وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ قُلْ تَمَتَّعُوا فَاِنَّ مَص۪يرَكُمْ اِلَى النَّارِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 30. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: menfaat, şirk, ibrahim suresi, ibrahim 30, sapkınlık, ibrahim suresi 30. ayet, dünya, allah
-
Allah'a ortaklar koştular ki halkı O'nun yolundan saptırsınlar. De ki: Biraz daha oyalanın; sonunda döneceğiniz yer ateştir!
Allah'a ortaklar koştular. Müteakıben Cenab-ı Hak, onların toplumlarını neden helake sürüklediklerini açıklamakta, şöyle buyurmaktadır: Allah'a ortaklar koştular, yani Allah'ın benzeri ve dengi olduğunu söylediler. Bunu da halkı O'nun yolundan saptırmak için söylediler. Allah'a ortaklar koştular mealindeki cümleden maksat muhtemelen sözünü ettikleri ortaklara, Allah'a ibadet eder gibi ibadet etmeleridir. Yahut Cenab-ı Hakk'a Allah dedikleri gibi onlara da ilah ismini vermeleridir. Onlar işte bu iki cihetten Allah'a ortaklar koştular. İşitmeyen, görmeyen, fayda veremeyen, verilen faydayı reddedemeyen ve zarar veremeyen o şeyleri Allana ortak kıldıkları için Cenab-ı Hak onlardan akılsız diye bahsetmektedir; çünkü onlar, kendilerini yaratanın, rızık verenin, nimetler ihsan edenin, başlarına gelen her türlü belayı ve sıkıntıyı defedenin Allah olduğunu bilmelerine rağmen yine de o nesneleri Allahın benzeri ve dengi sayıyorlar. Allah'a ortaklar koştular ki halkı O'nun yolundan saptırsınlar mealindeki cümlenin, yukarıda belirtilen ve Allah'ın lütfettiği nimetlere nankörlükle karşılık vermeleri anlamına gelen tefsiri olması da caizdir.
De ki: Biraz daha oyalanın. Yani belirtildiği gibi Allahın lütfettiği nimetlere nankörlükle karşılık vermekle biraz daha oyalanın, sonunda döneceğiniz yer ateştir! Bu ilahi beyan, kâfir olarak ölenler hakkındadır. Yahut dünyada biraz daha oyalanın, veyahut küfürle biraz daha oyalanın; sonunda döneceğiniz yer ateştir! Bu hüküm, Allah'ın, asla iman etmeyeceklerini bildiği bir kavim hakkındadır. Bu ayet aynı zamanda peygamberliği ispat eden delillerdendir.
Ebu Avsece şöyle dedi: Ayetteki "bevâr" (الْبَوَارِ) kelimesi helak olmak ve yok olmak anlamına gelir. Bu kelimenin şu kökten geldiği söylenmiştir: "Bâre, yebûru, bevrân, bâirun" (بَائِرٌ ,بَوْرًا ,يَبُورُ ,بَارَ). Bu kökten gelen "kavmun bûrun" (قَوْمٌ بُورٌ) cümlesi de helak olan kavim manasına gelir. Pazar yerinde alış-veriş ve ticaret durgun olduğunda "bârati's-sûku, bârati's-sil'atü" (بَارَتِ السِّلْعَةُ ,بَارَتِ السُّوقُ) denilir. Kadın ihtiyarlayınca da "bârati'l-mer'etü, tebûru, bevâran, fehiye bâiratün" (فَهِيَ بَائِرَةٌ ,بَوَارًا ,تَبُورُ ,بَارَتِ الْمَرْأَةُ) denilir. Hz. Peygamber (s.a.) de bir hadislerinde şöyle buyurdular: "Kadınların kocasız olarak yaşlanmalarından Allah'a sığınırız". Yani tek başına kalmalarından. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Cealû (وَجَعَلُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan c-e-l harflerinin temel anlamının "bir şeyi yaratmak, yapmak, bir halden başka bir hale dönüştürmek ve bir işe başlamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ce'l" eyleminin burada ontolojik bir yaratmadan ziyade, zihni bir kurgu ve iddia manasına geldiğini; yani insanların Allah’ın yanında başka otoriteler varmış gibi davranarak onlara sahte bir statü yüklediklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an semantiğinde "semantik bir eylem" olarak analiz eder; kişinin kendi tasavvurunda bir varlığa uluhiyet vasfı atfetmesi durumunu nitelediğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada müşriklerin uydurma inançlarını ve ilahi hakikate aykırı olarak kurguladıkları o sahte düzeni simgelediğini vurgular.
Lillâhi (لِلَّهِ)
İbn Fâris, ismin aslı olan e-l-h köküne işaret ederek, temel anlamın "tapınılan, yüceliği karşısında hayrete düşülen ve sığınılan" olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin bu ayette mutlak otoritenin ve tek uluhiyetin merkezi olarak konumlandığını, O'nun karşısına dikilen her türlü sahte eşin (endad) bu mutlaklığa bir saldırı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ismin bütün kemal sıfatlarını barındıran ve mahlukatın yegâne yaratıcısı olan mutlak özne olduğunu ifade eder.
Endâden (أَنْدَادًا)
İbn Fâris, n-d-d kökünün "zıtlık, benzerlik ve bir şeyin dengi/eşiti olmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nidd" kelimesinin sadece bir benzerlik değil, aynı zamanda o benzerlik üzerinden rakip olma ve karşı durma manasını barındırdığını ifade eder. Ayette Allah'a koşulan ortakların (putların veya otoritelerin), Allah’ın mülkünde söz sahibiymiş gibi konumlandırılmasını nitelediğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "nidda" (ayrılmış, kirli) veya Aramice kökenleriyle ilişkisine dair tartışmalar olsa da Arapçadaki "eş ve rakip" anlamının Kur'an'daki kullanımda baskın olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, endad kavramını Allah ile insan arasındaki ilişkiyi bozan, araya giren "rakip tanrılar" veya "sahte değerler" olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin tevhidi parçalayan ve insanın bağlılığını Allah’tan başkasına yönelten ontolojik bir sapmanın adı olduğunu vurgular.
Liyudillû (لِيُضِلُّوا)
İbn Fâris, d-l-l kökünün "yoldan sapmak, kaybolmak ve bir şeyin zayi olması" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "idlal" fiilinin burada hem başkalarını saptırmak hem de kendisinin doğru yoldan çıkmasına sebep olmak manasında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin sahte ilahlar edinmenin doğal ve kaçınılmaz sonucu (akıbet lamı) olduğunu, şirk sisteminin toplumu hakikatten uzaklaştıran bir mekanizmaya dönüştüğünü belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi hidayet yolunun (sebil) tam zıddı olan varoluşsal bir "pusula kaybı" olarak tanımlar.
An (عَنْ)
İbn Fâris, bu edatın "uzaklaşma, ayrılma ve bir şeyin sınırından çıkma" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "an" edatının burada saptırmanın (idlal) yönünü belirlediğini ve kişinin ilahi nizamdan ne denli koptuğunu simgeleyen bir mesafe ifadesi olduğunu söyler.
Sebîlihi (سَبِيلِهِ)
İbn Fâris, s-b-l kökünün "uzayıp giden yol, akış ve kolaylıkla geçilen patika" manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sebil"in burada Allah’a ulaştıran şeriat, akıl ve hakikat yolu olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "şbila" kökeniyle bağ kurarak dini terminolojide "yaşam tarzı ve inanç yolu" anlamında yerleştiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Allah'ın yolu kavramını müminin tüm eylemlerini hizaladığı ana doğrultu olarak analiz eder.
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün "bir şeyi açığa çıkarmak, seslendirmek ve beyan etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "kul" emrinin peygambere verilen bir tebliğ görevi olduğunu ve söylenecek olan sözün ilahi bir ihtar niteliği taşıdığını ifade eder.
Temetteû (تَمَتَّعُوا)
İbn Fâris, m-t-a kökünün "faydalanmak, bir şeyden az bir süre yararlanmak ve geçimini sağlamak" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "metâ"nın kalıcı olmayan, az ve geçici dünyalıklar için kullanıldığını; bu emrin ise bir teşvik değil, bir istihza (alay) ve şiddetli bir tehdit olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi dünya hayatının "meta" (geçicilik) karakteri üzerinden analiz eder; insanın bu kısa süre içindeki aldatıcı hazzını nitelediğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin seçilmesinin sebebinin, kafirlerin sahip olduğu her şeyin sonlu ve değersiz olduğunu onlara hissettirmek olduğunu vurgular.
Fe-inne (فَإِنَّ)
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu yapının bir sebep-sonuç ilişkisi kurduğunu ve "inne" edatıyla birlikte gelecekteki akıbetin (cehennem) şüpheye yer bırakmayacak kadar kesin olduğunu pekiştirdiğini ifade eder.
Masîrakum (مَصِيرَكُمْ)
İbn Fâris, s-y-r kökünün "gitmek, varmak ve bir sürecin sonunda bir noktaya ulaşmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "masîr"in bir halden başka bir hale dönüşün nihai durağı olduğunu; yani dünyadaki nankörlük sürecinin varacağı son mertebeyi nitelediğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın varoluşun "hesap" noktasındaki ontolojik sonucunu ve insanın kaçamayacağı nihai varış yerini temsil ettiğini ifade eder.
İla (إِلَى)
İbn Fâris, bu edatın "gaye, hedef ve sınırın sonu" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ila" edatının burada yolculuğun nerede biteceğini kesin olarak işaret ettiğini ifade eder.
en-Nâri (النَّارِ)
İbn Fâris, n-v-r kökünün "ateş, sıcaklık, ışık ve parıltı" anlamına geldiğini, ancak buradaki bağlamın tamamen yakıcı bir azabı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nar"ın (ateş) burada cehennem azabını niteleyen bir isim olduğunu ve dünyadaki nankörlüğün hararetine karşılık gelen bir ceza mekanı olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, ateş kavramını Kur'an'ın ceza terminolojisinde, ilahi rahmetten mahrumiyetin ve ontolojik yıkımın en şiddetli sembolü olarak analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla