleştiğini, gerçekleştiğini ve artık bir gerçeklik kazandığını (tahkik) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın burada inkârcıların tuzaklarının sadece bir niyet değil, fiilen kurulmuş ve uygulanmaya konulmuş birer "tarihsel vakıa" olduğunu nitelediğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ve" bağlacıyla birleşen bu yapının, önceki ayetlerde anlatılan zalimlerin karakterini pekiştiren ve onların asıl gizli faaliyetlerine dikkat çeken bir başlangıç vurgusu taşıdığını belirtir.

        Mekerû (مَكَرُوا)

        İbn Fâris, m-k-r kökünün temel anlamının "birine hile yapmak, onu şaşırtmak ve gizli planlar kurmak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "makr" kelimesinin bir amaca ulaşmak için başvurulan ince ve gizli yol olduğunu, niyet kötü olduğunda bunun bir "tuzak" haline geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, makr kavramını Kur'an'ın semantik dünyasında "insani bir karşı-strateji" olarak analiz eder; bu, peygamberin tebliğine karşı Mekke aristokrasisinin geliştirdiği organize bir direnç ve entrika biçimidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin zalimlerin sadece kaba güç değil, aynı zamanda sistemli ve sinsi planlarla hakikati boğmaya çalıştıklarını nitelediğini söyler. Angelika Neuwirth, makrın burada vahyî mesajın toplumsal etkisini kırmak için yürütülen gizli bir siyasi faaliyet olarak resmedildiğini belirtir.

        Mekrehum (مَكْرَهُمْ)

        İbn Fâris, kök olarak yine m-k-r harflerine dayanan bu ismin, yapılan hilenin türünü ve şiddetini nitelediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sonundaki "hum" (onların) zamiriyle birlikte, bu tuzakların bizzat zalimlerin kendi iradeleriyle inşa ettikleri "karanlık eserleri" olduğunu simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tabirin insanın kendi egosunu korumak adına hakikate karşı geliştirdiği o "sahte ve yıkıcı yaratıcılığı" temsil ettiğini savunur. Toshihiko Izutsu, "onların tuzağı" ifadesinin, ilahi nizam karşısında beşerî bir otorite kurma çabasının altını çizdiğini analiz eder.

        Ve İnde (وَعِنْدَ)

        İbn Fâris, a-n-d kökünün "yan, kat, nezd ve bir şeyin sınırı/hizası" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "indiyat" kavramının burada mekan bildirmekten ziyade "huzur ve bilgi" manasına geldiğini ifade eder. Zalimlerin tuzağının Allah katında olması, o tuzağın her ayrıntısının ilahi ilim tarafından kuşatıldığını ve kontrol altında tutulduğunu nitelemektedir. Toshihiko Izutsu, bu edatın beşerî gizlilik ile ilahi mutlak şeffaflık arasındaki ontolojik farkı vurguladığını söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "inde" kelimesinin burada Allah’ın tuzakları etkisiz kılacak olan mutlak otoritesini ve "takip" gücünü simgelediğini belirtir.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, ismin aslı olan e-l-h köküne işaret ederek "kulluk edilen ve yüceliği karşısında hayrete düşülen" anlamını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu bağlamda Allah isminin, her türlü tuzağı boşa çıkaracak olan "Hayrü'l-Mâkirîn" (tuzak kuranların en hayırlısı) vasfının sahibi olan mutlak özne olarak konumlandığını analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (El, Elohim) köklerine dikkat çekerek, vahyî dilde mutlak tek otoriteyi temsil eden teknik bir isim olarak özelleştiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ism-i celalin burada zalimlerin karşısındaki "yılmaz şahit" ve "nihai denetleyici" olduğunu ifade eder.

        Mekruhum (مَكْرُهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin burada tekrar edilmesinin, zalimlerin tuzağının büyüklüğünü ve ciddiyetini vurguladığını (tekit) ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "makr"ın önceki kullanımından farklı olarak, Allah’ın bilgisi dahilinde olan o "etkisizleştirilmiş" planı nitelediğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin ikinci kez zikredilmesinin, beşerî planların ilahi irade karşısında ne denli "nesneleştiğini" ve kontrol altına alındığını simgelediğini belirtir.

        Ve İn Kâne (وَإِن كَانَ)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "olmak, vuku bulmak ve mevcudiyet" anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "in" edatının ya "in-i muhaffefe" (şüphesiz ki/gerçek şu ki) ya da "in-i nâfiye" (değildi/olmadı) olarak anlaşılabileceğini, her iki durumda da kurulan tuzağın büyüklüğüne dair bir değerlendirme sunduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu yapının zalimlerin planlarındaki "aşırı iddia" ve "yıkıcılık potansiyeli" üzerine kurulu bir anlatım tarzı olduğunu belirtir.

        Li-tezûle (لِتَزُولَ)

        İbn Fâris, z-v-l kökünün temel anlamının "bir şeyin yerinden oynaması, gitmesi, yok olması ve istikrarını kaybetmesi" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "zeval"in sabit olan bir şeyin sarsılması manasına geldiğini; ayette zalimlerin tuzaklarının o kadar büyük olduğunu ki (iddia düzeyinde) sarsılmaz olanı bile yerinden oynatacak bir niyet taşıdığını nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, zeval kavramını ontolojik bir "kayma" (shift) olarak analiz eder; bâtılın, hakikatin sabitliğini bozma yönündeki beyhude çabasını simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin insanın dünyevi gücüne olan aşırı güvenini ve bu güvenin yarattığı "yıkıcı illüzyonu" temsil ettiğini savunur.

        Minhu (مِنْهُ)

        İbn Fâris, "min" edatının başlangıç (iptidâ) ve bir şeyin bir şeyden doğması (sebebiyet) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının tuzağın doğrudan etkisiyle gerçekleşmesi beklenen (fakat engellenen) o büyük sarsıntıyı nitelediğini ifade eder.

        el-Cibâlu (الْجِبَالُ)

        İbn Fâris, c-b-l kökünün temel anlamının "büyüklük, sertlik, katılık ve bir şeyin değişmez karakteri" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cibâl" (dağlar) kelimesinin yeryüzündeki istikrarın, sarsılmazlığın ve gücün en zirve sembolü olduğunu ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki yaygınlığına ve dağların kadim kültürlerdeki "yer ve gök arasındaki sütunlar" olarak algılanışına dikkat çeker. Angelika Neuwirth, dağ imgesinin burada Kur'an'ın kozmik dilinde "ilahî şeâir" (simgeler) veya "peygamberî hakikatler" gibi sarsılmaz yapıları temsil eden bir metafor olarak kullanıldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin zalimlerin kurduğu planın ne denli köklü, sistemli ve devasa bir "istikrarı bozma" teşebbüsü olduğunu niteleyen edebi bir mübalağa taşıdığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X