Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 45. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 45. Ayet

    وَسَكَنْتُمْ ف۪ي مَسَاكِنِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ وَضَرَبْنَا لَكُمُ الْاَمْثَالَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vesekentum fî mesâkini-lleżîne zalemû enfusehum vetebeyyene lekum keyfe fe’alnâ bihim vedarabnâ lekumu-l-emśâl(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz; onların akıbetlerinin nasıl olduğunu da size açıklamıştık ve size örnekler de vermiştik.

      Onların yurtlarında oturdunuz. Yani Allah'ın helak ettiği o milletlerin yurtlarına halef oldunuz ve onların yerine geçtiniz. Size örnekler de vermiştik. Yani Kur'an’da onlara dair size örnekler de verdik. Şöyle de denildi: Size benzer haller göstermiştik, ibret almıyorsunuz. Bu cümle, Resûlullah'a (s.a.) hitap edip onun peygamber olduğunu yalanlayan ve onun dinine girmekten kaçınan kâfirler hakkındadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Sekentüm (وَسَكَنتُمْ)

        İbn Fâris, s-k-n kökünün temel anlamının "hareketin zıddı olan durgunluk, bir yere yerleşip orada karar kılmak ve sükûnet bulmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sükûn"un bir yerde karar kılıp orayı yurt edinmek manasına geldiğini, ayette ise zalimlerin geride bıraktığı mekanlara yerleşmeyi nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, sükûn kavramını insanın bir mekânla kurduğu "yerleşiklik" (stability) ilişkisi olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin sadece fiziksel bir yerleşmeyi değil, aynı zamanda onlardan boşalan otorite ve yaşam alanlarına varis olmayı simgelediğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu yerleşimin ilahi bir adalet sonucu gerçekleşen "mekânsal miras" olduğunu ifade eder.

        Fî (فِي)

        İbn Fâris, bu edatın bir şeyin içinde olmayı (zarfiyet) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fî"nin burada yerleşme eyleminin gerçekleştiği mekanı ve o mekanın tarihsel derinliğini nitelediğini ifade eder.

        Mesâkini (مَسَاكِنِ)

        İbn Fâris, s-k-n kökünden türeyen bu kelimenin "insanın içinde sükûnet bulduğu, barındığı ve sığındığı yer" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "mesken"in insanın sadece bedenen değil ruhen de huzur bulması gereken mekan olduğunu, ancak burada "zalimlerin meskenleri" vurgusunun, o mekanların aslında birer "ibret sahnesi"ne dönüştüğünü nitelediğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "mişkan") yerleşim yeri ve mesken anlamındaki yaygınlığına dikkat çeker. Theodor Nöldeke, kelimenin yerleşik hayata geçişi simgeleyen kadim bir terim olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, meskenin burada geçici dünya hayatındaki "sahte güven duygusunu" simgelediğini söyler.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ismi mevsul (bağlaç) olduğunu ve burada kendilerinden önce yaşamış ve zulümleriyle helak olmuş belirli bir grubu işaret ederek, onların akıbetinin yeni yerleşenler için bir uyarı niteliği taşıdığını belirtir.

        Zalemû (ظَلَمُوا)

        İbn Fâris, z-l-m kökünün "karanlık ve bir şeyi kendisine ait olmayan yere koymak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zulüm"ün adaletin zıddı olduğunu ve ilahi sınırları ihlal ederek başkalarının hakkına tecavüz etmek manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, zalim sıfatının ilahi nizamdaki dengeyi bozan ve hakikati "karanlığa" (cehalet ve baskı) boğmaya çalışan tipolojiyi nitelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin dünyevi güçlerine güvenerek haksızlık yapanların karakterini nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, zulmün insanın kendi fıtratına karşı yaptığı en büyük haksızlık olduğunu savunur.

        Enfüsehüm (أَنفُسَهُمْ)

        İbn Fâris, n-f-s kökünün temel anlamının "çıkış, nefes, zat ve bir şeyin özü" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefis" kelimesinin burada insanın bizzat kendisini ve öz benliğini temsil ettiğini söyler. Zulmün "enfüse" (nefislere) yöneltilmesinin, aslında her haksızlığın dönüp dolaşıp insanın kendi ahiretini ve fıtratını yaralaması manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, nefis kavramını Kur'an psikolojisinde ahlaki sorumluluğun merkezi olan "benlik" olarak analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu tabirin insanın kendi helakini bizzat kendi elleriyle hazırlamasını niteleyen sarsıcı bir ifade olduğunu vurgular.

        Ve Tebeyyene (وَتَبَيَّنَ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün "ayrılmak, uzaklaşmak ve bir şeyin diğerinden net bir şekilde ayrılmasıyla belirginleşmesi" anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "tebeyyün"ün bir hakikatin bütün şüphelerden arınarak apaçık ortaya çıkması olduğunu belirtir. Ayette zalimlerin akıbetinin muhataplar için "gün gibi ortada" olduğunu nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, beyan kavramını vahyî mesajın en temel özelliği olan "açıklık" ve "anlaşılırlık" olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin tarihin tanıklığıyla hakikatin nasıl tartışılmaz hale geldiğini simgelediğini ifade eder.

        Leküm (لَكُمْ)

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu yapının "lam" (için/yönelik) edatı ve muhatap zamirinden oluştuğunu, hakikatin bizzat sizin gözlerinizin önüne serildiğini ve bu bilginin artık sizin için bir mazeret bırakmadığını nitelediğini söyler.

        Keyfe (كَيْفَ)

        İbn Fâris, bir durumun niteliğini sormaya yarayan bir edat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "keyfe"nin burada ilahi adaletin nasıl bir yöntemle ve ne kadar sarsıcı bir şekilde tecelli ettiğine dikkat çekmek için kullanıldığını ifade eder.

        Fealnâ (فَعَلْنَا)

        İbn Fâris, f-e-l kökünün "bir işi iradeyle ortaya koymak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil"in bir amaca matuf eylem olduğunu ve burada Allah’ın zalimlere yönelik müdahalesinin (cezalandırma) tesadüfi değil, ilahi bir hüküm olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Allah'ın tarihe müdahale eden aktif iradesi olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin sünnetullah gereği kaçınılmaz bir akıbet olduğunu belirtir.

        Bihim (بِهِمْ)

        İbn Fâris, "ba" edatının burada "yapılan eylemin muhataba geçmesi" (isabet etmesi) manasında kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının ilahi cezanın zalimleri tam olarak kuşattığını ve hiçbirinin bu sonuçtan kaçamadığını nitelediğini ifade eder.

        Ve Darabnâ (وَضَرَبْنَا)

        İbn Fâris, d-r-b kökünün temel anlamının "bir şeyi bir şeye vurmak ve etkilemek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "darabu’l-mesel" tabirinin, soyut bir hakikati muhatabın zihnine adeta "nakşetmek" ve yerleştirmek manasına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin hakikati somutlaştırarak insanın tasavvur dünyasında kalıcı bir imge oluşturma süreci olduğunu savunur. Toshihiko Izutsu, daraba fiilinin pedagojik bir inşa eylemi olduğunu vurgular.

        Lekümü (لَكُمُ)

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ifadenin muhatabı odağa aldığını ve bu misallerin başkası için değil, bizzat ders alması gereken "şu anki muhataplar" için verildiğini vurguladığını söyler.

        El-Emsâl (الْأَمْثَالَ)

        İbn Fâris, m-s-l kökünün "bir şeyi bir şeye benzetmek, bir durumun örneğini ortaya koymak ve eşitlemek" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "emsâl"in (meseller) soyut hakikatleri muhatabın zihninde canlandırmak için kurulan sembolik anlatımlar olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, mesel kavramının ilahi hakikat ile insan idraki arasında kurulan estetik bir köprü olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, mesellerin Kur'an'ın eğitim metodolojisinde tarihten alınan ibretlik sahnelerin evrensel birer yasaya dönüştürülmesi olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emsâlin burada tarihin tekerrür ettiğine dair vahyî birer kanıt olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X