وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zulüm, nankörlük, ibrahim suresi 34. ayet, nimet, ibrahim 34, ibrahim suresi, şükür, allah, insan
-
O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim, çok nankördür!
O size istediğiniz her şeyi verdi. Bu cümlenin iki türlü okunuşu ve iki yorumu vardır. Bazıları şöyle dedi: O size istediğiniz her şeyden verdi anlamına gelecek şekilde tenvinli olarak "min küllin" (مِنْ كُلٍّ) diye okunmuştur. Bu kıraat inkâr manasına gelir, yani sizin emrinize verdiğini söylediği nesneleri Allah size istemediğiniz halde verdi, sizin talebiniz ve isteğiniz olmadığı halde onları size lütfetti. İkincisi, O size istediğiniz her şeyi verdi, istemediğinizi de verdi. Allah istememiz gerektiğini bile bilmediğimiz nimetleri bize vermiştir, çünkü belirttiği o şeyleri bizi yaratmadan önce yaratmıştı. Hasan-ı Basri şöyle dedi: O size istediğiniz her şeyi verdi, istemediğinizi de verdi. Bu, az önce bizim de söylediğimiz şeydir.
Şöyle bir soru sorulabilir: Biz, bize verilemeyen nimetleri de Allah'tan istiyoruz, öyleyse ayetin ne anlamı var?
Bu soruya birkaç açıdan cevap verilebilir: Birincisi, Allah, sizin istediğiniz her şeyden buyurarak "teb'îd" (تبعيد) edatını (yani sizin ancak bir kısmını istediğiniz şeylerden) kullanmıştır. İkincisi, Allah istediğiniz şeylerden yararlanma ilmini, onlardan yararlanma ilmini istemeden önce size verdi. Üçüncüsü, istemeyi hak eden ve istemeye layık olan her şeyi size verdi. Ayet işte bu anlamlara gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Bazıları şöyle dedi: Başa çıkamazsınız, yani şükrünü eda edemezsiniz, hatta şükrünü takdir edemezsiniz. Bazıları da şöyle dedi: O nimetleri sayamazsınız. İnsanların en az nimete sahip olanı bile, şayet verilen o nimetleri saymaya; cevherinin ve suretinin güzelliğini, bünyesinin düzgünlüğünü, organlarının sağlıklı ve uyumlu oluşunu ve ayrıca ancak uzun zaman düşündükten sonra hatırlanabilecek olan nimetleri saymaya kalksa, buna gücü yetmez. Bazıları da şöyle söyledi: Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız; yani onların iç yüzünü kavrayamaz, o nimetlerin bütününü ihata edemezsiniz.
Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim, çok nankördür! Bu cümledeki çok zalimdir mealindeki ifade, yaratıldığı ve emrolunduğu cihetin dışına gitmek suretiyle kendine zulmetmiştir, kendini helake atmıştır ve tehlikeye düşürmüştür anlamına gelir. Çok nankördür mealindeki cümle de, Allah'ın nimetlerine nankörlük etmiştir anlamına gelir, çünkü şükrünü, bütün bunları kendisi için yaratandan gayrısına yöneltmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Atakum (وَآتَاكُمْ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan e-t-y harflerinin temel anlamının "gelmek, varmak ve bir şeyi kolaylıkla ulaştırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" eyleminin "itae"den farklı olarak, bir şeyi lütuf ve cömertlik yoluyla, bazen de bir ihtiyaca binaen vermek manasına geldiğini ifade eder. Bu ayetteki "itâ"nın, insanın henüz talep etmediği fıtri ihtiyaçlarını dahi kapsayan bir ilahi bağış olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu fiili Allah ile insan arasındaki "rahmet" (merhamet) ilişkisinin en somut eylemi olarak analiz eder; Allah'ın insana yönelmesi ve ona varoluşsal imkanlar sunmasını nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Allah’ın mülkün gerçek sahibi olarak kullarına sunduğu "avans" niteliğindeki nimetleri ve yaşam desteğini simgelediğini ifade eder.
Min Kulli (مِنْ كُلِّ)
İbn Fâris, k-l-l kökünün temelinde "bir şeyi kuşatmak, çevrelemek ve bütününe şamil olmak" anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küll" edatının burada bir genelleme (istiğrak) bildirdiğini ve insanın yaşamsal sürdürülebilirliği için gerekli olan "her türlü" nimet türünden bir payın ona verildiğini ifade ettiğini söyler. Theodor Nöldeke, kelimenin genel Sami dillerindeki (Aramice "kol") "tamlık ve bütünlük" işlevini Kur'an'ın dil yapısında da koruduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "min" (den/dan) edatıyla birlikte "küll" kelimesinin, insana her türlü nimetin tamamının değil, her nimetten ona yetecek ve fayda sağlayacak bir miktarın tahsis edildiğini (teb'iz) nitelediğini belirtir.
Ma Seeltumuhu (مَا سَأَلْتُمُوهُ)
İbn Fâris, s-e-l kökünün temel anlamının "bir şeyi istemek, sorgulamak ve bir bilgiye veya nesneye talip olmak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sual"in burada iki boyutlu olduğunu belirtir: Birincisi dil ile yapılan sözlü talep (dua), ikincisi ise varlığın doğası gereği (lisan-ı hal) duyulan fıtri ihtiyaç ve kabiliyettir. Ayetin bağlamında, insanın henüz diliyle istemediği halde yaşaması için gerekli olan oksijen, güneş ve su gibi nimetlerin de bu "sual" kapsamına girdiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, sual kavramını insanın acziyetini temsil eden ve Allah’ın "Mucîb" (cevap veren) sıfatını harekete geçiren temel iletişim birimi olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin insanın potansiyel ihtiyaçlarının ilahi irade tarafından önceden bilindiğini ve karşılandığını simgelediğini ifade eder.
ve in Taüddu (وَإِنْ تَعُدُّوا)
İbn Fâris, a-d-d kökünün "saymak, hesaplamak, bir şeyi parça parça belirlemek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ad" fiilinin bir şeyin miktarlarını ve ayrıntılarını teker teker ortaya koymak olduğunu, ayetteki şart yapısının ise insanın bu sayma eylemindeki sınırlılığına işaret ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin insanın matematiksel ve zihni kapasitesinin, ilahi nimetlerin çeşitliliği ve sürekliliği karşısındaki yetersizliğini nitelediğini ifade eder.
Ni’metellahi (نِعْمَتَ اللَّهِ)
İbn Fâris, n-i-m kökünün "yumuşaklık, huzur, ferahlık ve bir şeyin hoşluğu" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nimetin Allah tarafından lütfedilen ve insanın mutluluğuna vesile olan her türlü ihsan olduğunu, burada "Allah" ismine izafetle (tamlamayla) gelmesinin, nimetin kaynağının mutlak uluhiyet olduğunu pekiştirdiğini söyler. Toshihiko Izutsu, nimet kavramını Allah’ın insana olan ontolojik şefkatinin (rahmet) bir nişanesi olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki konfor ve bolluk anlamlarıyla olan kökensel bağına dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, nimetin burada tekil (müfred) kullanılmasının, her bir nimetin kendi içinde sonsuz ayrıntı ve bereket barındırdığını simgelediğini ifade eder.
La Tuhsuha (لَا تُحْصُوهَا)
İbn Fâris, h-s-y kökünün temel anlamının "küçük taşlar" (hasâ) olduğunu, eski Arapların sayım işlemlerini bu taşlarla yapmaları nedeniyle "saymak ve kuşatmak" manasında kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihsa"nın bir şeyi sadece saymak değil, onun bütün adetlerini, sınırlarını ve mahiyetini tam olarak kavramak ve kayıt altına almak olduğunu ifade eder. Ayetteki olumsuzlamanın, nimetlerin hem sayısal hem de niteliksel olarak insanın kuşatıcı bilgisinin (ihata) ötesinde olduğunu nitelediğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin nimetlerin sadece çokluğunu değil, onların iç içe geçmiş faydalarını ve gizli lütuflarını insanın asla tam olarak hesaplayamayacağını simgelediğini belirtir.
İnne (إِنَّ)
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın bir hükmü pekiştirmek (tekit) ve şüpheyi gidermek için kullanıldığını, burada ise insanın fıtri bir gerçeğine dikkat çekmek üzere "tahkik" işlevi gördüğünü belirtir.
el-İnsane (الْإِنْسَانَ)
İbn Fâris, kelimenin kökeni hakkında iki görüşe yer verir: İlki "ünsiyet" (alışkanlık, sosyallik), ikincisi ise "nisyan" (unutmak) köküdür. Râgıb el-İsfahânî, insanın hem başkalarıyla bir arada yaşama (ünsiyet) kabiliyetine sahip olduğunu hem de yaratıcısına verdiği sözü veya gördüğü nimetleri unutmaya (nisyan) meyyal bir doğası olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice kökenlerine ve vahyî metinlerdeki antropolojik derinliğine dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, insanı Kur'an kozmolojisinin merkezinde, sürekli hidayet ile dalalet arasında salınan "bilinçli özne" olarak analiz eder.
le-Zalumun (لَظَلُومٌ)
İbn Fâris, z-l-m kökünün "ışığın yokluğu (karanlık) ve bir şeyi kendisine ait olmayan yere koymak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zalûm" kelimesinin mübalağalı (aşırılık bildiren) bir sıfat olduğunu ve insanın kendi nefsine veya hakikate karşı çokça haksızlık yapma, sınırları aşma potansiyelini nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, zulmü burada nimetin değerini takdir edemeyerek adaletten sapmak ve ilahi nizamdaki yerini bozmak olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin insanın nankörlükteki ısrarını ve kendisine sunulan onca imkana rağmen bencilce tutumlar sergilemesini simgeleyen ahlaki bir yergi olduğunu belirtir.
Keffarun (كَفَّارٌ)
İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının "örtmek, gizlemek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "keffâr" kelimesinin çokça nankörlük eden, nimetlerin üzerini kasten örten ve onları vereni görmezden gelen kişi manasına geldiğini belirtir. Bu sıfatın "zalûm" ile birlikte zikredilmesinin, insanın hem adaletsizlikte (zulüm) hem de nankörlükte (küfür) ileri gidebilen varoluşsal zaafını nitelediğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin teknik bir terim olarak nankörlük anlamındaki gelişimini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, keffâr sıfatının insanın ilahi lütuf karşısındaki o kör edici "reddediş" halini ve gerçeği örtme çabasındaki sürekliliği simgelediğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla