Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 25. Ayet

    تُؤْت۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tu/tî ukulehâ kulle hînin bi-iżni rabbihâ(k) veyadribu(A)llâhu-l-emśâle linnâsi le’allehum yeteżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      24. Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti.

      25. O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir.

      26. Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır.


      Görmedin mi? Bu ifadenin, hiçbir şeyin farkında değilken başına gelecek olan şeyden dolayı uyarı ve hayret anlamına geldiğini daha önce söylemiştik. Yahut henüz başına gelmeyen bir şeyden hayret edeceğine dair bir uyarıdır. Ebu Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu, Araplar'ın söze başlarken kullandıkları bir lafızdır, bir adam diğerine şöyle der: Falancanın yaptığını görmedin mi? Bu ifadeyi başka yerlerde kullanmak da mümkündür. Burada "emmâ" (أَمَّا) edatını kullanmak ise doğru değildir.

      Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Buna şöyle mana verilmiştir: Allah misali açıkladı ve ortaya koydu. Güzel sözü, güzel bir ağaca benzetti. Ebu Bekir el-Keysânî dedi ki: Güzel söz ile Kur'an-ı Kerim kastedilmektedir. Kötü söz ile de insanların yazdıkları kitaplar kastedilmektedir. Allah Kur'anı güzel ağaca benzetmektedir, eğer sahihse rivayet edildiğine göre ondan maksat da hurma ağacıdır veya meyve veren her nevi ağaçtır. Cenab-ı Hak, insanların yazdıkları kitapları kötü ağaca benzetmektedir, ondan maksat da meyve vermeyen ağaçtır. Allah Kur'anı güzel ağaca benzetti, çünkü güzel ağaç kıyamete kadar var olacak ve insanlar her şekilde ondan yararlanacaklar, kesip onu sona erdirmeyecekler, o var olmasını sürekli devam ettirecek ve koruyacak. Kur'an da böyledir, insanlar ondan devirler boyu yararlanacaklar.

      Kökü sabit, dalları göktedir. Buradaki kökü sabit anlamına gelen "asluhâ sâbitün" ifadesi, yerde kökleşmiş bir şekilde durmaktadır anlamına gelir. Kur'an da böyledir, o da delilleri ve kanıtlarıyla sabittir. İnsanların yazdıkları kitaplar ise yanlış ve asılsızdır, delili ve kanıtı olmayan iddialarla doludur; tıpkı meyve vermeyen kötü ağaç gibidir, kalıcılığı, kararlı duruşu ve sebatı yoktur. Bazıları şöyle söyledi: Güzel söz, iman ve tevhittir; Allah, imanı meyve veren ve meyvesi gelişip olgunlaşan güzel ağaca benzetti. O, Allah'ın şu cümlede tavsif ettiği gibidir: O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. İman ve tevhit de böyledir; ağacı her zaman ve her vakit sahibine meyvesini vermekle nitelediği gibi, iman ve tevhit de sahibine sürekli meyve vermekte, onun hayırlar ve yararlı işler yapmasını sağlamaktadır. Kökü sabittir, yani iman ve tevhid, delillerle ve kanıtlarla sabittir. Dalları göktedir, yani müminin ameli her an göğe yükselmektedir. Kötü sözden maksat küfürdür, çünkü onun, sahibine hiçbir faydası yoktur. Kötü sözün güzellikle hiç alakası yoktur, ayrıca onun delili ve kanıtı da yoktur. O ancak insanı şehvetle ve arzularla sarsan bir sözdür. Tıpkı meyve vermeyen ve kimseye faydası olmayan kötü ağaç gibidir. O, kıyamete kadar kalıcı da değildir. İşte kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır, benzetmesinde kastedilen budur.

      Bu darb-ı mesel, bundan başka bir manaya örnek gösterilmiş gibidir; burada Cenab-ı Hak, duyu organlarının algıladığı, gözün gördüğü kötü cevherleri ve güzel cevherleri zikretmektedir. Duyu organlarının algıladığı ve gözün gördüğü cevherlerin her birinin güzel ve kötü olması, yaratılanların görmediği ve duyu organlarının algılamadığı şeylerin de güzel ve kötü olduğuna delil ve şahit olduğunu anlatmak içindir. Aynı şekilde Cenab-ı Hak, duyu organlarının algıladığı bu alemi ve alemde açıkça görülen nesneleri, gaib olana ve algılanamayan varlıklara delil ve şahit kılmıştır. Hisle ve gözle algılanan nesnelerden hareketle gaibte vadedilenlere özenilmesi korkulan ve kötü algılanan davranış ve olgulardan gaibte sakınılması için bütün bunlar, insanlara lütfedilen akıl vasıtasıyla idrak edilir. Cenab-ı Hak bu dünyadaki acıların, hastalıkların ve zorlukların benzerini insanların ahirette yaşamamaları için kendilerine bunları gerektirecek fiillerden kaçınsınlar diye onları yaratmıştır. Aynı zamanda dünyadaki nimetleri ve lezzetleri de, kendilerinin ebedi nimetlere ulaşmalarına vesile olsun diye yaratmıştır. Ayetin bu anlama gelmesi muhtemeldir, yoksa Allah güzel ağaç ve kötü ağaç ifadesiyle bizzat ağacın kendisini kastetmiş değildir. Mesele bizim söylediğimiz gibidir. Bunun en doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları şöyle dedi: Allah güzel ağacı, mümine örnek gösterdi; mümin yeryüzünde yaşamakta, fakat onun ameli her gün göklere yükselmektedir, nitekim ağaç da her zaman meyvesini vermektedir, tıpkı müminin gece ve gündüz her saat yaptıklarını Allah için yapması gibi.

      Her zaman. Bazıları bunu her sene diye tefsir etti, çünkü ağaç her sene bir defa meyve verir. Bazıları şöyle dedi: Maksat, ağacın çiçek açmasından olgunlaşmasına kadar geçen altı aylık bir süredir. Bazıları da, her akşam ve sabah kastedilmiştir, dedi. Nitekim Allah şöyle buyurdu: "Akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin". Bazıları da maksat, yaklaşık iki aylık bir zamandır, dedi. Söylediğimiz gibi burada herhangi bir zaman dilimi kastedilmiş değildir, fakat vakitlerin hepsi, her an ve her saat kastedilmiştir.

      Eğer bir mülhit bize şunu söylerse: Allah'ın örnek verdiği güzel ağaçtan maksat bizim sözlerimizdir, dolayısıyla burada kastedilen biziz; Cenab-ı Hakk'ın örnek verdiği kötü ağaçtan maksat da sizin sözlerinizdir, dolayısıyla orada biz değil siz kastediliyorsunuz.

      Onlara şöyle cevap verilir: Bu örnekteki güzel sözden maksadın mükafatı ve uhrevi faydası olan söz olduğuna dair örnekler ve deliller daha önce geçti. Mükafatı ve uhrevi faydası olan her şey haktır. Sizin sözlerinizin ise mükafatı ve uhrevi faydası olmayan şeylerdir. Mükafatı olmayan her şey, hikmet gereği olarak batıldır. Küfrün de hiçbir mükafatı yoktur. İkincisi, iman ve tevhidin delilleri ve kanıtları vardır, küfrün ise ne delili vardır ne de kanıtı! Küfür ancak şeytanın sevdirdiği ve süslediği temenniler ve şehvetlerden ibarettir. Bundan dolayı mesele bizim söylediğimiz gibidir.

      Güzel sözden maksadın, Cenab-ı Hakk'ın peygamberine göndermiş olduğu vahiy olması da mümkündür, kötü söz de şeytanın insanlara telkinde bulunmasından ibarettir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Gerçekten şeytanlar dostlarına telkinde bulunurlar". Allah'ın vahyi, sabit olan, daimi olan, Allah'a iman edenlerin yararlandığı ve mükafatı bulunan sözlerdir. Şeytanın telkini ise batıldır, yok olmaya mahkumdur, mükafatı yoktur ve kimsenin ondan yararlanması da söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kökü yerden sökülmüş. Buradaki "ictüsset" (اجْتُثَّتْ) kelimesi hakkında bazıları, kökünden sökülüp atılmış diye mana verdi, bazıları da çekilip atılmış dedi. Ebu Avsece şöyle dedi: Ağaç kökünden söküldüğünde bu fiil kullanılır.

      İman Artıp Eksilmez

      Ayakta duramıyor. Bunun tefsirini yukarıda yaptık. Bazı müfessirler şöyle dedi: Şirki, kesilip atılan, toprakta kökü kalmayan ve göğe uzanan dalı da bulunmayan Ebu Cehil karpuzuna benzetti, yani onun hiçbir ameli ve sözü Allah'a yükselmez. İmanı da faydası, fazileti, sebatı ve yerde istikrarlı duruşuyla sözü edilen ağaca benzetti. En doğrusunu Allah bilir. Sonra insanlardan bazıları bu örneği iman ile küfrün yaratılmış olduğuna delil gösterdi ve dedi ki: Allah bu örnekle iman ile küfre yaratılmış olan bir şeyi örnek göstermiştir, ki o da ağaçtır. İman da öyledir. Fakat bize göre bu örnekten, iman ile küfrün yaratılmış olduğuna istidlal edilmesi gerekmez, ancak onları yaratan aynıdır; şayet onları yaratan farklı kişiler olsaydı, ne bu ona, ne de o buna örnek gösterilirdi! Bunların örnek gösterilmesi, onların her ikisini yaratanın da aynı kişi olduğuna işaret eder. Bu husus sabit olunca da, bu konunun bizim söylediğimiz gibi olduğunu gösterir. Bazı kişiler bu örnekten imanın azalıp çoğalacağına istidlal ettiler, çünkü Allah ağacı örnek göstermiştir, ağaç ise azalıp çoğalan bir şeydir. Biz deriz ki: Bu ayette onların söylediklerine gösteren bir bilgi yoktur, çünkü ağacın kendisinde bir sınır yoktur, fakat iman sınırı olan şeydir, onun çoğalması ancak süslenmesi ve güzelleştirilmesidir. İmanın bizzat kendisi ziyade kabul etmez; tıpkı yaprakları ve meyvesi ortaya çıktığında süslenen ve güzelleşen ağaç gibi. Ağacın kendisi artmakla nitelenmez, iman da böyledir.

      Allah insanlara böyle misaller getirmektedir. Muhtemelen bu cümlenin anlamı şudur: Allah duyu organlarıyla algılanan, gözle görülen ve zahir olan nesne ve olayları, örtülü bırakılan ve gayba dair olan nesne ve olaylara işaret etmesi için insanlara bu misalleri açıklamaktadır; onlar açık olan ve algılanan nesne ve olaylardan hareketle örtülü ve gizli olan şeyleri akıllarıyla idrak edecekler. Öğüt alsınlar diye, belki öğüt alırlar diye.

      Allah'ın güzel söze nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözden maksat muhtemelen tevhittir; dallarından maksat da Allah korkusu, huşu ve boyun eğiş ile kulluğa özenmek ve itaatsizlikten çekinmektir. Meyvelerinden maksat ise, insanın yaptığı yararlı işler ve hayırlardır. Kötü kelimeden maksat da şirktir; dalları şirkten neşet eden katılık, inat ve direnmedir, meyveleri de şirk halinde iken yapılan işlerdir. Yahut güzel sözden kastedilen imandır, dalları amel edilen hükümlerdir, meyveleri de dünyada ve ahirette devamlı sevap getiren amellerdir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tû’ti (تُؤْتِي)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan e-t-y harflerinin temel anlamının "gelmek, varmak ve bir şeye ulaşmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" eyleminin burada bir şeyi kolaylıkla sunmak, meyve vermek ve ortaya çıkarmak manasına geldiğini ifade eder. Kelimenin kökenindeki "gelme" eyleminin, ağacın meyvesinin olgunlaşarak faydalanacak kişiye "gelmesi" ile olan semantik bağına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu fiili Allah'ın evrene koyduğu dinamik üretim sürecinin ve ilahi cömertliğin bir parçası olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada imanın hayata meyve olarak yansımasını simgeleyen, kesintisiz ve sürekli bir verimlilik halini nitelediğini söyler.

        Ukuleha (أُكُلَهَا)

        İbn Fâris, e-k-l kökünün temel anlamının "bir şeyi tüketmek, yemek ve aşındırmak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ukul" kelimesinin ağacın yenen kısmını, yani meyvesini temsil ettiğini belirtir. Burada meyvenin sadece fiziksel bir besin değil, imanın ve salih amelin sağladığı manevi bir "lezzet", "rızık" ve "huzur" olduğunu ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "okal") ortak kökenlerine ve "gıda, besin" anlamındaki kadim kullanımına işaret eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ukul kavramının insanın varoluşsal açlığını doyuran ve ona hayat veren "hikmet meyveleri" olarak analiz edilmesi gerektiğini savunur.

        Kulle (كُلَّ)

        İbn Fâris, k-l-l kökünün temelinde "bir şeyi kuşatmak, çevrelemek ve bütününe şamil olmak" anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın istisnasız bir genelleme (umumiyet) bildirdiğini ve ayetteki bağlamda iman ağacının verimliliğinin hiçbir kesintiye uğramadan her daim devam ettiğini ifade ettiğini söyler. Theodor Nöldeke, kelimenin genel Sami dillerindeki (Aramice "kol") "tamlık ve bütünlük" işlevini Kur'an'ın dil yapısında da koruduğunu belirtir.

        Hînin (حِينٍ)

        İbn Fâris, h-y-n kökünün "zaman dilimi, bir işin gerçekleştiği vakit ve süre" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hîn" kelimesinin bazen kısa bir anı, bazen de çok uzun bir süreyi kapsayabilen esnek bir zaman dilimi olduğunu, ayette ise iman ağacının "her an" ve "her mevsim" meyve verdiğini vurguladığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki zaman bildiren formlarla olan kökensel bağına değinir. Toshihiko Izutsu, hîn kavramının burada zamanın sürekliliğini ve ilahi rahmetin zamansal kısıtlamalardan uzak oluşunu simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "her mevsim" veya "her zaman" manasında, imanın zamana yenik düşmeyen kalıcı etkisini nitelediğini belirtir.

        bi-İzni (بِإِذْنِ)

        İbn Fâris, e-z-n kökünün "bilmek, duymak ve bir şeyin yapılmasına yol vermek" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, buradaki iznin Allah’ın mutlak iradesi, rızası ve meşieti olduğunu belirtir; ağacın meyve vermesinin ancak ilahi yasalar ve Allah’ın lütfuyla gerçekleşebileceğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, iznin burada varlığın işleyişindeki ilahi onayı ve "sünnetullah"ı temsil ettiğini, hiçbir başarının Allah'ın dilemesi dışında gerçekleşemeyeceğini vurgular.

        Rabbiha (رَبِّهَا)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün "sahip olmak, ıslah etmek, terbiye etmek ve bir şeyi kemale ulaştırmak" anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin burada kullanılmasının, ağacı (ve mümini) terbiye eden, onu besleyip meyve verecek olgunluğa ulaştıran şefkatli otoriteyi vurguladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Rab kavramının mahlukat ile yaratıcı arasındaki ontolojik bağı ve mülkiyet ilişkisini temsil ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ismin iman ağacının gelişimindeki ilahi gözetimi ve tasarrufu nitelediğini ifade eder.

        ve Yadribu (وَيَضْرِبُ)

        İbn Fâris, d-r-b kökünün temel anlamının "bir şeyi bir şeye vurmak ve etkilemek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "darabu’l-mesel" tabirinin, soyut bir hakikati muhatabın zihnine adeta "nakşetmek" ve yerleştirmek manasına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin hakikati somutlaştırarak insanın tasavvur dünyasında kalıcı bir imge oluşturma süreci olduğunu savunur. Toshihiko Izutsu, daraba fiilinin bu bağlamda dilsel bir inşa eylemi olduğunu vurgular.

        Allahu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, ismin aslı olan e-l-h köküne işaret ederek, temel anlamın "kulluk edilen ve yüceliği karşisinda hayrete düşülen" olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin bu ayette, insana hakikati öğretmek için misaller vazeden "yegâne mürebbi" olarak konumlandığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ismin bütün kemal sıfatlarını barındıran ve mahlukatın idrakine uygun sembollerle yol gösteren mutlak özne olduğunu ifade eder.

        el-Emsâle (الْأَمْثَالَ)

        İbn Fâris, m-s-l kökünün "bir şeyi bir şeye benzetmek, bir durumun örneğini ortaya koymak ve eşitlemek" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "emsâl"in soyut hakikatleri muhatabın zihninde canlandırmak için kurulan sembolik anlatımlar olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, mesel kavramının ilahi hakikat ile insan idraki arasında kurulan estetik ve ontolojik bir köprü olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, mesellerin Kur'an'ın eğitim metodolojisinde muhatabı metafizik gerçekliğe taşıyan pedagojik araçlar olduğunu savunur.

        li-en-Nâsi (لِلنَّاسِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni hakkında hareket etmek anlamındaki n-v-s veya unutmak anlamındaki n-s-y köküne değinir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "üns" (sosyalleşme) kökünden geldiğini ve insanın medeni yönünü temsil ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "nas"ın hitaba muhatap olan insan topluluğunun genel ve sosyal yüzünü temsil ettiğini vurgular. Theodor Nöldeke, kelimenin ortak Sami dillerindeki topluluk bildiren yapısına dikkat çeker.

        Leallehüm (لَعَلَّهُمْ)

        Râgıb el-İsfahânî, "lealle" edatının bir beklenti ve umut ifade ettiğini, ancak Allah'a nispet edildiğinde muhatabı bir amaca yönlendirme ve teşvik etme (taci) işlevi gördüğünü belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın insana düşünme ve ibret alma imkanının tanındığını gösteren "rahmet" yüklü bir şart yapısı olduğunu ifade eder.

        Yetezekkerûn (يَتَذَكَّرُونَ)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün "hatırlamak, anmak ve unutmamak için korumak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür"ün insanın fıtratında saklı olan gerçekleri vahyin ışığında yeniden bilince çıkarması ve onlar üzerinde derinlemesine düşünmesi olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, bu fiili insanın hidayet sürecindeki aktif zihni katılımı ve "zikir" fenomeninin bireysel yansıması olarak analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), tezekkürün sadece bir anımsama değil, hayata yön veren sarsıcı bir "farkındalık" eylemi olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X