وَبَرَزُوا لِلّٰهِ جَم۪يعاً فَقَالَ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْـبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ قَالُوا لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَهَدَيْنَاكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَح۪يصٍ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hesap, ibrahim suresi 21. ayet, ibrahim suresi, ibrahim 21, kibir, kıyamet, zayıf, çaresizlik, allah, azap, sabır
-
Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar; zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler ki: Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz? Ötekiler şöyle cevap verecekler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!
Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar. Mukâtil şöyle dedi: Bütün insanlar mezarlarından kalkıp Allah'ın huzuruna giderler. Allah, ayette hepsi anlamına gelen "cemî'an" (جَمِيعًا) kelimesini kullanmaktadır, çünkü diriltilmeyen kimse kalmayacaktır. Ayetin bunun dışında başka anlamlara gelme ihtimali de vardır. Cenab-ı Hak ayet-i kerimede Allah'ın huzuruna çıkacaklar, buyurmaktadır, yani Allah'ın emri için yahut Cenab-ı Hakk'ın onların diriltileceğini vadettiği için Allah'ın huzuruna çıkacaklar. Yahut Allah'ın hükmü için O'nun huzuruna çıkacaklar demektir, onları dirilttiğinde Allah hüküm verecektir. "Berazû" (وَبَرَزُوا) kelimesi de, Allah'ın huzurunda hazır oldular, orada bulundular, yok olup gittikten ve kaybolduktan sonra Allah'ın huzurunda bütünüyle mevcut olarak hazır oldular demektir. Yani onlara göre dünyada kendileri Allah'ı görmüyorlardı ve O'nun huzurunda değildiler, bugün ise yaptıklarından ve hallerinden Allah'a hiçbir şeyin gizli kalmadığını onlar da bilecekler. Bu husus başka ayetlerde de ifade edilmektedir: "Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları ortaya çıkarmak için". "İçinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım". Allah cihat etmeyenleri ve zorluklara göğüs germeyenleri bildiği gibi, cihad edenleri ve zorluklara göğüs gerenleri de bilmektedir. Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "O, gizliyi ve açığı bilendir". İnsanların gizlice yaptıklarını bildiği gibi alenen yaptıklarını da bilmektedir. Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar, yani hepsi Allah'ın huzurunda mevcut olarak hazır duracaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Her ne kadar herkes iki dünyada da Allah'ın huzurunda iseler, dönüşlerinin, varacakları ve gidecekleri yerin O'nun huzuru olsa da, bu ayette Cenab-ı Hakk'ın huzurunda olma gerçeği ahirete nispet edilmektedir; en doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi, bu gerçeği dünyada insanlar tartışmış olsalar da, o gün hiç kimsenin bunu tartışmayacağından dolayıdır. Yahut bunun özellikle o güne nispet edilmesi, insanların yaratılmasındaki asıl maksadın dünya hayatı değil, ahiret hayatı olduğu içindir. Bundan dolayı Allah onu özel olarak o güne tahsis etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar. Yani o gün herkes Allah'a hiçbir şeyin gizli kalmadığını anlayacak, sanki daha önce bunu bilmiyorlarmış gibi ... Zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler ki: Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz? Bazıları şöyle dedi: Yani siz Allah'ın azabını bizden defedebilir misiniz? Çünkü biz size tabi idik, tabi olunan sizdiniz, dolayısıyla bu azabı bizden defedin! Fakat onlar azabı gördükten sonra, kendilerinden onu defetmelerini istemeleri imkansızdır, çünkü şayet onu defetmeye güçleri yetseydi önce kendilerinden defederlerdi. Ancak tıpkı dünyada olduğu gibi orada da onlarda bir şaşkınlık ve körlük söz konusudur. Şaşkınlıktan ne dediklerini bilmiyorlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Bu dünyada kör olan ahirette de kördür". Sanki zayıflar, onlardan azabın bir kısmını kaldırmalarını istemişler, bir kısmına ise tahammül edebileceklerini söylemişler gibidir. Çünkü örfte kabul gören şey, tabi olanların yükünü tabi olunanın taşımasıdır, bu bakımdan onlar bir kısım azabı kaldırmalarını, azabın bir kısmını ise taşımayı istemişlerdi. Bu husus başka bir ayette şöyle ifade edilmektedir: "Şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?". Onlar maruz kaldıkları azabın bir kısmına tahammül etmeyi istiyorlardı.
Ötekiler şöyle cevap verecekler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Bazı alimler şöyle dediler: Gerek tabi olan ve gerek kendisine tabi olunan bütün kâfirler, Allanın doğru yolunu Mutezileden daha iyi bilmektedir; çünkü onlar, Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik diyorlar. Onlar, Cenab-ı Hak eğer doğru yola iletmiş olsaydı doğru yolu bulacaklarını, kendilerini doğru yola iletmenin Allah'ın gücü dahilinde olduğunu biliyorlardı. Mutezile ise şöyle diyor: Allah bütün kâfirlere ve bütün yaratılanlara doğru yolu gösterdi, fakat onlar doğru yola girmediler. Allah şayet bir kimseyi doğru yola sokmak istese, buna gücü yetmez. Kâfirler ise şöyle dediler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Onlar, eğer Allah kendilerini doğru yola iletmiş olsaydı doğru yolu bulacaklarını anlıyor ve biliyorlar. Çünkü Allah onları doğru yola iletmiş olsaydı ve O'nun iletmesiyle doğru yolu bulamamış olsaydılar, kendilerine tabi olan halka biz de sizi doğru yola iletirdik mazeretini ileri sürmezlerdi. Benzeri bir sözü İblis de söylemişti: "Rabbim! Benim sapmama imkan verdiğin için". İblis, sapmayı Allahın verdiği imkana nispet etmektedir. Mutezile ise, Allah kimsenin sapmasına imkan vermez diyor. Bu hususu İblis de Mutezile'den iyi biliyor.
Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı, yani bizi hidayetle rızıklandırmış ve bize onu ikram etmiş olsaydı, biz de sizi iletirdik. Fakat Allah bizi hidayetle rızıklandırmadı ve onu bize ikram etmedi. Ebu Bekir el-Esam şöyle dedi: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik mealindeki ayetin tefsiri şöyledir: Bizim üzerinde bulunduğumuz yol eğer doğru yol olsaydı, sizi de o yola iletirdik. Bu yorum, ayetin zahirini bir delile dayanmadan saptırmaktır. Eğer onun için bu caiz ise, başkası için de delilsiz olarak bütün ayetlerin zahirini saptırmak caiz olur. Halk kesimi, üzerinde bulundukları yolun doğru yol olmadığını biliyorlardı, dolayısıyla bu yorumun anlamı yoktur.
Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok! Müfessirler şöyle dedi: Onlar kendi aralarında konuştular: Gelin biraz sızlanalım, belki Allah bize acır! Bir müddet sızlanırlar, fakat kendilerine merhamet edilmez. Sonra şöyle derler: Gelin sabredelim, belki Allah bize acır! Yine merhamet edilmezler. Bunun üzerine şöyle derler: Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok! Onların imtihandan ve denemeden sonra böyle bir şey demiş olma ihtimali yoktur. Fakat onlar bu sözü sanki şu ilahi kelamı işittikten sonra söylemişlerdi: "Girin oraya! Artık sabretmişsiniz etmemişsiniz, sizin için farketmez. Çünkü sadece yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz". İşte bu sözü işittiklerinde şöyle dediler: Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok! Yani bizim için bir sığınak ve kurtuluş imkanı yok! Bu sözü onların ilk hallerinde ve işin başında söylemiş olma ihtimali yoktur. Fakat müfessirlerin zikrettikleri şeyi onların tamamen ümitlerini kestikleri sırada söylemiş olmaları muhtemeldir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Berezû (وَبَرَزُوا)
İbn Fâris, b-r-z kökünün temel anlamının "bir şeyin ortaya çıkması, gizli kalmayıp aşikâr hale gelmesi ve düzlüğe çıkmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beraz" kelimesinin aslen geniş ve açık arazi manasına geldiğini, birinin örtüsünden veya saklandığı yerden çıkıp görünür olmasının bu kökle ifade edildiğini söyler. Ayetteki kullanımın, kıyamet gününde hiçbir varlığın gizli kalmadan Allah’ın huzuruna çıkışını temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili "ontolojik bir teşhir" olarak analiz eder; insanların dünyadaki maskelerinden sıyrılarak hakikat meydanına çıkışlarını nitelediğini savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "berezû" eyleminin insanın kaçacak hiçbir yer bulamayıp ilahi şahitliğe mutlak bir teslimiyetle arz olunması manasına geldiğini belirtir.
Lillâhi (لِلَّهِ)
İbn Fâris, ismin aslı olan e-l-h köküne işaret ederek "tazim edilen ve uluhiyeti karşısında hayrete düşülen" anlamını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu bağlamda Allah isminin, kıyamet meydanındaki yegâne otorite ve mutlak yargıç olarak konumlandığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ism-i celalin burada huzuruna çıkılan mutlak hakikati ve hesap sorucu gücü temsil ettiğini ifade eder.
Cemîan (جَمِيعًا)
İbn Fâris, c-m-i kökünün "dağınık olan parçaları bir araya getirmek ve bütünü oluşturmak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cemîan" kelimesinin burada hiçbir ferdin istisna edilmediği, tüm zamanların ve tüm sınıfların aynı anda hazır bulunduğu mutlak bir topluluğu ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin mahşerdeki kalabalığın dehşetini ve hiç kimsenin bu büyük buluşmadan kaçamayacağını nitelediğini belirtir.
ed-Duafâu (الضُّعَفَاءُ)
İbn Fâris, d-a-f kökünün "güç ve kuvvetin zıddı, eksiklik ve zayıflık" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "duafâ"nın burada hem fiziksel hem de sosyal ve iradi yönden başkalarına tabi olan, kendi kararlarını veremeyip güç sahiplerinin arkasından giden "tabi kitleleri" temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyal tabakalaşma analizinde bu kelimeyi "müstekbir" (kibirlenenler) karşıtı olarak, iradelerini başkalarına teslim eden edilgen insan tipi olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu zayıflığın sadece maddi değil, aynı zamanda kişiliksizleşme ve hakikati savunacak manevi dirençten yoksun olma hali olduğunu vurgular.
ellezîne-stekberû (الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا)
İbn Fâris, k-b-r kökünün "büyüklük, yaşlılık ve şan" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istikbar"ın kişinin hak etmediği bir büyüklüğü iddia etmesi, kibre kapılarak başkalarını aşağı görmesi ve Allah’ın otoritesini hiçe sayarak kendi hevasını yüceltmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, istikbar kavramını Kur'an'ın etik sistemindeki en büyük "negatif varoluş" biçimi olarak analiz eder; bu kişilerin toplumun yönlendiricisi olan zalim liderler olduklarını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada güç ve iktidar sahibi olup insanları saptıran elit tabakayı nitelediğini vurgular.
Tebean (تَبَعًا)
İbn Fâris, t-b-a kökünün "birinin arkasından gitmek, ona uymak ve onun izini takip etmek" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teba" kelimesinin burada bir kişinin iradesini tamamen bir başkasına bağlayarak onun peşinden sürüklenmesi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin taklitçi bir zihniyeti ve sorumluluktan kaçarak güç sahiplerine sığınanların durumunu nitelediğini söyler.
Muğnûne (مُّغْنُونَ)
İbn Fâris, ğ-n-y kökünün "ihtiyaç duymamak, zenginleşmek ve bir şeyi bir başkasından uzaklaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iğna" fiilinin burada bir zararı defetmek veya birinin ihtiyacını karşılayıp onu azaptan kurtarmak manasında kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin "fayda verme/kurtarma" potansiyelini sorguladığını, dünyadaki sahte otorite iddialarının ahiretteki "mutlak etkisizliğini" temsil ettiğini belirtir.
Azâb (عَذَابِ)
İbn Fâris, e-z-b kökünün "menetmek, engellemek ve tatlılığı gidermek" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, azabın insanın nefsini sarsan her türlü şiddetli ceza olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki azabın ilahi adaletin bir sonucu olarak kaçınılması imkansız olan yıkımı temsil ettiğini ifade eder.
Şey’in (شَيْءٍ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün "istemek" anlamına geldiğini, "şey"in ise var olan veya olması istenen her varlığı kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "şey" kelimesinin olumsuzluk bağlamında gelerek "en küçük bir parça, en ufak bir koruma veya yardım" dahi olmayacağını nitelediğini ifade eder.
Hedânâ (هَدَانَا)
İbn Fâris, h-d-y kökünün "yol göstermek ve rehberlik etmek" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet"in burada kurtuluş yolunu bulmak manasında kullanıldığını, liderlerin bu sözüyle kendilerinin de doğru yolu bulamadıkları için başkalarına rehberlik edemeyeceklerini itiraf ettiklerini söyler. Toshihiko Izutsu, hidayetin burada bir "mazeret" olarak kullanıldığını, zalimlerin kendi suçlarını ilahi takdire yıkma çabasına (fatalizm) işaret ettiğini belirtir.
Sevâun (سَوَاءٌ)
İbn Fâris, s-v-y kökünün "eşitlik, denklik ve bir şeyin ortası" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sevâ" kelimesinin burada iki farklı durumun sonuç bakımından farksız olduğunu ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin çaresizliğin zirvesini temsil ettiğini; tepki vermenin de tepkisiz kalmanın da artık sonucu değiştirmeyeceği o mutlak tıkanma halini nitelediğini belirtir.
e-cezi'nâ (أَجَزِعْنَا)
İbn Fâris, c-z-a kökünün "kesmek" anlamına geldiğini, sabrın kesilmesine (tahammülün bitmesine) bu yüzden ceza dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceza"nın sabrın tam zıddı olduğunu; acı karşısında sızlanmak, feryat etmek ve psikolojik bir dağılma yaşamak manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin azabın şiddeti karşısında insanın gösterdiği varoluşsal panik halini tasvir ettiğini vurgular.
Sabernâ (صَبَرْنَا)
İbn Fâris, s-b-r kökünün "tutmak, hapsetmek ve direnmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sabrın burada azaba karşı metanet göstermek manasında olduğunu ancak ahiretteki bu sabrın bir kurtuluş getirmeyeceğinin vurgulandığını söyler. Toshihiko Izutsu, sabır ve ceza kavramlarının bir arada kullanılmasının, insan iradesinin tüm seçeneklerinin (direniş veya feryat) tükendiğini simgelediğini analiz eder.
Mehîs (مَحِيصٍ)
İbn Fâris, h-y-s kökünün "yoldan sapmak, geri dönmek ve bir yerden kaçmak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mehîs"in kaçılacak yer, sığınak veya kurtuluş yolu olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ayetin sonunda yer alarak, tüm tartışmaların ve savunmaların bittiği noktada, azaptan kurtulmak için hiçbir boşluğun (menfez) kalmadığını bildiren nihai bir hüküm niteliği taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, mehîs kelimesinin insanın dünyadaki kaçış noktalarının ahirette nasıl tamamen kapandığını gösteren ontolojik bir "çıkmaz sokak" tasviri olduğunu savunur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla