Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 5. Ayet

    وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad erselnâ mûsâ bi-âyâtinâ en aḣric kavmeke mine-zzulumâti ilâ-nnûri veżekkirhum bi-eyyâmi(A)llâh(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likulli sabbârin şekûr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Mûsâ'yı da, Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve Allah'ın onlara yaşattığı (güzel) günleri hatırlat! diye mucizelerimizle göndermiştik. Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır.

      Mûsâ'yı da mucizelerimizle göndermiştik. Allahın mucizelerinden maksat muhtemelen Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyetine ve uluhiyetine dair gönderdiği deliller ve kanıtlardır. Peygamberliğini ispat etmek için Hz. Mûsâ'ya göndermiş olduğu deliller olması da muhtemeldir. Allahın mucizelerine istersen delilleri diyebilirsin, istersen alametleri de diyebilirsin. Mucizeleri, alametleri ve delilleri aynı anlama gelirler. Dolayısıyla maksat ya Allah'ın vahdaniyetinin ve uhûhiyetinin alametleridir, ya da Hz. Mûsâ'nın peygamberliğinin alametleridir. Bazıları "bi-âyâtinâ" (بِآيَاتِنَا) kelimesine dinimizle anlamını verdi; yani biz Mûsâ'yı, insanları davet etmesi için kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar diye, kendi dinimizle gönderdik. Cenab-ı Hak bütün resulleri ve nebileri bunun için göndermiştir. Bütün peygamberler, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmaları için gönderilmiştir. Bu konuyu daha önce çeşitli yerlerde zikrettik.

      Ve Allah'ın onlara yaşattığı (güzel) günleri hatırlat, diye. Buradaki hatırlat fiili, öğüt vermek anlamına gelir, yani onlara Allah'ın günleriyle öğüt ver! Bazılarına göre Allah'ın günlerinden maksat, nimetleridir. Katade şöyle dedi: Allah Hz. Mûsâ'ya, insanlara vermiş olduğu nimetleri kendilerine hatırlatmasını emretmektedir; Cenab-ı Hak tıpkı bir kavmin yaşadığı mutlu günler gibi size nimetlerle dolu öyle günler vermiştir ki, o günlerde size nice hayırlar lütfeylemiş, nice kötülükleri de sizden uzaklaştırmıştır, nice sıkıntıyı sizden gidermiş, nice üzüntüyü yok edip sizi rahatlatmıştır; Allahım! Ey Rabbimiz, sana hamdolsun! ... Bazıları şöyle dedi: Allah'ın günleri, Allah'ın yarattığı olaylar anlamına gelir, yani onlara geçmiş ümmetler hakkında Allah'ın yarattığı olayları hatırlat! Onlar peygamberleri yalanladıklarında Allah kendilerini nasıl helak etmiş! Şu yorum da ihtimal dahilindedir: Peygamberleri tasdik edenlere Allah'ın nimetlerini hatırlat, peygamberleri tasdik etmeleri sayesinde Allah onları azaptan ve helak olmaktan kurtarmıştı. Aynı şekilde peygamberleri yalanlamaları sebebiyle Allah'ın onların başlarına getirdiği belaları ve onları nasıl helak ettiğini de onlara anlat! Ayetteki Allah'ın günleri ibaresinden maksat bilinen anlamıyla günlerdir. Cenab-ı Hak Hz. Mûsâ'ya o günleri insanlara hatırlatmasını emretmektedir, çünkü günler onlara rızıklarını getirmekte, amellerini ve ömürlerini devam ettirmektedir; iyi ise iyi, kötü ise kötü olacak ve onların ömürlerini ve ecellerini bitirecek. Günlerin onlara rızık getirmesi, Allah'tan kendilerine gelen bir lütuftur, ömürlerini ve ecellerini bitirmesi de Allah'ın hükümranlığının ve kudretinin göstergesidir. İşte Cenab-ı Hak Hz. Mûsâ'ya bunları insanlara hatırlatmasını emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayette, sanki Hz. Mûsâ'ya, İsrailoğullarına Firavun'dan gördükleri çeşitli işkenceleri ve sonra ondan nasıl kurtarıldıklarını hatırlatması emredilmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlara geçmiş günleri ve sonra onu izleyen günleri hatırlat! Bu yorum sanki daha doğru gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır. Sabrın, Allah'a isyandan ve bütün yasaklardan kendini uzak tutmak anlamına geldiğini, şükrün de Allah'a itaat etme arzusu olduğunu daha önce söylemiştik. Cenab-ı Hak, ayetlerde zikrettiği şeylerin peygamberlere dil uzatan, onlara büyüklenen, onların sözlerini kabul etmeyen ve davetlerinden yüz çevirenler için değil, kendini Allah'a isyandan tutan ve O'na itaati arzulayan kimseler için olduğunu haber vermektedir. Çünkü öyleleri ne ibret alırlar ve ne de mucize onlara fayda verir! Bunlar ancak zikrettiğimiz o sabreden ve şükreden kullar içindir. Ayetteki "sabbâr" (صَبَّار) ve "şekûr" (شَكُور) kelimeleri, müminden kinaye gibidir. Çünkü Allah'a ve O'nun birliğine iman eden herkes, O'na isyan etmekten kendini tutmak gerektiğine ve her ne kadar hazan isyan etse bile her türlü itaatin gerekli olduğuna da inanır. Cenab-ı Hak sanki şöyle demektedir: Bunda müminler için ibretler vardır. Nitekim başka ayetlerde bunu söylemektedir: "Onda inananlar için bir ders vardır". "Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için". "Ve takva sahipleri için". En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Erselna (أرسلنا)

        İbn Fâris, kök olarak r-s-l harflerinin bir şeyi serbest bırakmak veya birini görevli olarak bir yöne göndermek manasına geldiğini ifade eder. Kelimenin temelinde "peş peşe gelmek" ve "kesintisiz akış" anlamı da mevcuttur. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "irsal" eyleminin Hz. Musa’ya verilen peygamberlik görevinin başlangıcını ve Allah tarafından belirli bir gaye ile yetkilendirilmesini simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ilahi iradenin beşeriyet üzerindeki yönlendirici gücünü ve bir elçi vasıtasıyla kurulan iletişimi temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, irsal eylemini Allah’ın insanlık tarihine müdahale biçimi olan "risalet" kurumunun dinamik bir parçası olarak analiz eder.

        Musa (موسى)

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmadığını, Mısır dilindeki "ms" (çocuk, oğul) veya İbranice "Moşeh" (sudan çıkarılan) köklerine dayandığını savunur. Jeffery, ismin Kur’an’a girmeden önce Aramice ve Süryanice üzerinden bölge dillerinde yerleşiklik kazandığını belirtir. El-Cevâlîkî, ismin Arapçalaşmış (muarreb) bir kelime olduğunu ve Arapça dil sistemine uyarlandığını ifade eder. Theodor Nöldeke, Musa isminin genel Sami geleneğinde köklü bir geçmişi olduğunu ve bu formun Kur'an'ın dil yapısına uygun şekilde fonetik değişimler geçirdiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ismin peygamber ismi olarak özelleştiğini ve beraberinde getirdiği şeriatla birlikte Kur'an'da en çok zikredilen figür olduğunu vurgular.

        bi-Ayatina (بآياتنا)

        İbn Fâris, e-y-y kökünün "açık işaret, alamet ve nişan" anlamına geldiğini, bir şeyin doğruluğunu kanıtlayan sarsılmaz delilleri ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki ayetlerin hem Hz. Musa'ya verilen somut mucizeler (asâ, yed-i beyzâ gibi) hem de tebliğ ettiği vahyî hakikatler olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, "ayet" kavramını Allah'ın kendi varlığını ve gücünü insana hissettirdiği her türlü ontolojik ve epistemolojik veri olarak analiz eder. Angelika Neuwirth, bu terimin Musa kıssası bağlamında, Firavun’un otoritesine karşı ilahi egemenliğin görsel ve sözlü kanıtları olarak işlev gördüğünü vurgular.

        Ahric (أخرج)

        İbn Fâris, h-r-c kökünün bir şeyin darlığından veya bir mekanın içinden dışarıya doğru hareket etmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu emir formunun sadece fiziksel bir hicreti değil, İsrailoğullarının kölelikten hürriyete, cehaletten marifete geçirilmesi yönündeki manevi ve toplumsal bir dönüşümü de içerdiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ihrac" eyleminin varlığın karanlık dehlizlerden ışığa çıkarılması şeklindeki ontolojik özgürleşme boyutu üzerinde durarak, bunun peygamberliğin asli görevi olduğunu savunur.

        Kavmeke (قومك)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayağa kalkmak, bir işi üstlenmek ve bir topluluğu oluşturmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin Musa'nın hitap ettiği kavmin (İsrailoğulları) sosyal kimliğine ve peygamberin kendi toplumuna karşı olan öncelikli sorumluluğuna işaret ettiğini söyler. Theodor Nöldeke, kelimenin kadim Sami dillerinde bir arada duran ve ortak bir dayanışma gösteren siyasi ve sosyal kitleyi ifade ettiğini belirtir.

        ez-Zulumati (الظلمات)

        İbn Fâris, z-l-m kökünün "karanlık ve ışığın yokluğu" anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, burada çoğul formda gelmesinin, dalaletin ve zulmün (Firavun zulmü, küfür, cehalet, günahlar) çok çeşitli yolları ve türleri olmasından kaynaklandığını, buna karşılık nurun tekil geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramı hakikat nurundan mahrum kalmanın getirdiği varoluşsal kaos ve karanlık bir atmosfer olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, zulumatın İsrailoğulları özelinde Firavun’un baskısı ve kölelik hali olduğunu ifade eder.

        en-Nuri (النور)

        İbn Fâris, n-v-r kökünün aydınlık, ışık ve parıltı demek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nurun tekil gelmesinin hakikatin ve hidayetin tek bir doğru yol (tevhit) olduğunu simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Musa'nın getirdiği nurun hem siyasi bir hürriyet (necat) hem de kalbi bir itminan ve aydınlanma olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, nuru ilahi hidayetin kişi üzerindeki en net tezahürü olarak tanımlar.

        Zekkirhum (ذكرهم)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün "hatırlamak, anmak ve unutmamak için korumak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezkir" (hatırlatma) eyleminin, insanın fıtratında saklı olan ancak dünya meşgalesiyle unuttuğu veya gaflete düştüğü metafizik gerçekleri yeniden bilince çıkarmak olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, vahyedilen metinlerin temel işlevinin "zikir" (hatırlatıcı) olduğunu, peygamberin ise bu hatırlatmayı aktif kılan kişi olduğunu ifade eder.

        bi-Eyyamillah (بأيام الله)

        İbn Fâris, y-v-m kökünün güneşin doğuşu ile batışı arasındaki süre (gün) anlamına geldiğini, ancak mecazen önemli olayların vuku bulduğu vakitleri de kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Allah'ın günleri" ifadesinin, Allah'ın kulları üzerindeki büyük nimetlerini (İsrailoğullarının kurtarılması gibi) veya inatçı kavimlere verdiği ibretlik cezaları içeren büyük tarihsel hadiseler olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Allah’ın zamana ve tarihe doğrudan müdahale ettiği "ilahi zamanlar" anlamına geldiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tabirin tarihsel bir şuur oluşturmaya yönelik olduğunu ve geçmişteki hadiselerin ibret nazarıyla hafızada tutulması gerekliliğini vurguladığını belirtir.

        Ayatin (لآيات)

        İbn Fâris, kök olarak bir şeyin varlığına delalet eden açık nişanlar olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, bu ayetteki kullanımın, Musa'nın kıssasında ve "Allah'ın günleri"nde derin dersler, sırlar ve hakikat kanıtları bulunduğunu ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, ayetlerin sadece gözle görülen şeyler olmadığını, ancak kalbi bir açıklıkla idrak edilebilecek işaretler olduğunu vurgular.

        Sabbar (صبار)

        İbn Fâris, s-b-r kökünün "direnmek, nefsi hapsetmek, metanet ve sükunet" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sabbar" kelimesinin mübalağa sığasında olduğunu ve zorluklar, imtihanlar karşısında aşırı derecede dirençli, sarsılmaz bir kararlılığa sahip olan kişileri nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu vasfın pasif bir bekleyiş değil, ilahi iradeye güvenerek gösterilen aktif bir metanet hali olduğunu vurgular.

        Şekur (شكور)

        İbn Fâris, ş-k-r kökünün "nimetin karşılığını fazlasıyla vermek, onu açığa çıkarmak ve minnettar kalmak" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "şekur" kelimesinin de mübalağa formunda olduğunu ve kendisine ulaşan en küçük nimeti bile büyük bir farkındalıkla takdir eden, şükrü kalbi bir duruş ve ameli bir eylem haline getiren kimseyi ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, sabır ve şükür kavramlarının bir müminin karakterini oluşturan iki ana eksen olduğunu, sabrın zorlukta, şükrün ise nimette dengeyi sağladığını analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X