مُهْطِع۪ينَ مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْۚ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
42. "Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış."
43. "Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar."
Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber zalimlerin yaptıklarından Allah'ın gafıl olduğunu sanmamasına rağmen, bu ayette özellikle Resulullah'a (s.a.) hitap edilmektedir. Allah'ın resulü öyle sanmamasına rağmen Cenab-ı Hak yine de ona hitap etmektedir, tıpkı şu ayetlerde olduğu gibi: ''.Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma!" "Sakın müşriklerden olma!" Bu ve benzeri ayetlerde Cenab-ı Hak, Resulullah'ın (s.a.) öyle olmadığını bilmesine rağmen yine de onu bunlara yasaklamıştır. Bu konuda asıl olan şudur: ismet sıfatı, imtihan edilmeye engel değildir, imtihan da ancak emretmek ve yasak koymakla olur. Çünkü imtihan, ısmet vasfını kaldırsaydı, [§]emir ve yasak ısmetin faydasını yok ederdi, onun vukûuna ihtiyaç duyulmazdı. Anlaşılıyor ki ısmet, imtihanda ziyadeliği gerektirir, imtihanla ona ihtiyaç duyulur ve ondan yararlanılır. Ayet-i kerimede hitabın başkalarına yapılmış olması da muhtemeldir, yani Allah'ı zalimin zulmünden gafil olduğunu zanneden herkese hitap edilmiş olabilir, nitekim bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?" Burada hitap her insana değil, yüce Rabb'i hakkında yanılıp aldanan kişilere yapılmıştır. Buna göre sakın, Allah,ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma mealindeki ilahi kelam, Allanı zalimin zulmünden gafıl zanneden herkese hitap etmektedir. Allanın zalimin zulmünden habersiz olduğu zannına onları sevkeden de, Cenab-ı Hakk'ın yumuşaklığı (hilmi), azabı onların zulmettikleri vakitten sonraya ertelemesi ve hemen cezalandırmamasıdır. Bazıları Allanın ondan habersiz olduğu iddiasını, yeryüzü sultanlarından gördükleri uygulamaya dayandırdı, onlar zulmeden birinden en kısa zamanda intikam alıyor, ondan intikam almaya güçleri yetiyor; işte bu hali görmüş olmaları onları, Allanın zalimlerden azabı ve intikam almayı ertelemesi, Cenab-ı Hakk'ın bundan habersiz olduğu inancına sevketti. Bazıları da şirki ve Allah'ı inkarı tercih etmelerinden Allah'ın razı olduğunu iddia etti, Cenab-ı Hakk'ın, yaptıklarından dolayı kendilerini cezalandırmadığı ve köklerini kurutmadığı için O'nun bunu emrettiğini ileri sürdüler. Bu durumu Allanın rızasına ve kendilerine bunları emrettiğine delil saydılar. Cenab-ı Hak, peygamberine şunu haber veriyor: Onlardan azabı ertelemesi ve kendilerine fırsat vermesi, habersiz olduğu ve unuttuğu için değildir, yaptıklarından razı olduğu ve onu emrettiği için de değildir, lakin belli bir güne ertelediğinden dolayıdır.
Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Bu beyan, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, insanları yarattığı sırada, onlardan kimlerin zulmedeceğinden Allanı gafil sanma, yani onları yarattığı sırada zalimlerin zulmedeceğinden habersiz ve gafil değildi, yarattığı insanlardan kimlerin zalim olacağını biliyordu. Çünkü onlardan meydana gelen fayda ve zarar, yine onlara dönecektir. Cenab-ı Hakk'ın onları, kendisinin bildiği bir hikmetten dolayı böyle yarattığı anlamına gelmez.
İkincisi, söylediğimiz gibi Cenab-ı Hakk'ın onlardan azabı ertelemesi yaptıklarından habersiz olduğu için değildir, lakin yaptıkları sırada kendilerini azap ile yakalamakta imtihan gerçeğinin ortadan kalkacağından dolayıdır. Çünkü azap ve sevap, görerek verilmiş olur.
Sonra Cenab-ı Hak, o günün ne kadar korkunç ve ürkütücü olduğunu şöyle beyan ediyor: Onların işini öyle bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış, başlan yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş. Bazıları şöyle dedi: Bütün bunlar görmekle ilgilidir. Diyorlar ki: Gözler dehşetten dışarı fırlamış; ona, yani davetçiye korku dolu gözlerle bakıyorlar; başlan yukarıda, herkes başını yukarı dikmiş; o günün dehşetinden bakışları bir noktaya sabitlenmiş haldedirler. Bütün bunlar dikkati şahsa değil gözlere çeviriyor; çünkü gözlerini dikmek, başını kaldırmak, gözlerin kendileri için değil, bakmak için yapılır. Bazıları o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış ve bakışları bir noktaya sabitlenmiş mealindeki cümleleri gözlere, başları yukarıya kalkık mealindeki cümleyi şahıslara atfetmiştir. Cenab-ı Hak başka bir yerde de şöyle söylemektedir: "O çağrıcıya doğru koşarlar". Yani daveti kabul etmediklerinden dolayı başlarına gelenden kurtulmak ümidiyle süratle çağırıcıya doğru giderler. "İhtâ" kelimesinin gözlerini bir noktaya dikmek, "ikna"' kelimesinin de başını kaldırmak, anlamına geldiği söylenmiştir. "Muhtiine" sabit bir nazarla bakmak manasına, "mukniî ruûsihim" ibaresi de başını kaldırıp uzatmak anlamına gelir. Bazılarına göre" muhtıine" kelimesi, az önce söylediğimiz gibi süratle gitmek demektir. Bazıları da şöyle dedi: "Mukniî ruûsihim'' sözcükleri, boyunlarına yapışarak başlarını kaldırırlar anlamına gelir.
Zihinleri bomboş. Yani o günün dehşetinden ve ürkütücü halinden kalpleri sökülüp gırtlaklarına dayanmış, ağızlarından dışarı çıkamıyor, yerine de dönemiyor durumdadırlar. Bu ifade bir temsil ve kinayedir, tıpkı şu ayette olduğu gibi: "Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi [korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti]". Bu ayet de korkunun şiddetinden bu halde olduklarını temsili ifade ile dile getirmektedir. Çünkü dünyada gerçek anlamda yüreklerin ağıza gelme ihtimali yoktur, çünkü eğer ağıza gelseydi can çıkar ve insanlar hemen ölürlerdi. Dolayısıyla ayet-i kerime, insanların yaşadığı korkunun şiddetini temsili ifade ile dile getirdiğine işaret etmektedir.
Yorumu Yorumla
-
Mühti’îne (مُهْطِعِينَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan h-t-a harflerinin temel anlamının "gözlerini bir noktaya dikmek, bakışlarını ayırmadan bir yöne doğru hızla gitmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ih’ta" fiilinin burada sadece koşmayı değil, başını yukarı kaldırıp gözlerini dehşetle bir noktaya kilitleyerek, sağa sola bakmadan çağrıya doğru sürüklenmeyi nitelediğini ifade eder. Bu durumun hem bir sürat hem de mutlak bir boyun eğmişlik (zillet) barındırdığını söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi mahşer anındaki "kinetik dehşet" olarak analiz eder; insanların kendi iradeleriyle değil, dışarıdan gelen ve karşı konulması imkansız olan ilahi bir çekim gücüyle (çağrıyla) sürüklendiklerini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin suçluların o günkü panik halini ve kaçış imkanı bulamayıp mecburiyetle hesaba doğru koşturulmalarını nitelediğini ifade eder.
Mukni’î (مُقْنِعِي)
İbn Fâris, k-n-a kökünün temel anlamının "bir şeyi yukarı kaldırmak ve bir şeye yönelmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iknâ" eyleminin burada başlarını dimdik yukarı kaldırıp öylece kalmak manasına geldiğini, insanların dehşetten dolayı başlarını dahi eğemediklerini veya yanlarına bakamadıklarını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin insanın o günkü varoluşsal çaresizliğini ve ilahi otorite karşısında "boynu bükülmüş" değil, tam aksine korkudan dolayı "donmuş ve yukarı kilitlenmiş" fiziksel halini nitelediğini savunur. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki boyun eğme ve yukarıya doğru sabitlenme anlamlarıyla olan bağına dikkat çeker.
Ru’ûsihim (رُءُوسِهِمْ)
İbn Fâris, r-e-s kökünün "bir şeyin en üst tarafı, başı ve lideri" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "re's" (baş) kelimesinin burada insanın en onurlu ve merkezî organı olarak zikredildiğini, ancak o dehşet anında bu organın bile kontrol dışı kalarak yukarı kilitlendiğini (mukni'î) ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, baş vurgusunun insanın tüm düşünce ve algı merkezinin o büyük hesap karşısında nasıl felç olduğunu simgelediğini söyler.
Lâ Yerteddu (لَا يَرْتَدُّ)
İbn Fâris, r-d-d kökünün temel anlamının "bir şeyi geri çevirmek, döndürmek ve eski haline getirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irtidad" fiilinin burada gözün bakışını geri çevirmesi manasında kullanıldığını, insanların bir noktaya o kadar şiddetli kilitlendiğini ki gözlerini başka bir yere çevirmeye (kırpmaya) bile güçlerinin yetmediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu durumu bir "psikolojik felç" olarak analiz eder; muhatabın şahit olduğu hakikat o kadar sarsıcıdır ki algı sistemi (bakış) geri dönemez ve bir "dehşet döngüsü" içine girer.
İleyhim (إِلَيْهِمْ)
İbn Fâris, bu kelimedeki "ila" edatının e-l-v köküne dayandığını ve "gaye, hedef ve sınır" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın burada bakışın yönünü (kendi içlerine veya normal bir noktaya) belirlediğini ancak bakışın geri dönmeyişiyle birlikte insanın kendi öz benliğinden bile koptuğunu nitelediğini ifade eder.
Tarfühüm (طَرْفُهُمْ)
İbn Fâris, t-r-f kökünün "kenar, uç taraf ve gözün hareket etmesi/kırpılması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tarf" kelimesinin aslında göz kapaklarının hareketi olduğunu, ayette ise bu hareketin durduğunu ve bakışın donduğunu nitelediğini söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin suçluların o anki "donakalmışlık" halini resmettiğini, bakışın bile insana itaat etmediği o mutlak kontrol kaybını simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin o günkü dehşetin boyutunu insanın en temel reflekslerinden biri olan "göz kırpma" üzerinden anlatan sarsıcı bir tasvir olduğunu vurgular.
ve Ef’idetühüm (وَأَفْئِدَتُهُمْ)
İbn Fâris, f-e-d kökünün "ateşte kızdırmak, yakmak" anlamına geldiğini, kalbe de heyecan ve duygularla dolup "yanması" sebebiyle bu adın verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "füad"ın (tekili) kalbin sadece duygu değil, idrak ve kavrayış merkezi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin burada insanın en derin varoluş merkezini temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ef'ide kavramının burada insanın iç dünyasındaki o derin "boşluğu" ve sarsıntıyı nitelemek üzere seçildiğini savunur.
Hevâ’un (هَوَاءٌ)
İbn Fâris, h-v-y kökünün temel anlamının "yukarıdan aşağıya düşmek, boşluk ve içinde bir şey bulunmayan hava" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hevâ" kelimesinin burada kalplerin içinin "bomboş" olduğunu ifade ettiğini söyler. Bu boşluğun iki manaya geldiğini belirtir: Birincisi korkudan dolayı aklın ve düşüncenin gitmesi, ikincisi ise hiçbir cesaret ve direncin kalmamasıdır. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "ontolojik bir vakum" olarak analiz eder; insanın kendi benliğine dair her şeyi unuttuğu, hafızanın ve bilincin silindiği o mutlak dehşet anındaki içsel boşluğu nitelediğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kalplerin "hava" gibi boş olmasının, insanların o gün korkudan dolayı hiçbir şeyi kavrayamaz hale geldiklerini ve tam bir "zihinsel çöküş" yaşadıklarını simgelediğini ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin boşluk ve hiçbir dayanağı olmama anlamındaki kadim Sami kökenlerine dikkat çeker.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla