Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 40. Ayet

    رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗ رَبَّـنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Rabbi-c’alnî mukîme-ssalâti vemin żurriyyetî(c) rabbenâ vetekabbel du’â/-(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle; Rabb'imiz, duamı kabul et!

      Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle. Cenab-ı Hak namaz kılma emrini daha önce vermişti, Hz. İbrahim de o emri yerine getirmeye devam ediyordu. Hz. İbrahim'in, kendisini devamlı namaz kılanlardan eylemesini istemesi, namaz emrinin dışında Allah katında henüz kendisine vermediği bir lütfun bulunduğuna işaret eder, Hz. İbrahim işte onu istemiş ve o da gerçekleşmişti. Bu ayet, Mutezile'nin ileri sürdüğü, şu iddianın yanlış olduğuna işaret ediyor: Allah insana her şeyi vermiştir, artık kendisinde verecek bir şey kalmamıştır.

      Rabb'imiz, duamı kabul et! Bazıları şöyle dedi: Benim duamı kabul eyle, yani kendisi ve zürriyeti için istemiş olduğu namazı devamlı kılma niyazımı kabul et! Ancak bunu, Hz. İbrahim'in Rabb'ine yapmış olduğu dualardan birine tahsis etmeyi gerektirmez, o muhtelif zamanlarda pek çok dua yapmıştı. Mesela şöyle dua etmişti: "Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!". "Ey Rabb'imiz! Bunu yaptım ki namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir!". "Ey Rabb'imiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle". Bunlara benzer daha pek çok dua etmişti.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rabbi (رَبِّ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan r-b-b harflerinin "bir şeye sahip olmak, onu ıslah etmek ve mükemmelliğe ulaştırana kadar koruyup gözetmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin aslen terbiye edici (mürebbî) manasına geldiğini; Hz. İbrahim'in bu hitabıyla Allah’ın şefkatini, korumasını ve kulunu kemale erdiren otoritesini yardıma çağırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Rab kavramının Kur'an'ın ontolojik yapısında "Efendi-Kul" ilişkisinin sarsılmaz zeminini oluşturduğunu ve burada kulu ile Rabbi arasındaki o derin güven ve muhtaçlık ilişkisini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nidanın insanın kendi acziyetini fark ederek mutlak varlığın terbiyesi altına girme talebi olduğunu vurgular.

        İc’alnî (اجْعَلْنِي)

        İbn Fâris, c-e-l kökünün temel anlamının "bir şeyi yaratmak, yapmak veya bir halden başka bir hale dönüştürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu emir kipiyle yapılan duanın, kulun kendi üzerindeki bir statü değişikliğini veya bir vasfın kendisinde sabit kılınmasını Allah’tan talep etmesi manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ic'al" fiilinin burada ilahi bir inşa ve karakter düzenleme talebi olduğunu, kişinin sadece eylemleriyle değil, tüm varlığıyla bir kimliğe büründürülmesini temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu fiili bir potansiyelin (mümin olma) aktüelleşmesi ve ilahi iradeyle sabitlenmesi süreci olarak analiz eder.

        Mukîme (مُقِيمَ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayağa kalkmak, bir işi tam yapmak, süreklilik ve istikrar" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mukîm" kelimesinin bir şeyi bütün rükünleriyle, şartlarıyla ve hakkını vererek dosdoğru yerine getiren kişi manasına geldiğini ifade eder. Namazın ikamesi; onu sadece fiziksel bir hareket olarak değil, hayatın merkezine yerleştirilen sarsılmaz bir disiplin olarak nitelemektedir. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "ontolojik bir dik duruş" (uprightness) olarak analiz eder; müminin dini hayatındaki kararlılığını ve sarsılmaz bağlılığını simgelediğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "mukîm" sıfatının namazın bir alışkanlık değil, bilinçli ve sürekli bir eylem (aksiyon) haline gelmesini temsil ettiğini vurgular.

        es-Salâti (الصَّلَاةِ)

        İbn Fâris, s-l-v kökünün "ibadet, dua ve bir şeye yönelmek" manasına geldiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya Aramaic/Süryanice "slota" kelimesinden geçtiğini ve teknik bir ibadet terimi olarak yerleştiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, namazın kul ile Rabbi arasındaki en yüksek bağlılık, tazim ve "yakınlaşma" eylemi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, namazı İslam'ın inanç sisteminin pratik ve merkezi direği olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, salat kavramının insan ruhunun ilahi mertebelere dikey bir yükselişi ve varoluşun amacına ulaştığı o büyük buluşma olduğunu savunur.

        ve Min Zurriyyetî (وَمِن ذُرِّيَّتِي)

        İbn Fâris, z-r-r kökünün "saçmak, dağıtmak ve küçük parçalar" anlamına geldiğini, neslin de yeryüzüne dağılan parçalar olması sebebiyle bu adı aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zurriye" kelimesinin Allah'ın insanı yaratıp yeryüzüne yayması manasındaki "zere-e" köküyle de ilişkili olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin Hz. İbrahim'in sadece biyolojik evlatlarını değil, onun yolunu takip edecek olan gelekteki tüm mümin nesilleri de kapsayan bir "iman bağı"nı simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın "nesil emniyeti" ve inancın kuşaklar boyu aktarılması endişesini temsil ettiğini vurgular.

        Rabbena (رَبَّنَا)

        İbn Fâris, kök olarak yine r-b-b harflerine dayanan bu kelimenin mülkiyet ve terbiye anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabbimiz" nidasının burada toplumsal bir boyut kazandığını; duanın sadece bireysel değil, tüm inananları ve nesli kapsayan geniş bir merhamet talebi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu hitabın Allah ile "ümmet" arasındaki ortak bağı ve ilahi otoriteye olan toplu teslimiyeti nitelediğini analiz eder.

        ve Tekabbel (وَتَقَبَّلْ)

        İbn Fâris, k-b-l kökünün temel anlamının "karşılamak, yönelmek ve bir şeye ön tarafıyla yönelmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takabbül" eyleminin bir şeyi rıza ile karşılamak, ondan hoşnut olmak ve onu en güzel şekilde kabul etmek manasına geldiğini ifade eder. Bu fiilin dua için kullanılması, Allah’ın duayı sadece işitmesini değil, onu "kabul ve ikram" ile karşılamasını talep etmektir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kulun kendi ameline veya duasına güvenmeyip sadece Allah’ın "lütufkar kabulüne" sığındığını niteleyen ahlaki bir incelik olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, takabbülün insanın sınırlı eyleminin ilahi sonsuzlukla buluşması ve geçerlilik kazanması süreci olduğunu savunur.

        Duâi (دُعَاءِ)

        İbn Fâris, d-a-v kökünün "seslenmek, birini çağırmak ve bir şeyin olmasını talep etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dua"nın kulun Allah karşısındaki mutlak muhtaçlığını dile getirmesi ve O'nun sonsuz kudretine sığınması eylemi olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), duanın Kur'an'daki en yüksek insani duruş olduğunu, insanın kendi sınırlılığından Allah’ın sonsuzluğuna açıldığı manevi bir kapı olduğunu nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, duayı kulun Allah ile kurduğu "diyalojik" iletişimin temel birimi olarak analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X