Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 14. Ayet

    وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَام۪ي وَخَافَ وَع۪يدِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velenuskinennekumu-l-arda min ba’dihim(c) żâlike limen ḣâfe mekâmî veḣâfe va’îd(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ve onlardan sonra sizi mutlaka o yurda yerleştireceğiz! Bu lütuf, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyan ve tehdidimden çekinenler içindir, diye vahyetti.

      Ve onlardan sonra sizi mutlaka o yurda yerleştireceğiz! Bu ayette Cenab-ı Hak onlara yardım etmeyi, kendilerini muzaffer kılmayı, peygamberlerin taraftarları sayıca az ve bedenen zayıf, düşmanları ise sayıca çok ve bedenen güçlü olmalarına rağmen onların yurduna mutlaka yerleştireceğini vadetmektedir. Bu da, onların bu sözü kendi taraflarından değil, ancak Allah'tan gelen bir vahiy ile söylediklerini anlamaları içindi. En doğrusunu Allah bilir. Sonuç, onların söyledikleri gibi tecelli etti, işte bu da onların peygamberliklerinin alametlerindendi. Onların peygamberlerden ısrarla talep ettikleri mucizeleri ve delilleri istemeye hakları yoktu, çünkü peygamberler onları kendilerine itaate veya kulluğa çağırmıyorlardı, ancak yüce Allah'ın vahdaniyetini ve uluhiyetini kabule, itaati ve kulluğu da taptıkları putlara değil Allah'a yapmaya davet ediyorlardı. Üstelik bu, ince ve küçük olsa da her varlığın hilkatinin, hatta bizzat onların hilkatinin de şahitlik ettiği bir şeydi. Bu itibarla peygamberlerin, onların iddia ettikleri delilleri ve kanıtları getirmeleri gerekmediği gibi, davet ettikleri dine delil getirmelerine de ihtiyaç yoktu. Ancak onlar inatçı ve kibirli bir milletti, bu yüzden peygamberlerin söylediklerini kabul etmiyorlar, inatçılıklarından ve kibirlerinden onları tasdik etmiyorlardı. Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyetini ve uluhiyetini anlamaları için de Allah'ın yarattıklarına bakıp düşünmüyorlardı. Her ne kadar peygamberlerin deliller getirmelerine ihtiyaç yok idiyse de, onların söyleyecekleri sözleri ve mazeretleri kalmasın diye yine de deliller ve mucizeler getirmeye mecbur edildiler. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu lütuf, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar içindir. Ayetteki bu işaret ismi, farklı anlamlara gelebilir; çünkü onun öncesinde üç özellik geçmişti, dolayısıyla onlardan her birine işaret etmiş olması muhtemeldir. Birincisi, peygamberin söylediği şu sözdür: "Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur". İşte bu anlamına gelen "zâlike" işaret isminden maksat, bu ayetteki lütuf ve fazilet olması ihtimal dahilindedir; yani bu lütuf ve fazilet, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir. [İkincisi], daha önce onların "Ne diye biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim ?" dedikleri belirtilmişti; yani bu, ayette geçen ve Cenab-ı Hakk'ın bize nasip ettiği hidayet ve doğru yol, işte bu hidayet ve doğru yol, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir. [Üçüncüsü], bundan önceki ayette "Bunun üzerine Rab'leri onlara vahyetti" denilmekte idi; yani işte bu yardım ve zafer ve onların yurtlarına yerleştirmek, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir.

      Sonra, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir. Bu beyan hakkında bazıları şöyle dedi: Huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar, dünya ve ahirette bu kaygıyı taşıyanlar demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Dünyada ve ahirette benim hükümranlığımdan, intikamımdan ve azabımdan korkanlar içindir; dünyada Allah'ın elçilerini ve nebileri yalanlayanların başlarına gelen felaketlere, ahirette Allah'ın tehdidinden ve azabından korkanlara işaret etmektedir, çünkü yalanlamaları ve kabul etmemeleri yüzünden o azabın başlarına geleceğini Cenab-ı Hak önceden haber vermişti. Bazıları şöyle söyledi: Huzuruma çıkmanın kaygısı mealindeki ifade, ahiret hayatı ile ilgilidir. Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte o gün insanlar alemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar". Bu çıkış onlara korku veriyor. Haber verdiği cehennem azabı da korku vermektedir.

      Sonra ayette benim huzurum (benim makamım) anlamına gelen ifadede Allah makamı kendi zatına nispet etmiştir, bu sözün "Sonra arşa istiva etti", "Rabb'in ve melekler geldi" ve "Onlar, ille de Allah'ın çıkıp gelmesini mi bekliyorlar!" mealindeki ayetlerle ve benzerleriyle en küçük bir benzerliği yoktur. "Makâmî" (مَقَامِي) sözünde hiç benzerlik olmadığı halde Müşebbihe'ye nasıl benzer gelmektedir? İnsanlar onu sormuşlar, bunu sormamışlardı, benzer olmakta bu daha çok değilse de, daha az da değildir. Bu ve benzerlerinde asıl olan şudur: Cenab-ı Hak, "Dönüş yalnız O'nadır" (إِلَيْهِ الْمَصِيرُ), "Dönüp O'nun huzurunda toplanacaksınız" (ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ), "Dönüş de yalnız O'nadır" (إِلَيْهِ الْمَآبُ) ,"Dönüş de yalnız O'nadır" (إِلَيْهِ الْمَرْجِعُ) buyurmaktadır. Bütün yaratılanlar her iki dünyada da beraber oldukları halde Allah onların gidecekleri ve varacakları yerin kendi huzuru olduğunu söylemektedir, çünkü şanı yüce olan Allah onları dünyada ebedi ve sürekli kalmaları için yaratmamış, ancak zeval bulmaları ve yok olmaları için yaratmış, ahireti ise ebedi ve sürekli kalmaları için yaratmıştır. Fakat onları bu dünyada imtihan edilmeleri için yaratmıştır, onlar orada imtihan edilecekler, sonra ebedi kalacakları yurda gidecekler. Onları dünyada yaratmış olmasından amaç dünya değil, ahirettir. Durum böyle olunca, her ne kadar onlar dünyada ve ahirette Allah'ın huzurunda olsalar, göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa Allah'a asla gaib ve gizli olmasalar da, Cenab-ı Hak yine de dönüşü kendi zatına nispet etmektedir, çünkü onları yaratmasındaki maksat budur. Kurtuluş Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Cenab-ı Hak, geçmiş peygamberlerin ve tabilerinin haberleriyle düşmanlarının haberlerini, onların birbirlerine yaptıklarını, gönderdiği elçilere yaptıklarından dolayı düşmanların başına gelen azabı, onların köklerinin kazınmasını ve maruz kaldıkları çeşitli belaları belirtmekte, aynı zamanda peygamberlere, onların tabilerine ve dostlarına, düşmanlarına karşı kendilerine yardım etmek, onları muzaffer kılmak ve yurtlarına yerleştirmek suretiyle ikram etmiş olduğu şeyleri de hatırlatmaktadır. Dostlara ve düşmanlara Allah'ın nasıl muamele ettiğinin bilinmesi, dostların layık görüldükleri ikramlara özenilmesi ve düşmanların yaptıkları şeylerin benzerlerini yapmaktan insanların sakınmaları için, aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ın elçilerine ve dostlarına nasıl davrandığını ve peygamberlerin de Rab'lerine karşı nasıl davrandıklarını bilmeleri için bütün bunları okunan hikmetli bir kitap haline getirmiştir. Peygamberler, nail oldukları bütün hayırları ve ikramları, sanki kendilerinin hiçbir dahli ve müdahaleleri yokmuş gibi hep Allah'a nispet etmişler, şöyle demişler: "Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur". Onlar "Biz de sizin gibi sadece insanız" sözünü, hayrın insan olma cevheriyle meydana gelmediğinin, ancak Allah'ın lütfu ve rahmeti ile olduğunun bilinmesi için söylediler. "Bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim ?" mealindeki ayet ile benzeri ayetler de, onların her şeyi Allah'a nispet ettiklerini, sanki kendilerinin hiçbir dahli olmadığını ifade etmektedir. Cenab-ı Hak, dostlarına ve peygamberlerine ikram etmiş olduğu yardımı, gücü ve onları yurtlarına yerleştirmeyi de belirtmekte, sanki bunları yaptıkları ile hak ettiklerini söylemektedir. İşte ayet-i kerimede geçen bu anlamındaki işaret ismi, Allah'ın yardımına, onları yurtlarına yerleştirmesine ve sözünü ettiğimiz diğer ihtimallere işaret etmektedir; işte bunlar, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir. Cenab-ı Hak, peygamberlerine ve dostlarına muamelesinin, peygamberlerin ve dostların da efendilerine ve mevlalarına karşı davranışlarının nasıl olduğunu insanların bilmeleri için, bunun Allah'tan gelen bir lütuf ve ikram olmadığını, sanki onların davranışlarıyla bunu hak ettiklerini söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lenuskine-nekum (وَلَنُسْكِنَنَّكُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan s-k-n harflerinin temel anlamının "hareketin zıddı olan sakinlik, durgunluk ve bir yere yerleşip orada karar kılmak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "iskân" eyleminin bir kimseyi korku ve hareket halinden kurtarıp huzur içinde bir mekâna yerleştirmek manasına geldiğini, ayetteki tekitli yapının (lam ve şeddeli nun) Allah'ın müminlere vaat ettiği bu yeryüzü mirasının kesinliğini ve sarsılmazlığını pekiştirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin siyasi ve toplumsal bir devrimi, yani zalimlerin iktidarının yıkılıp yerine mazlumların egemenliğinin tesis edilmesini niteleyen tarihsel bir vaat olduğunu savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "sükûn" kökünden gelen bu yerleşmenin sadece coğrafi bir yerleşim değil, aynı zamanda kalbi bir mutmainlik ve varoluşsal bir emniyet hali olduğunu ifade eder.

        el-Arda (الْأَرْضَ)

        İbn Fâris, e-r-z kökünün "alçak olan, ayak altına serilen ve üzerinde hayat sürülen katı zemin" anlamına geldiğini belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin genel Sami dil ailesindeki (İbranice Eretz, Aramice Arta) kadim kökenlerine ve bu dillerdeki "vatan, mülkiyet ve yaşanılan bölge" anlamındaki merkezi yerine dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, arzın burada semanın zıddı olarak değil, üzerinde zulmün sona erip adaletin tesis edileceği somut bir mekan ve egemenlik alanı olarak zikredildiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada zalimlerin elinden alınarak müminlere miras bırakılacak olan "vatan" ve "toprak" manasını taşıdığını belirtir.

        Min ba’dihim (مِنْ بَعْدِهِمْ)

        İbn Fâris, b-a-d kökünün "bir şeyin ardından gelen, sonrasında yer alan ve süreklilik arz eden" anlamlarına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "ba'diyyet" kavramının burada bir zaman sıralamasından ziyade, zalimlerin tarih sahnesinden silinmesinin ardından başlayacak olan yeni bir dönemi ve miras hukukunu temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ifadenin ilahi adaletin bir tecellisi olarak, bir kavmin helakinden sonra diğerinin onun yerine geçirilmesi şeklindeki tarih yasasını (sünnetullah) vurguladığını ifade eder.

        Zalike (ذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin uzak için kullanılan bir işaret ismi (ismi işaret) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zalike"nin burada Allah’ın az önce zikrettiği büyük vaadine ve zafer müjdesine işaret ettiğini, mesafeyi temsil eden bu yapının vaat edilen sonucun yüceliğini ve önemini pekiştirdiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, işaretin burada ilahi hükmün sarsılmazlığını ve gerçekleşecek olanın mutlaklığını zihinlerde sabitlediğini ifade eder.

        Limen (لِمَنْ)

        İbn Fâris, "li" edatının aidiyet ve tahsis, "men" kelimesinin ise genel bir ismi mevsul (kimse) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının Allah’ın vaat ettiği mirasın ve lütfun rastgele değil, belirli ahlaki vasıflara sahip olan kimselere "tahsis edildiğini" gösteren hukuki bir çerçeve çizdiğini ifade eder.

        Hafe (خَافَ)

        İbn Fâris, h-v-f kökünün "korku, bir zararın geleceğinden endişe etmek ve kalbin titremesi" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, havfın insanın gelecekte karşılaşabileceği nahoş bir duruma karşı ruhun duyduğu kaygı olduğunu, ancak bu ayette Allah'ın makamına duyulan saygı ve tazimden kaynaklanan yapıcı bir korkuyu (haşyet) temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, havf kavramını Kur'an'ın ahlaki sisteminde insanın uluhiyet karşısındaki ontolojik acziyetinin farkında olması ve bu farkındalıkla eylemlerine çeki düzen vermesi olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu korkunun insanı köleleştiren dünyevi bir korku değil, aksine onu diğer tüm korkulardan özgürleştiren bir "ilahi huşu" olduğunu vurgular.

        Makamî (مَقَامِي)

        İbn Fâris, k-v-m kökünden gelen bu kelimenin "durulan yer, mertebe, huzur ve şahitlik edilen makam" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "makam"ın burada Allah’ın huzuru, O’nun her şeyi gören ve denetleyen şahitliği veya kıyamet günündeki hesap verme mevkii olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, makam kavramını kulun Allah’ın mutlak gözetimi altında olduğu bilincini diri tutan bir "huzurda olma" durumu olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "makamımdan korkan" ifadesinin, Allah'ın mutlak otoritesinden ve O'nun koyduğu sarsılmaz adalet yasasından çekinenler manasına geldiğini belirtir.

        Veîd (وَعِيدِ)

        İbn Fâris, v-a-d kökünün temel anlamının "bir şeyi söz vermek" olduğunu, ancak hayır için "va'd", şer/ceza için "vaîd" kelimesinin kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "vaîd"in korkutan, tehdit eden ve günahların sonucunda gelecek olan cezayı bildiren ilahi uyarı olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, vaîd kavramını Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) uyarı sisteminin bir parçası olarak analiz eder ve bu kelimenin Allah'ın adaletinin kaçınılmaz bir sonucu olan cezalandırma tehdidini nitelediğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, vaîdin mümini sarsan, onu kötülükten alıkoyan ve Allah’ın "Kahhar" sıfatının bir tezahürü olan uyarıcı hitap olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X