Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 38. Ayet

    رَبَّـنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي وَمَا نُعْلِنُۜ وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Rabbenâ inneke ta’lemu mâ nuḣfî vemâ nu’lin(u)(k) vemâ yaḣfâ ‘ala(A)llâhi min şey-in fî-l-ardi velâ fî-ssemâ/-(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Rabb'imiz! Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.

      Rabb'imiz! Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Hz. İbrahim'in işin başında böyle bir duayı yapmış olma ihtimali yoktur. Aksine, en doğrusunu Allah bilir ya, o, başına gelen bir şeyden dolayı bu duayı yapmıştır. Çünkü Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun Hz. İbrahim, gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi Allah'ın bildiğini hiç şüphesiz biliyordu. Lakin ayette, gelen şeyin ne olduğu belirtilmemiştir. Müfessirler şöyle derler: Hz. İbrahim bunu, yani gizlediğimiz şeyi bilirsin mealindeki sözü, oğlu İsmail ve annesini, suyun ve tarımın olmadığı bir yerde bırakmasından dolayı içinde duyduğu sıkıntıyı ve hüznü ifade maksadıyla söylemiştir. Onlar diyorlar ki: Açıkladığımızı da bilirsin sözünü de, "Ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını bir vadiye yerleştirdim" mealindeki ayeti kastederek söylemiştir. Ancak biz bunu bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

      Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bu cümle, yerde ve gökte hiçbir şeyin Allah'a gizli olmadığına dair Cenab-ı Hak'tan Hz. İbrahim'e gelen bir cevap ve haberdir. Yani hiçbir emir, hiçbir yasak ve hiçbir ceza Allah'a gizli kalmazken, hakkında ceza ve emir bulunan ameller nasıl gizli kalır?

      Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Hz. İbrahim'in mutlaka içinde gizlediği bazı ihtiyaçları vardı, Rabb'inden bunları karşılamasını istemiş, şöyle demişti: Benim gizlediğim veya açıkladığım ihtiyaçlarımı sen bilirsin Rabbim! Onları bana lütfeyle! Yahut kavmi bir konuda kendisine sataşmış, o da öyle bir şeyle alakası olmadığını ifade etmek için, gizlediğimiz ve açıkladığımız her şeyi Allah bilir, -en doğrusunu Allah bilir ya- beni tenkit edenler onu bilemezler demişti. Tıpkı Hz. İsa'nın söylediği "Sen benim içimdekini bilirsin" sözü gibi. Veyahut bütün din mensuplarının Hz. İbrahim'e dostluk besledikleri ve onun dininden olduklarını iddia ettikleri için bu sözü söylemişti. Bundan dolayı da Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştu: "İbrahim ne yahudi ne hıristiyan idi". Allah bu ayetle Hz. İbrahim'i, onlardan her birinin ileri sürdüğü iddialardan aklamaktadır. Sonra bu gruplardan bazıları Allah'tan bazı şeyleri sakladıklarını iddia ediyorlardı, Hz. İbrahim de Allah'ın birliğini insanlara öğretmek için, gizlensin veya açıklansın hiçbir şeyin O'na gizli olmadığını söylüyordu. Bunu da Allah'ın birliğini ve hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını anlamaları için söylüyordu. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rabbena (رَبَّنَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan r-b-b harflerinin "bir şeye sahip olmak, onu ıslah etmek, tamamlamak ve başlangıcından sonuna kadar gözeterek geliştirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin aslen terbiye edici (mürebbî) manasına geldiğini, Hz. İbrahim'in burada "Rabbimiz" diyerek ilahi şefkate ve korumaya sığındığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Rab kavramının Kur'an'ın ontolojik yapısında "Efendi-Kul" ilişkisinin sarsılmaz zeminini oluşturduğunu ve burada kulu ile Rabbi arasındaki o derin güven ve itiraf ilişkisini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nidanın insanın kendi iç dünyasını (batınını) mutlak varlığın bilgisine açma eylemi olduğunu vurgular.

        İnneke (إِنَّكَ)

        Râgıb el-İsfahânî, "inne" edatının bir hükmü pekiştirmek (tekit) ve zihindeki tereddütleri gidermek için kullanıldığını belirtir. Buradaki "ke" muhatap zamiriyle birlikte, Hz. İbrahim'in Allah’ın her şeyi bildiğine dair kesin ve sarsılmaz inancını (yakîn) ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu yapının duada bir "ikrar" makamı olduğunu ve kulun kendi acziyeti karşısında ilahi ilmin kuşatıcılığını tasdik ettiğini ifade eder.

        Te’lemu (تَعْلَمُ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün temel anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran işaret, iz ve kesin bilgi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir şeyin hakikatini olduğu gibi idrak etmek manasına geldiğini, Allah’a nispet edildiğinde ise zaman ve mekanla sınırlı olmayan mutlak kuşatıcılığı ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, ilim sıfatının burada Allah’ın "Alîm" vasfını aktif bir eylem olarak gösterdiğini ve kulun en gizli niyetlerine bile vakıf olduğunu nitelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Allah’ın sadece dış görünüşü değil, kalplerdeki en ince sızıları bile bildiğini vurgulayan bir "ilahi şahitlik" beyanı olduğunu belirtir.

        Ma (مَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin bir ismi mevsul (bağlaç) olarak "o şey ki" manasına geldiğini ve burada hem gizlenen hem de açığa vurulan her türlü eylem ve duyguyu kapsayan geniş bir "umumiyet" (genellik) ifade ettiğini belirtir.

        Nuhfî (نُخْفِي)

        İbn Fâris, h-f-y kökünün "gizlemek, saklamak ve bir şeyi örtmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihfa" eyleminin bir şeyi başkalarından saklayıp sadece nefse veya Allah’a has kılmak olduğunu, bu ayette kalplerde saklı tutulan niyetleri, hüzünleri ve duaları temsil ettiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin insanın iç dünyasındaki mahremiyeti ve o mahremiyetin tek şahidinin Allah olduğu bilincini nitelediğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ihfanın insanın ontolojik derinliğindeki gizli arzuları simgelediğini belirtir.

        Nu’linu (نُعْلِنُ)

        İbn Fâris, a-l-n kökünün "açığa çıkmak, gizliliğin kalkması ve aşikarlık" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilan" eyleminin gizli olanın duyularla algılanabilir hale getirilmesi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ilan edilenlerin dış dünyaya yansıyan eylemler ve sözlü dualar olduğunu, Allah’ın ise her iki boyuta da (iç ve dış) aynı anda vakıf olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, ilan ve ihfa kavramlarının zıtlıklar üzerinden Allah’ın kuşatıcı ilmini pekiştiren semantik bir çift (pair) oluşturduğunu analiz eder.

        Yahfâ (يَخْفَى)

        İbn Fâris, kök olarak yine h-f-y harflerine dayanan bu kelimenin "gizli kalmak, saklanmak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki olumsuzlama ile birlikte (ma yahfa), hiçbir şeyin ilahi ilmin dışına çıkamayacağını ve Allah için "bilinemez" olanın bulunmadığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin Allah’ın her şeyi her an denetleyen (rakîb) sıfatını desteklediğini söyler.

        Alallâhi (عَلَى اللَّهِ)

        İbn Fâris, "ala" edatının e-l-v kökünden geldiğini ve "yükseklik, üstünlük ve hakimiyet" anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin burada mutlak bilgi sahibi ve her şeyin üzerinde olan yegâne otorite olarak konumlandığını analiz eder. Râgıb el-İsfahânî, "Allah üzerine gizli kalmaz" ifadesindeki "ala" edatının, ilahi ilmin eşya üzerindeki "kuşatıcı hakimiyetini" (istila) simgelediğini belirtir.

        Şey’in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün "istemek, irade etmek" anlamına geldiğini, "şey"in ise varlığı irade edilen her varlığı kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "şey" kelimesinin olumsuzluk bağlamında (min şey'in) gelerek "en küçük bir zerreyi, en gizli bir düşünceyi" bile istisna etmediğini, mutlak bir kapsayıcılığı nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin varlık hiyerarşisindeki her türlü birimi ilahi ilmin nesnesi kıldığını söyler.

        Fi’l-Ardı (فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, e-r-z kökünün "alçak olan, ayak altına serilen ve üzerinde karar kılınan katı zemin" anlamına geldiğini belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin genel Sami dil ailesindeki kadim kökenlerine ve yaşanılan bölge anlamındaki merkezi yerine dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, arzın burada insanın yaşadığı ve eylemlerini gerçekleştirdiği somut alem olarak zikredildiğini ifade eder.

        fi’s-Semâi (فِي السَّمَاءِ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün "yükseklik, üstünlük ve bir şeyin zirvesi" anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kadim kökenlerine (Aramice şemayya) dikkat çekerek, vahyî metinlerde evrenin yüksek mertebelerini nitelediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, semanın burada arzın zıddı olarak metafizik alemleri veya göklerin derinliklerini temsil ettiğini, Allah’ın ilminin her iki kutbu da (yer ve gök) aynı mükemmellikte kuşattığını belirttiğini söyler.

        Yorum

        İşleniyor...
        X