اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَۜۛ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜۛ لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُۜ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ وَقَالُٓوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ وَاِنَّا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَـنَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
Sizden öncekiler, Nuh, Ad ve Semûd kavimleriyle onlardan sonra gelenler hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Onları (tam olarak) ancak Allah bilir. Peygamberleri onlara mucizeler getirdi de ellerini ağızlarına götürüp getirerek, Biz size gönderilene inanmıyoruz, bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz dediler.
Sizden öncekilerden Nuh kavmi hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Bu ayet-i kerime, müminlere ve peygamberlere hitap ediyor gibidir. Cenab-ı Hak onları sabra teşvik etmekte, kâfirlerin yalanlamalarına, eziyetlerine ve alaylarına karşı onları uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır: Sizden öncekiler hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Yani sizden öncekiler hakkındaki bilgiler size mutlaka gelmiştir, o bilgilerde Hz. Peygambere onların yaptığı gibi yapmanıza engel olacak şeyler vardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki onlara tuttukları yoldan vazgeçirecek nice haberler geldi". Yani peygamberleri yalanlamaları ve etbaı ile alay etmeleri sebebiyle onların başlarına neler geldiğine dair haberler size geldi. Maruz kaldıkları şeyler kendilerine daha kolay ve daha hafif gelsin diye Cenab-ı Hak bunları peygamberlere hatırlatmaktadır; çünkü emsallerinin neden dolayı belaya ve sıkıntıya maruz kaldığını bilene bunlar, hususen ona maruz kalandan daha kolay ve daha hafif gelir. Buradaki hitabın kâfirlere yapılmış olması da muhtemeldir; Allah, sizden öncekiler hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? buyurmaktadır, yani insanların peygamberleri yalanlamaları ve etbaı ile alay etmeleri sebebiyle başlarına neler geldiğine dair haberler size geldi, onların başlarına gelen şeyler sizin de başınıza gelebilir. Çünkü onların başına bunu gönderen, halen diridir ve aynı şeyin benzerini göndermeye kadirdir. Bu durumda ayet, geçmişteki insanların yaptıklarından sakınmaları için kâfirleri korkutma, ayıplama, azarlama ve olacak olanı bekleme anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Onları (tam olarak) ancak Allah bilir. Bu ayet, Hz. Adem'e varıncaya kadar soyunu tespite çalışmanın ve onları akılda tutmanın gereksiz bir meşguliyet ve zorlama olduğuna işaret etmektedir. Nitekim bir rivayette Hz. Peygamber'in (s.a.) soyunun Mudar'a kadar tespit edildiği, ondan sonrasına gidilemediği belirtilmektedir. Ebu Bekir el-Esam şöyle dedi: Onları (tam olarak) ancak Allah bilir mealindeki ayet, geçmişlerin soyunu bildiğini söyleyenin iddiasını yalanlamaktadır, çünkü Cenab-ı Hak onları ancak Allah bilir buyurmaktadır. "Onlardan sana hayat hikayelerini anlattıklarımız var" mealindeki ayet de, geçmiştekilerin hepsinin hayat hikayesini anlatmadığına delalet etmektedir. Allah'ın, peygamberine anlatmadığını bilmeye çalışmak ve bunun için zorlanmak daha da anlamsızdır. En doğrusunu Allah bilir.
Beyyinât
Peygamberleri onlara mucizeler getirdi. Denildi ki: Buradaki "beyyinât" (بَيِّنَات) kelimesi, Allah'ın vahdaniyetine ve uluhiyetine dair açıklamalar anlamına gelir. Peygamberlerin risaleti ve nübüvveti ispat etmek için getirdikleri kanıtlar anlamına da gelebilir. Bazıları şöyle dedi: "Beyyinât" (بَيِّنَات), onların sakındıkları ve yaptıkları şeyler, kendilerine helal olan ve haram olan şeyler hakkında açıklama anlamına gelir.
Ellerini ağızlarına götürüp getirdiler. Bu beyanın yalanlamaktan ve kabul etmemekten kinaye ve temsili bir ifade olması muhtemeldir. Çünkü onların ellerini ağızlarına götürmeleri tasdik etmelerine engeldir. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette, daveti kabulden kaçınanlar için "Onlar ancak, ağzına gelsin diye iki avucunu suya doğru açıp yalvaran kimse gibidir" benzetmesini yapmaktadır. Başka bir ayette de, "Sizi gerisin geri döndürürler" buyurmaktadır. Açıklamaya çalıştığımız ayet, sanki gerçek anlamda ellerini ağızlarına götürdükleri anlamını içermektedir. Bu da iki anlama gelir. Birincisi, onlar ellerini peygamberlerin ağızlarına götürerek siz yalan söylüyorsunuz, dediler. İkincisi, ellerinin bizzat kendi ağızlarına götürdüler, böylece peygamberleri susturmaya çalıştılar, onlarla ve onların etbaı ile alay ettiler. Nitekim bir ayette, "Beytullah'ın yanında onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir" buyurmaktadır. Bunun anlamını yerinde açıklamıştık. Buna göre açıklamaya çalıştığımız ayet de bu anlama gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Biz size gönderilene inanmıyoruz, dediler. Size gönderilen ifadesi, tevhit anlamına gelebilir. Çünkü onlar insanları tevhide ve Allah'a kulluğa çağırmak için gönderilmişlerdi. Bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz mealindeki cümle de bu anlamı teyit etmektedir. Peygamberler de onlara, "Allah hakkında bir şüphe mi var?" dediler. Biz size gönderilene inanmıyoruz mealindeki cümle, peygamberliğin ispatına ve bu konuda getirilen delillere inanmıyoruz anlamına gelebilir. Buna göre bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz mealindeki cümle de, risaleti ve nübüvveti tasdik konusunda kuşku içindeyiz anlamına gelir. Bu ilahi kelam, onların putlara tapmak konusunda da kuşku içinde olduklarına işaret eder. Çünkü bu konuda onların şayet bir beyanı, delili ve daveti olsaydı, bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz demezler, kesin bir ifade kullanırlardı. Dolayısıyla bu ayet, onların tapmış oldukları putlara ibadet konusunda ciddi bir şüphe ve kuşku içinde olduklarına işaret etmektedir. Sonra şüphe ve kuşku anlamına gelen "şekk" (شَكّ) ve "rayb" (رَيْب) kelimeleri hakkında bazıları, aynı manaya gelir, dedi. Bazıları da şöyle dedi: "Şekk": bilinen şekliyle şüphe demektir. "Rayb" ise, şüphede son noktayı ifade eder.
Ellerini ağızlarına götürüp getirirler mealindeki cümle hakkında bazı müfessirler şöyle dedi: Davet edildikleri dine kızdıkları için parmaklarını ısırırlar. Bazıları şöyle söyledi: Peygamberlerin sözlerini reddettiler ve onları yalanladılar demektir. Bunu ayetin başında belirtmiştik. Bazıları da şöyle dedi: Peygamberleri ağızlarıyla reddettiler.
Yorumu Yorumla
-
E-lem (أَلَمْ)
İbn Fâris, bu yapının bir soru harfi olan "e" ile geçmiş zamanı olumsuzlayan "lem" edatından oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki soru formunun muhatabın bilgisini ikrar ettirmeye yönelik bir "istifham-ı takriri" olduğunu ve haberin kesinliğini pekiştirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu hitabın muhatabı tarihsel bir sorgulamaya ve ibret almaya davet eden bir üslup özelliği taşıdığını vurgular. Gabriel Said Reynolds, bu tür retorik soruların vahyî metinlerde muhatabın zaten bildiği kabul edilen kıssaları hatırlatmak için kullanılan edebi bir giriş kalıbı olduğunu belirtir.
Ye’tiküm (يَأْتِكُمْ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün temel anlamının "gelmek, ulaşmak ve bir şeye varmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" kelimesinin özellikle önemli bir haberin veya ilahi bir hükmün kişiye ulaşması durumunda kullanıldığını, buradaki kullanımın geçmiş kavimlerin haberlerinin muhataplara ulaştığı gerçeğini nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın haber verme mekanizmasında bilginin pasif bir şekilde değil, etkileyici ve sarsıcı bir tarzda gelmesini simgelediğini söyler.
Nebe’ (نَبَأُ)
İbn Fâris, n-b-e kökünün "önemli ve büyük bir haber, yerinden çıkıp yükselen şey" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, her habere "nebe" denilemeyeceğini, bunun ancak bir fayda sağlayan veya büyük bir önem arz eden haberler için kullanıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin genel Sami dillerindeki (özellikle Akkadca "nabu" ve İbranice "nabi") "seslenmek, bildirmek" anlamlarıyla olan bağına işaret eder. Toshihiko Izutsu, "nebe" kavramının Kur'an'da vahyî ve tarihsel bilginin otoriter bir şekilde sunulmasını temsil ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, nebe kavramının Kur'an'ın haber verme stratejisinde muhatabı uyaran ve geçmişin tecrübesini şimdiye taşıyan işlevsel bir terim olduğunu savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, nebenin rastgele bir malumat değil, insanı sarsan ve bir tutum almaya zorlayan nitelikli bir bilgi olduğunu vurgular.
Nuh (نُوحٍ)
Arthur Jeffery, ismin İbranice "Noah" (dinlenme, huzur) kökeninden geldiğini ve Arapçaya bu yolla intikal ettiğini belirtir. El-Cevâlîkî, ismin Arapçalaşmış (muarreb) yabancı isimlerden olduğunu ifade eder. Theodor Nöldeke, Nuh isminin Mezopotamya geleneğindeki tufan kahramanlarıyla olan dilsel bağlantılarına dikkat çeker. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Kur'an'da Nuh isminin tevhit mücadelesinin ve ilk büyük toplumsal reddedişin sembolü olarak zikredildiğini belirtir.
Ad (عَادٍ)
İbn Fâris, a-v-d kökünün "geri dönmek ve alışkanlık haline getirmek" anlamlarına geldiğini, kavmin isminin bu kökle ilişkili olabileceğini söyler. Arthur Jeffery, "Ad" isminin kadim bir Güney Arabistan kabilesini nitelediğini ve etimolojik olarak "eski, kadim" anlamlarıyla bağ kurulabileceğini belirtir. Theodor Nöldeke, ismin tarihsel bir gerçekliğe dayanan ve Arap yarımadasının kadim halklarını temsil eden bir özel isim olduğunu ifade eder.
Semud (ثَمُودَ)
İbn Fâris, s-m-d kökünün "az bir su" veya "suyun bir yerde toplanması" anlamına geldiğini, kavmin bu adı kurak bir bölgede su biriktirmelerinden dolayı almış olabileceğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Kuzey Arabistan'daki yazıtlar ve antik kaynaklarda geçen tarihsel bir topluluğu ifade ettiğini söyler. El-Cevâlîkî, ismin yabancı menşeli bir özel ad (alem) olduğunu ifade eder.
La Ya’lemuhüm (لَا يَعْلَمُهُمْ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyi diğerinden ayıran işaret ve tam kavrayış" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm"in bir şeyin hakikatini olduğu gibi idrak etmek olduğunu, buradaki olumsuzlamanın insan bilgisinin tarihsel derinlikteki kavimleri tam olarak kuşatamayacağını, gerçek sayıyı ve akıbeti sadece mutlak ilim sahibinin bilebileceğini ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin tarihin bilinmezliğine ve sadece Allah'ın mutlak ilmiyle ihata edilebileceğine dair bir vurgu olduğunu belirtir.
İllallah (إِلَّا اللَّهُ)
İbn Fâris, "illa" edatının istisna bildirdiğini ve kendisinden sonrakini hükmün dışına çıkardığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin bilgi hiyerarşisinde son noktayı koyduğunu ve mutlak bilginin yalnızca Allah'a mahsus olduğunu (kasr) pekiştirdiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ism-i celalin burada her şeyi bilen ve kuşatan tek otorite olarak zikredildiğini vurgular.
Caethüm (جَاءَتْهُمْ)
İbn Fâris, c-y-e kökünün "gelmek ve varmak" olduğunu, ancak "ety" köküne göre daha güçlü bir gelişi temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meci" fiilinin genellikle önemli bir amaç veya bir hükümle gelmek anlamında kullanıldığını, burada peygamberlerin delillerle gelmesinin kesinliğini vurguladığını söyler.
Rusuluhüm (رُسُلُهُم)
İbn Fâris, r-s-l kökünün "birini görevle göndermek" manasına geldiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "rişla" kelimesiyle benzerliğine ve vahyî bir temsilci anlamındaki teknik kullanımına dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, elçilerin beraberinde bir "risalet" (mesaj) taşıdıklarını ve bu ayette peygamberlerin her kavme kendi sorumlulukları dahilinde gönderildiğinin vurgulandığını belirtir.
bi-el-Beyyinati (بِالْبَيِّنَاتِ)
İbn Fâris, b-y-n kökünün "açıklık, ayrılmak ve bir şeyi netleştirmek" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "beyyine"nin gerçeği şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyan kanıt ve mucize olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, beyyinelerin muhatabın inkar etmesi için hiçbir mazeret bırakmayan ilahi "netlik" formları olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, beyyinenin akli ve kalbi iknayı sağlayan ontolojik işaretler olduğunu belirtir.
Feraddu (فَرَدُّوا)
İbn Fâris, r-d-d kökünün "geri çevirmek, reddetmek ve bir şeyi geldiği yöne iade etmek" manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, buradaki reddetme eyleminin, peygamberlerin getirdiği hakikati kabullenmemek ve onu şiddetle geri itmek olduğunu söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin inkarın aktif ve saldırgan bir biçimini nitelediğini belirtir.
Eydiyehüm (أَيْدِيَهُمْ)
İbn Fâris, y-d-y kökünün "el" organı ile güç ve kudret anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elin insanın eylemlerini ve gücünü temsil ettiğini, buradaki "ellerini ağızlarına götürmeleri" ifadesinin ya öfke ya da alay yoluyla hakikati susturma çabası veya bir reddetme jesti olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu tabirin inkarcıların çaresizliğini ve peygamberlere karşı duydukları kin dolu tepkiyi somutlaştıran edebi bir tasvir olduğunu vurgular.
Efvehihim (أَفْوَاهِهِمْ)
İbn Fâris, f-v-h kökünün "ağız ve konuşma mahalli" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fem" kelimesinin çoğulu olan bu kelimenin, inkarcıların sözlü olarak dile getirdikleri inkarı ve peygamberleri susturma girişimlerini simgelediğini ifade eder.
Keferna (كَفَرْنَا)
İbn Fâris, k-f-r kökünün "örtmek ve inkar etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki küfrün bilinçli bir reddediş ve peygamberin getirdiği nuru görmezden gelme iradesi olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, "keferna" beyanının ilahi davete karşı çekilen en net ontolojik rest ve nankörlüğün zirvesi olduğunu analiz eder.
Ursiltüm (أُرْسِلْتُم)
İbn Fâris, r-s-l kökünün "gönderilmek" manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin edilgen yapısının, inkarcıların peygamberleri gönderen asıl makamı hedef aldıklarını ancak bunu peygamberlerin şahsı üzerinden ifade ettiklerini gösterdiğini belirtir.
Şekkin (شَكٍّ)
İbn Fâris, ş-k-k kökünün "yarmak, bir şeyi ikiye bölmek ve kararsızlık" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "şek"in zihnin iki seçenek arasında gidip gelmesi ve birine karar verememesi durumu olduğunu, inkarcıların hakikati bu belirsizlik perdesiyle örttüklerini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki şüphenin bir araştırma süreci değil, inkarı meşrulaştıran bir kalkan olduğunu vurgular.
Ted’unena (تَدْعُونَنَا)
İbn Fâris, d-a-v kökünün "çağırmak, seslenmek ve yöneltmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dua/davet" eyleminin burada peygamberlerin insanları tevhit ve kurtuluş yoluna çağırması manasında kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, davetin Kur'an'daki hidayet sürecinin başlangıç noktası ve tebliğin özü olduğunu söyler.
Murib (مُرِيبٍ)
İbn Fâris, r-y-b kökünün "kuşku, huzursuzluk ve kalbin tatmin olmaması" manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "reyb"in basit bir şüpheden daha derin, insanı huzursuz eden ve töhmet altında bırakan bir kuşku türü olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "murib" sıfatının şüpheyi pekiştirdiğini ve inkarcıların bu durumu bilinçli bir varoluşsal bulanıklık olarak sunduklarını vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla