اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 28. Ayet
Daralt
X
-
28. Allah'ın lütfettiği nimete nankörlükle karşılık verip sonunda toplumlarını helake uğrayacakları yere, cehenneme sürükleyenleri görmedin mi?
29. Oraya girecekler; orası ne kötü karargahtır!
Allah'ın lütfettiği nimete nankörlükle karşılık verenleri görmedin mi? Bu ayetin nüzul sebebi hakkında farklı rivayetler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bu surenin tamamı Mekke'de nazil olmuştur, yalnız bu ayet müstesna, bu ayet Medine'de gelmiştir. Bazıları da surenin tamamı Mekke'de gelmiştir, der. Bu ayetin Medine'de geldiğini ileri sürenler şöyle derler: Sonunda onlar toplumlarını helake uğrayacakları yere, cehenneme sürüklüyorlar, mealindeki ayetten maksat Bedir savaşıdır; onlar toplumlarını Bedire sürüklediler ve orada öldürüldüler. Mekke'de Bedir diye bir yer yoktur, o ancak Medine'dedir. Surenin tamamının Mekke'de geldiğini söyleyenler de, helak yeri anlamına gelen "dâru'l-bevâr" (دَارَ الْبَوَارِ) terkibinden maksadın, Kitab'ın zahirini tefsir edenlere göre cehennem olduğunu ifade ederler. Bu, ayetin zahirine daha uygun bir yorumdur. Çünkü Cenab-ı Hak o yerin neresi olduğunu açıklamakta, cehennem olduğunu söylemektedir. Bu ayet, müşriklerin büyükleri ve liderleri hakkında geldiğine işaret eden bilgiler vardır, çünkü Allah, toplumlarını sürüklediler diye buyurmaktadır.
Sonra ayette onların nankörlükle karşılık verdikleri nimetten maksadın ne olduğu konusunda da ihtilaf edilmiş, farklı görüşler ileri sürülmüştür. Birincisi, şanı yüce olan Allah onlara bu dünyada çeşitli nimetler ve bolluk vermişti, fakat onlar bu nimetleri kendilerine haram kıldılar, onların bir kısmını taptıkları putlara tahsis ettiler, onları dokunulamaz saydılar ve onlardan yararlanmadılar; mesela Kur'anda belirttiği bahîre, sâibe, vasîle ve hâmi gibi. Putlara ayırdıkları payları de Cenab-ı Hak şöyle açıklıyor: "Bu ortaklarımıza (putlara) aittir, dediler". İşte nimeti nankörlüğe dönüştürmek budur, onlar Allah'ın kendilerine lütfettiği nimetleri haram kılmışlar ve onları putlara tahsis etmişlerdi. İkincisi, o nimetten maksat Muhammed aleyhisselamdır yahut Kur'an'dır veyahut İslam'dır. Bu onlar için büyük bir nimet idi, fakat onu yalanlamışlar ve inkâr etmişlerdi. Yahut onlar, kendilerine lütfedilen nimetlere karşı yapılması gereken şükrü nankörlüğe dönüştürmüşlerdi, o nimetleri inkâr sebebi saymışlar, kendilerine verilen bu nimetlere şükretmemişlerdi.
Allah'ın lütfettiği nimete nankörlükle karşılık verdiler. Bu beyanın hakikati iki manaya gelir. Birincisi, onlar Allah'ın kendilerine lütfettiği Muhammed aleyhisselamı kendilerinden uzaklaştırmışlardı, sonunda Muhammed aleyhisselam onlardan alındı, oradan başkalarının yanına hicret etmesi emredildi; onlar işte bu nimeti nankörlükle karşılamışlardı. İkincisi, onlar Rab'lerinden bir uyarıcı göndermesini istedikten, eğer onu gönderirse kendisine uyacaklarına dair bütün güçleriyle yemin edip Allah'a söz verdikten sonra gönderilen o nimeti nankörlükle karşılamışlardı; Allah'ın verdiği o nimete şükretmemişler, şükrü nankörlüğe dönüştürmüşlerdi.
Sonunda toplumlarını helake uğrayacakları yere sürüklediler. Yani helake uğrattılar. Bu beyan, ayet-i kerimenin, kâfirlerin liderleri ve önderleri hakkında geldiğine işaret etmektedir; çünkü onların, kavimlerini helake sürükleyeceklerini haber vermektedir. "Ehallû" (أَحَلُّوا) fiili mazi sigasıyla gelmiştir, çünkü onların kendi toplumlarını helake sürükleme cinayeti muhakkaktır. İkinci ayete Cenab-ı Hak cehenneme sürüklüyorlar, oraya girecekler; orası ne kötü karargahtır diye, onların cehenneme gireceklerini belirterek başlamaktadır; çünkü onlar henüz cehenneme girmemişler, daha sonra girecekler, ama mutlaka gireceklerdir. Alimlerimizin bu ayeti başka bir mesele için delil olarak kullanmaları da caizdir. Şöyle ki: Bir köle bir kuyu kazdıktan sonra azat edilince, sonra oraya biri düşecek olsa, kölenin kuyuyu kazdığı sıradaki değerine bakılır. Çünkü kuyuyu kazmak, kazıldığı gün değil, olayın meydana geldiği günde ortaya çıkan bir cinayet sebebidir, zira cinayet henüz gerçekleşmemiş, kazıldığı günün cinayeti daha sonra gerçekleşecektir. Yahut şöyle söylenir: Onların ruhlarını cehenneme (dâru'l-bevâr) sürüklediler, bedenleri o günde (ahirette) oraya girer, henüz bedenleri girmedi, sonra girecektir.
Yorumu Yorumla
-
Elem Tera (أَلَمْ تَرَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan r-e-y harflerinin temel anlamının "gözle görmek" veya "kalp ile idrak etmek, bir şeyi kavramak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ru’yet"in burada sadece fiziksel bir görmeyi değil, muhatabın şahit olduğu veya haber aldığı dehşetli bir durumu akıl ve kalp gözüyle mütalaa etmesi (basiret) manasına geldiğini belirtir. Başındaki soru edatıyla birlikte, muhatabı hayrete düşüren ve bu sapkın durumu onaylattıran (istifham-ı takriri) bir üslup taşıdığını söyler. Toshihiko Izutsu, görme eyleminin vahyî dilde bilginin en kesin formu olarak sunulduğunu ve bu ayette "bir hakikate bütün açıklığıyla şahitlik etmek" manasında kullanıldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitabın muhatabı tarihsel bir sorgulamaya ve küfür ehlinin sergilediği tutarsızlığı ibretle izlemeye davet eden sarsıcı bir başlangıç olduğunu vurgular.
Elleziyne (الَّذِينَ)
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ismi mevsul (bağlaç) olduğunu ve burada nimetin kadrini bilmeyip onu nankörlükle değiştiren belirli bir inkârcı kitleyi işaret ederek onları hükmün odağına yerleştirdiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Kur'an'ın anlatım stratejisinde, nitelikleri az sonra açıklanacak olan grubun tipolojisini belirginleştirmek için bir giriş işlevi gördüğünü belirtir.
Beddelû (بَدَّلُوا)
İbn Fâris, b-d-l kökünün temel anlamının "bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, birinin yerine diğerini koymak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tebdil" eyleminin burada bir şeyin mahiyetini veya fonksiyonunu değiştirmek manasına geldiğini; yani insanların Allah’ın verdiği nimeti (hidayet ve lütfu) asli amacından saptırıp onu küfür vesilesi kılmalarını ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, tebdil kavramını insanın değerler sistemindeki bir yer değiştirme olarak analiz eder; müminin şükürle karşıladığı nimeti, kâfirin nankörlükle (küfür) "başka bir şeye" dönüştürdüğünü belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin insanın fıtratındaki doğruları batılla takas etmesi şeklindeki ontolojik bir sapma olduğunu savunur.
Ni’mete (نِعْمَتَ)
İbn Fâris, n-i-m kökünün "yumuşaklık, huzur, bolluk ve insanın halini güzelleştiren her türlü lütuf" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, nimetin Allah tarafından lütfedilen ve kulun mutluluğuna vesile olan maddi-manevi her türlü ihsan olduğunu, ayette ise özellikle gönderilen peygamber ve vahyî mesajın kastedildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, nimet kavramının Kur'an'da Allah'ın insanla kurduğu merhamet odaklı iletişimin başlangıç noktası olduğunu ve şükrü gerektiren bir varoluşsal lütuf olduğunu analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin genel Sami dillerindeki konfor ve bolluk anlamlarıyla olan kökensel bağına dikkat çeker.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, ismin aslı olan e-l-h köküne işaret ederek, temel anlamın "tapınılan, yüceliği karşısında hayrete düşülen" olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin bu bağlamda, her türlü nimetin gerçek kaynağı ve mutlak otorite olarak konumlandığını, O'nun nimetini inkâr etmenin doğrudan uluhiyetine karşı bir isyan olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ismin bütün kemal sıfatlarını barındıran ve mahlukata karşı sonsuz cömertlik gösteren mutlak özne olduğunu ifade eder.
Küfran (كُفْرًا)
İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki küfrün hem "kufr-ı iman" (inançsızlık) hem de "kufr-ı nimet" (nankörlük) olduğunu, nimeti vereni yok saymak veya nimeti yanlış yerde kullanarak hakikatin üzerini örtmek manasına geldiğini söyler. Toshihiko Izutsu, küfür kavramını şükrün tam karşıtı olarak konumlandırır ve insanın nimete karşı sergilediği o kaba ve nankörce "reddediş" tavrını nitelediğini analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin teknik bir terim olarak Süryanice "kapar" (reddetmek) fiiliyle olan kökensel bağına dikkat çeker.
Ehallû (أَحَلُّوا)
İbn Fâris, h-l-l kökünün "bir düğümü çözmek, bir yere yerleşmek veya bir şeyi helal/mübah kılmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihlal" fiilinin burada "bir topluluğu bir mekana yerleştirmek, onları oraya indirmek" manasında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin zalim liderlerin halklarını peşlerinden sürükleyerek onları kötü bir sona (helaka) bizzat kendi elleriyle sevk etmelerini nitelediğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin "helal kılma" anlamıyla da ilişkili olarak, haram ve batıl olan bir yolu toplum için "meşru ve yaşanılır" gibi gösterme illüzyonunu simgelediğini savunur.
Kavmehum (قَوْمَهُمْ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayağa kalkmak, bir işi üstlenmek ve bir arada duran topluluk" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavm"in bir liderin veya bir davanın etrafında toplanan sosyal kitleyi ifade ettiğini, burada ise saptırılan takipçileri temsil ettiğini söyler. Theodor Nöldeke, kelimenin kadim Sami dillerindeki sosyal ve siyasi topluluk birimi anlamını Kur'an'da da koruduğunu ifade eder.
Dâre (دَارَ)
İbn Fâris, d-v-r kökünün "bir şeyin etrafında dönmek, bir merkezde toplanmak ve karar kılınan yer" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dâr" kelimesinin insanların içinde yaşadığı, karar kıldığı ve sığındığı "yurt/mesken" manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada sadece fiziki bir mekan değil, bir inanç sisteminin veya bir hayat tarzının ulaştığı "nihai varış noktası"nı simgelediğini savunur.
el-Bevâr (الْبَوَارِ)
İbn Fâris, b-v-r kökünün "bir şeyin zayi olması, bozulması, işe yaramaz hale gelmesi ve helak" anlamına geldiğini belirtir. Toprağın verimsizleşip bitki bitirmemesine (bayatlamasına) de bu kökten isim verildiğini ekler. Râgıb el-İsfahânî, "bevâr"ın en şiddetli helak türü olduğunu ve burada "helak yurdu" (cehennem veya dünyevi çöküş) manasında kullanıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice kökenlerindeki "bozulma ve çürüme" anlamlarıyla bağ kurarak, bir toplumun ahlaki ve ontolojik olarak tamamen "yitip gitmesini" nitelediğini söyler. Theodor Nöldeke, kelimenin verimsizlik ve yok oluş arasındaki semantik sürekliliğine dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tabirin nimetin kadrini bilmeyenlerin ulaştığı kaçınılmaz "tarihsel iflas" ve "metafizik yıkım" olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla