رَبَّـنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّـنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ibrahim 37, ibrahim suresi 37. ayet, ibrahim suresi, çorak vadi, beytullah, namaz, şükür, rızık, rab, salat, dua, destek, haram
-
Ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, senin kutsal evinin (Kabe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler!
Hz. İbrahim'in Üç Şeyle İmtihanı
Ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Hz. İbrahim'in bu sözü Mekke'ye ilk geldiği sırada söylemiş olması mümkün değildir, çünkü devamında senin kutsal evinin (Kabe) yanında diye ilave etmektedir. Halbuki Mekke'ye ilk geldiğinde orada Kabe yoktu. İşte bu gerçek, onun ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını yerleştirdim ve "Ey Rabb'imiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle" ve benzeri duaları, Kabe'yi yükselttikten sonra yaptığına işaret eder.
Ben zürriyetimden bir kısmını yerleştirdim. Bu ifade, Hz. İbrahim'in bütün neslini değil, ancak çocuklarından bir bölümünü oraya yerleştirdiğine işaret etmektedir, çünkü zürriyetimden bir kısmını demektedir. Cenab-ı Hak Hz. İbrahim'i başka hiçbir peygamberin başına gelmeyen üç şeyle imtihan etmiştir. Birincisi, çocuklarını tanıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirmekle imtihan etmiştir, hatta orada su da yoktu; böyle bir yere çocuklarını bırakmaya insan kalbi dayanmaz. Buna rağmen çocuklarını orada bırakması, onu yüce Allah'ın emriyle yaptığına işaret eder. İkincisi, evladını kurban etmekle imtihan etmiştir, bıçağı evladının boğazına dayadığında Allah ona fidye olarak bir koç göndermişti. Üçüncüsü de onu ateşe atmakla imtihan etmiştir, ateşe atılıp helak olacağı anda Allah Teala kendisine serin ve selamet bir rüzgar göndermişti. Bütün bunlar onun peygamber olduğunun delilleridir. Ayrıca onun iki hicreti vardır. Biri, ailesini yerleştirdiği Mekke'ye, ikincisi de Beytülmakdis'e hicreti. Şu ayette bunu belirtmektedir: "Onu da Lût'u da kurtarıp herkes için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık''.
Ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bu beyan, tariz anlamı taşıyan, açık olmayan bir duadır. Tariz yoluyla dua etmek ve kinaye ile istemek, açık ve sarih olarak istemekten daha beliğ ve daha anlamlıdır, tıpkı Hz. Adem ile Havva'nın duaları gibi: "Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik". Böyle bir ifade, bizi bağışla, bize acı diye dua etmekten daha beliğdir; çünkü öyle bir ifade ile Allah'tan başkasından istenir ve onda, burada bulunan hüsrana uğramak ifadesi olmaz.
Zürriyetimden anlamına gelen "min zürriyetî" (مِنْ ذُرِّيَّتِي) ibaresindeki "min" (مِنْ) harf-i cerinin sıla olması muhtemeldir, yani zürriyetimi yerleştirdim. Kısım bildirmek manasına da gelebilir, yani zürriyetimden bir kısmını yerleştirdim. Bazı tefsirlerde ifade edildiği üzere oraya yerleştirdiği zürriyetinden maksat Hz. İsmail ile Hz. İshak'tır.
Senin kutsal evinin (Kabe) yanında; burada geçen ve kutsal anlamına gelen "muharram" (الْمُحَرَّم) kelimesi iki şekilde açıklanır. Birincisi, orada helal ve iyi olmayan şeyleri yapmayı Allah haram kılmıştır. Her ne kadar öyle şeyleri yapmak başka yerlerde de helal değilse bile, Cenab-ı Hakk'ın o beldeye vermiş olduğu fazilet ve saygınlıktan dolayı Mekke'yi özel olarak belirtmiştir. Tıpkı özel olarak camileri diğer mekanlardan daha faziletli olarak belirttiği gibi. İkincisi, senin kutsal evin mealindeki "beytike'l-muharram" (بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ) cümlesi, yasaklanan evin anlamına gelir. "Harrame" (حَرَّمَ) fiili, engelledi, yasakladı demektir. Nitekim bir ayette şöyle buyurur: "Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik". Bu cümle haramlık manasına gelmez, süt anneler ona haramdır demek değildir, ancak engelleme anlamına gelir; yani onu kendi annesine geri döndürmek için süt anne kabul etmesini engelledik. Buna göre senin kutsal evin mealindeki ifade, Allah için insanların engellendiği ev demektir, o kadar ki firavunlardan ve krallardan hiç kimsenin ona galip gelmeye ve onu kendi yararları için kullanmaya gücü yetmemiştir, aksine onlar engellenmiş ve olduğu gibi kalmıştır. Bunda Allah'ın vahdaniyetinin ve ulûhiyetinin delili vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! Bazı müfessirler şöyle dedi: Burada takdim-tehir söz konusudur, şöyle demektedir: "Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!" ki senin için senin evinde namazı kılsınlar! Ayetin başka bir anlama gelmesi de muhtemeldir, o da şöyle denmesidir: Ben zürriyetimden bir kısmını, tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Yani orada insanları namazdan meşgul edecek bir şey yoktur. Çünkü ziraat ve diğer nimetleri elde etmek için çalışmak, insanı namazdan ve Allah'a ibadetten alıkor. Yani zürriyetimden bir kısmını, insanları namaz kılmaktan meşgul eden ziraat çalışmalarının olmadığı bir vadiye yerleştirdim. Buradaki namaz kelimesiyle bilinen anlamıyla namaz kastedilmiştir. Namaz ile, dua, zikir ve benzeri şeylerin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Namazı kılsınlar mealindeki cümle ile bizatihi namazın kendisi ve diğeri taatler kastedilmiştir. "Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle!" mealindeki ayet de bu anlamdadır.
İnsanların gönüllerini onlara meylettir. Bu beyanda Hz. İbrahim Rabb'inden, insanların gönüllerini oraya meylettirmesini istemesinin iki anlamı vardır. Birincisi, zürriyetini binanın, bitkilerin ve ziraatın olmadığı bir yere yerleştirdiği için böyle bir talepte bulunmuştur. Böyle bir yerde kalmak insanda yalnızlık ve vahşet duygusu uyandırır, Rabb'inden insanların gönüllerini onlara meylettirmesini istedi ki, insanlar oraya gelsin, böylece onların yalnızlığı gitsin ve insanlarla ünsiyet sağlasınlar. Yahut Hz. İbrahim Rabb'inden insanların gönüllerini onlara meylettirmesini istedi ki, onlara getirilen azıklardan ve yiyeceklerden yararlanarak yaşasınlar; çünkü onları ziraatın olmadığı maişet imkanının bulunmadığı bir yere yerleştirmişti. Cenab-ı Hak insanoğlunun bünyesini, yiyecek ve gıda almadan ayakta kalamayacak şekilde yaratmıştır, bundan dolayı Hz. İbrahim Rabb'inden, onlara getirilen şeylerle maişetlerini temin etmelerini istemişti. Müfessirler şöyle dedi: insanların gönüllerini onlara meylettir, yani hac için meylettir. Dediler ki: Eğer o, "min" (مِنْ) harf-i cerini kullanmadan (yani insanlardan bir kısmının gönüllerini demeyip), insanların gönüllerini onlara meylettir deseydi, kâfir ve mümin herkesin Kabe'yi haccetmesi gerekirdi. Ancak bize göre Hz. İbrahim'in herkes için böyle bir istekte bulunması ihtimal dahilinde değildir. Yahut "insanlara hac ibadetini duyur" mealindeki ayette kâfir ve mümin herkesin kastedilmesi ihtimali yoktur. Aksine bu, özel bir kesime yönelik bir çağrıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler! Bu cümle, verdiğin o ürünlere şükretsinler anlamına gelebilir. Onlara getirilen yiyecek ve gıdalarla maişetlerini temin ettikleri için şükretsinler anlamına da gelebilir. Çeşitli ürünlerden onlara rızık ver mealindeki cümlede özel olarak bir ürün kastedilmemiş, ancak gıdalarını ve ayakta kalmalarını sağlayacak olan her nevi ürün kastedilmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Rabbena (رَبَّنَا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan r-b-b harflerinin "bir şeye sahip olmak, onu ıslah etmek, tamamlamak ve başlangıcından sonuna kadar gözeterek geliştirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin aslen terbiye edici (mürebbî) manasına geldiğini, Hz. İbrahim'in bu hitabıyla Allah’ın sadece yaratıcı değil, aynı zamanda mutlak bir hâmî ve yol gösterici oluşuna sığındığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Rab kavramının Kur'an'ın ontolojik yapısında "Efendi-Kul" ilişkisinin sarsılmaz zeminini oluşturduğunu ve burada kulu ile Rabbi arasındaki o derin güven ve muhtaçlık ilişkisini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nidanın insanın kendi acziyetini fark ederek mutlak varlığın korumasına girme talebinin lisan-ı hali olduğunu vurgular.
İnnî (إِنِّي)
Râgıb el-İsfahânî, "inne" edatının bir hükmü pekiştirmek (tekit) ve şüpheyi gidermek için kullanıldığını, buradaki kullanımın Hz. İbrahim'in yaptığı eylemin (neslini vadiye yerleştirmesi) bilinçli ve kesin bir tercih olduğunu vurguladığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın peşinden gelen "ya" zamiriyle birlikte, eylemin bizzat peygamberin kendi sorumluluğunda ve ilahi bir emir doğrultusunda gerçekleştiğini nitelediğini ifade eder.
Eskentu (أَسْكَنْتُ)
İbn Fâris, s-k-n kökünün temel anlamının "hareketin zıddı olan sakinlik, durgunluk ve bir yere yerleşip orada karar kılmak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "iskân" eyleminin bir kimseyi hareket ve göçebelik halinden kurtarıp bir mekâna yerleştirmek olduğunu, ancak bu ayetteki sükûnun sadece fiziksel bir yerleşim değil, ilahi emre itaatle gelen bir kalbi huzur olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Hz. İbrahim'in ailesini emniyetli ancak çetin bir coğrafyaya yerleştirmesini niteleyen "stratejik bir hicret" eylemi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "sükûn" kökünden gelen bu yerleşmenin, müminin dünyevi imkanlardan kopup sadece Allah’a güvenerek karar kıldığı ontolojik bir durak olduğunu savunur.
Min Zurriyyetî (مِن ذُرِّيَّتِي)
İbn Fâris, z-r-r kökünün "saçmak, dağıtmak ve küçük parçalar" anlamına geldiğini, neslin de yeryüzüne dağılan parçalar olması sebebiyle bu adı aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zurriye" kelimesinin Allah'ın insanı yaratıp yeryüzüne yayması manasındaki "zere-e" köküyle de ilişkili olduğunu, burada Hz. İbrahim'in soyunun tevhidi mirasın taşıyıcıları olarak zikredildiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "zera") tohum ve soy anlamındaki kadim köklerine dikkat çeker. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin Hz. İbrahim'in sadece biyolojik evlatlarını değil, onun yolunu takip edecek olan gelecekteki mümin nesilleri de kapsayan bir "iman bağı"nı simgelediğini analiz eder.
bi-Vâdin (بِوَادٍ)
İbn Fâris, v-d-y kökünün "akmak, bir şeyin bir yere yönelmesi ve dağlar arasındaki su yatağı" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vâdi" kelimesinin sel sularının açtığı yol ve düzlük olduğunu, ayette ise bu mekanın fiziksel olarak çoraklığına vurgu yapıldığını söyler. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki coğrafi terim karakterine işaret eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, vâdi kavramının burada medeniyetten uzak, yalın ve sadece Allah’a yönelmenin mümkün olduğu "saf bir mekan"ı temsil ettiğini ifade eder.
Gayri zî-Zer'in (غَيْرِ ذِي زَرْعٍ)
İbn Fâris, z-r-e kökünün "bir şeyi toprağa ekmek, bitirmek ve bir tohumun gelişip büyümesi" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zer" kelimesinin hem ekini hem de o ekini bitiren toprağı nitelediğini, "gayri zî" (olmayan) nitelemesiyle buranın tarıma elverişsiz, kuru ve hayat emarelerinden yoksun bir çöl olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tabirin Hz. İbrahim'in teslimiyetindeki büyüklüğü vurguladığını; rızık imkanlarının sıfır olduğu bir noktada sadece ilahi vaade yaslanmanın nitelemesi olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, bu durumu "yokluktan varlığa geçiş" öncesindeki en dip nokta (kozmik boşluk) olarak analiz eder.
İnde Beytike (عِندَ بَيْتِكَ)
İbn Fâris, b-y-t kökünün "gecelemek, sığınmak ve insanın huzur bulduğu mesken" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "beyt"in burada alelade bir ev değil, Allah’ın yeryüzündeki sembolik evi (Kâbe) olduğunu, Hz. İbrahim'in neslini rızık peşinde değil, "merkez"in (beyt) dibinde konumlandırdığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "beth") kutsal mekan ve sığınak anlamındaki yaygınlığına dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, beyt kavramının insanın ontolojik olarak "vatanına" ve "aslına" dönüşünü simgeleyen kutsal bir merkez olduğunu ifade eder.
el-Muharrem (الْمُحَرَّمِ)
İbn Fâris, h-r-m kökünün "menetmek, dokunulmaz kılmak ve bir şeyin saygınlığını korumak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "muharrem" sıfatının bu mekanın her türlü saldırıdan, haramdan ve saygısızlıktan arındırılmış, ilahi bir koruma kalkanı (harem) altına alınmış olduğunu nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki "herem" (kutsal bölge) kavramıyla ilişkisine değinerek, buranın beşerî tasarruflara kapalı, sadece uluhiyete hasredilmiş bir yer olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, muharrem kavramını Kur'an'ın "kutsal mekan" (sacred space) teorisinin en temel terimi olarak analiz eder.
li-Yukîmû (لِيُقِيمُوا)
İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayağa kalkmak, bir işi tam yapmak ve süreklilik" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikame" eyleminin namazı (salat) sadece bir şekil olarak değil, hayatın direği ve merkezi bir disiplini olarak "dosdoğru ayakta tutmak" olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili müminin hayatını ilahi eksene göre hizalama eylemi olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yerleşmenin (iskân) asıl amacının (illet) bu ibadetin sürekliliğini sağlamak olduğunu vurgular.
es-Salâte (الصَّلَاةَ)
İbn Fâris, s-l-v kökünün "ibadet, dua ve yönelmek" manasına geldiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya Aramaic/Süryanice "slota" kelimesinden geçtiğini ve teknik bir ibadet terimi olarak yerleştiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, namazın kul ile Rabbi arasındaki en yüksek bağlılık ve tazim eylemi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, salat kavramının insan ruhunun ilahi mertebelere dikey bir yükselişi ve varoluşun amacına ulaştığı o büyük buluşma olduğunu savunur.
fe-c’al (فَاجْعَلْ)
İbn Fâris, c-e-l kökünün "bir şeyi yaratmak, bir halden başka bir hale dönüştürmek ve bir nitelik kazandırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu emir kipindeki duanın, kalplerin yönelimini değiştirecek olan ilahi bir müdahale talebi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin toplumsal ve psikolojik bir inşa talebi olduğunu, bir mekanın cazibe merkezi haline getirilmesi manasını taşıdığını söyler.
Ef’ideten (أَفْئِدَةً)
İbn Fâris, f-e-d kökünün "ateşte kızdırmak, yakmak" anlamına geldiğini, kalbe de heyecan ve duygularla dolup "yanması" sebebiyle bu adın verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "füad"ın (tekili) kalbin idrak ve derin duygu boyutunu temsil ettiğini, basit bir duygu değil, yanıp kavrulan bir arzu (şevk) olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin seçilmesinin, insanların o bölgeye olan yönelişlerinin akli bir zorunluluktan ziyade, kalbi bir aşk ve çekimle gerçekleşeceğini nitelediğini savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ef'ide kavramının insanın en derin varoluş merkezini ve ilahi güzelliğe duyulan özlemi simgelediğini söyler.
mine’n-Nâsi (مِنَ النَّاسِ)
İbn Fâris, kelimenin kökeni hakkında hareket etmek anlamındaki n-v-s veya unutmak anlamındaki n-s-y köküne değinir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "üns" (sosyalleşme, alışma) kökünden geldiğini ve insanın medeni yönünü temsil ettiğini belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin ortak Sami dillerindeki topluluk bildiren yapısına dikkat çeker. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "min" (den/dan) edatının, bütün insanların değil, içlerinden kalbi selim olanların o bölgeye yöneleceğini (teb'iz) nitelediğini ifade eder.
Tehvî (تَهْوِي)
İbn Fâris, h-v-y kökünün "yukarıdan aşağıya düşmek, uçmak ve meyletmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hevâ"nın bir şeyi tutkuyla arzulamak olduğunu, "tehvî" fiilinin ise kalplerin o bölgeye adeta uçarcasına, büyük bir sürat ve özlemle akın etmesini nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin sevginin karşı konulamaz gücünü ve çekim etkisini simgeleyen estetik bir terim olduğunu savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin kuşun yuvasına süzülmesi gibi bir "güven ve sığınma" arzusu barındırdığını belirtir.
ve’r-Zukhum (وَارْزُقْهُمْ)
İbn Fâris, r-z-k kökünün "verilen pay, nasip ve sürekli faydalanılan her türlü lütuf" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızkın hem maddi besinleri hem de manevi gıdayı kapsadığını, burada ise çorak bir vadiye yerleşen neslin hayatta kalması için gerekli olan rızık talebini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, rızık kavramının Allah'ın "Rezzak" sıfatının yeryüzündeki sürekli ve aktif tecellisi olarak analiz eder.
mine’s-Semerâti (مِنَ الثَّمَرَاتِ)
İbn Fâris, s-m-r kökünün "bir şeyin sonucu, meyvesi ve fayda veren ürünü" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "semera"nın ağaçların sunduğu rızık olduğunu, ancak Hz. İbrahim'in bu talebinin, imkansızın içinden imkan çıkarmak (çölde meyve) şeklindeki ilahi mucizeyi çağırdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, meyve vurgusunun o beldenin bereketli bir ticaret ve yaşam merkezi haline gelmesini niteleyen ekonomik bir refah duası olduğunu ifade eder.
Yeşkurûn (يَشْكُرُونَ)
İbn Fâris, ş-k-r kökünün "açmak, bir şeyin bollukla dolması ve nimeti vereni anmak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şükür"ün nimeti vereni bilmek ve o nimeti O'nun rızasına uygun kullanmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, şükrü Kur'an'ın etik dünyasında "küfür"ün (nankörlük) tam zıddı olan "varoluşsal bir cevap" olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, şükrün burada bütün maddi-manevi lütufların sonunda kulun ulaşması gereken nihai ahlaki olgunluk mertebesi olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla