Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 4. Ayet

    وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪ لِيُبَيِّنَ لَهُمْۜ فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ erselnâ min rasûlin illâ bilisâni kavmihi liyubeyyine lehum(s) feyudillu(A)llâhu men yeşâu veyehdî men yeşâ(u)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.

      İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik. Diğer kitaplar ümmetlerin kendi dillerinin dışında gönderilmiş olsa bile, bu kitabın kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması gerekir. Çünkü bu kitabın bizzat kendisi, onun peygamberliğine delil ve alamet kılınmıştır. İnsanlar, kendi dillerinde olmasına rağmen onun benzerini meydana getirmekten aciz kalmışlardı, bu durum onun Allah tarafından geldiğini anlamaları içindi. Eğer o, peygamber tarafından uydurulmuş olsaydı, insanların da onun benzerini uydurmaları mümkün idi, çünkü aynı dili kullanıyorlardı. Onun benzerini yapmaktan aciz kaldıklarında, artık o kitabın insanlar tarafından uydurulmuş değil Allah tarafından gönderilmiş olduğu anlaşılır. Sonra istisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik cümlesi, farklı şekillerde yorumlanabilir. Bazıları şöyle dedi: Bu durum, insanların dilleri farklılaştıktan sonraki zamanla ilgilidir. O zaman Allah, önceki ümmetlerden farklı dili konuşan sonraki insanlara öncekilerin haberlerini onların diliyle göndermiş, bunu da kendi dillerinde olmayan o haberleri ancak Allah'ın haber vermesi ile bildiklerini anlasınlar diye böyle yapmıştır. [İkincisi], bazıları da şöyle söyledi: Cenab-ı Hak, insanların söyleyecek sözleri olmasın diye her peygamberi kendi kavminin dili ile göndermiştir. Nitekim bir ayette onların şu sözlerini aktarıyor: ''Ayetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi?". Üçüncüsü, onların dillerinde biri peygamber olarak gönderildiğinde, aynı dili konuşmadıkları birine göre onu daha kolay kabul eder ve daha çabuk benimserler. Çünkü her tür ve her cins, kendi cinsinden ve özünden olanı, böyle olmayandan daha kolay benimser. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Şayet peygamberi bir melek yapsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokardık''. Çünkü meleği kendi hüviyetiyle görmek ve ona bakmak, insanın gücü dahilinde değildir. Buna göre her dil sahibi, kendi dilini konuşanı başkasından daha kolay kabul eder ve daha çabuk benimser.

      Onlara açık açık anlatsın diye; bazıları buna şöyle bir anlam verdiler: Onlar için daha açık ve daha anlaşılır olsun diye. Bazıları da, peygamberlerinin sözlerini anlasınlar diye manasını verdi. Onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. Yani sapkınlık yoluna götüren sebebi tercih edeni sapkınlığa, doğru yola götüren sebebi tercih edeni de doğru yola iletir. Bazıları da şöyle dedi: Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir; peygamberleri yalanlayanları sapkınlığa düşürmek, tasdik edenleri de doğru yola iletmek Allahın hükmüdür. Ancak bunların doğrusu ilk zikrettiğimiz yorumdur: Sapkınlık sebebini tercih edeni Allah sapkınlığa düşürür, dilediğini de, yani doğru yola götüren sebebi tercih edeni de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir. Çünkü bütün yaratılanlar O'na muhtaçtırlar, O'nun karşısında zelil ve hakirdirler, güçlü olan da gücünü O'ndan almaktadır. Yahut O, asla mağlup edilemeyen bir gücün sahibidir. Hakimdir, hükmünde ve idaresinde asla hata bulunmayandır. Yahut peygamberleri göndermesinde ve bütün fiillerinde hikmet sahibidir, yaptığında asla hata görülmez, hep isabetlidir, her şeyi ait olduğu yere koyandır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Erselna (أرسلنا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan r-s-l harflerinin temel anlamının "bir şeyi serbest bırakmak, birini bir görevle bir yöne göndermek ve bir şeyin kesintisiz akışı" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "irsal" eyleminin özellikle bir mesajı iletmek üzere seçilen elçiler için kullanıldığını ve buradaki gönderilişin rastgele bir eylem değil, ilahi bir irade ve görevlendirme (risalet) çerçevesinde gerçekleştiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu fiili Allah ile insan arasındaki dikey iletişimin (vahiy) kurumsallaşmış hali olarak analiz eder ve gönderilenin sadece bir kişi değil, beraberinde taşıdığı mesaj olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, inzal gibi irsalin de metafizik alemin verilerini fizik alemine aktaran bir köprü kurma eylemi olduğunu ifade eder.

        Resul (رسول)

        İbn Fâris, kelimenin "kendisine verilen haberi veya görevi yerine getirmek üzere gönderilen kişi" manasına geldiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının teknik bir terim olarak oturmasında Süryanicedeki "rişla" veya Habeşçedeki benzeri formların etkili olabileceğini, bu dillerde de "elçi" anlamının merkezi bir yer tuttuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "resul"ün sadece mesaj taşıyan değil, aynı zamanda o mesajın uygulanmasında örnek teşkil eden bir otoriteyi temsil ettiğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an bağlamında beşerî bir kimlik ile ilahi vazifenin birleştiği özel bir makamı ifade ettiğini belirtir.

        Lisan (بلسان)

        İbn Fâris, l-s-n kökünün "uzun ve sivri bir şey, tatma ve konuşma organı" anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "lisan"ın hem fiziksel dil organını hem de o organ vasıtasıyla ortaya çıkan "lisanu'l-kavm" (bir topluluğun dili, lehçesi) kavramını kapsadığını belirtir. Arthur Jeffery, bu kelimenin ortak Sami kökenlerine (İbranice "laşon", Aramice "lişana") dikkat çekerek, dini metinlerde vahyî mesajın aktarıldığı aracı temsil ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "lisan" vurgusunun sadece dilsel bir benzerlik değil, o toplumun zihin yapısına, kültürüne ve idrak biçimine uygunluk anlamına geldiğini ifade eder.

        Kavmih(i) (قومه)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün "bir işi üstlenmek için ayağa kalkmak, bir yerde ikamet etmek ve bir topluluğu yönetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin aslen bir arada duran ve ortak bir işi (kıyam) gerçekleştiren insan topluluğu olduğunu, ancak ayetteki kullanımın bir peygamberin gönderildiği ilk muhatap kitleyi ve onların sosyal dokusunu temsil ettiğini söyler. Theodor Nöldeke, kelimenin politik ve sosyal bir birimi ifade eden kadim Sami kökenli bir topluluk ismi olduğunu belirtir.

        Liyubeyyine (ليبين)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün temelinde "ayrılmak ve açıkça ortaya çıkmak" anlamının yattığını, bir şeyin sınırlarının netleşmesiyle o şeyin anlaşıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "tebyin" fiilinin kapalılığı gidermek ve gerçeği muhatabın anlayacağı seviyede aşikâr kılmak manasına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin vahyin temel işlevi olan "hak ile batılı birbirinden ayırma ve hidayet yolunu gösterme" amacını nitelediğini savunur. Toshihiko Izutsu, tebyin eyleminin vahyî dilin en önemli fonksiyonu olduğunu, belirsizliğin ortadan kaldırılmasını hedeflediğini vurgular.

        Feyudillu (فيضل)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün "bir şeyin kaybolması, yolun yitirilmesi ve zihin karışıklığı" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "idlal" (saptırma) eyleminin Allah’a nispet edilmesinin, kişinin kendi iradesiyle seçtiği sapıklığı Allah’ın bir yasası olarak (sünnetullah) tescil etmesi ve o yolda onu serbest bırakması anlamında olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "dalalet" bağlamında, hidayet imkanlarını kasten kapatanların ulaştığı nihai sonucu simgelediğini belirtir.

        Allah (الله)

        İbn Fâris, bu ismin kökenindeki e-l-h harflerinin "kulluk edilen ve sığınılan" anlamını taşıdığını ifade eder. Bu ayetteki bağlamda, her türlü hidayet ve dalaletin nihai karar mercii olan, otoritesini peygamberlerin lisanıyla bildiren mutlak varlığı temsil eder. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin bu ayette hidayet ve dalalet fiillerinin öznesi olarak, insanın iradesiyle ilahi takdir arasındaki ince dengeyi kuran en yüce güç olarak konumlandığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ismin bütün kemal sıfatları kendinde toplayan, hem rahmetin hem de adaletin kaynağı olan tek otoriteyi simgelediğini vurgular.

        Yeşau (يشاء)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün "bir şeyi kastetmek, bir şeye vücut vermek ve istemek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet"in (dileme) sadece bir arzu değil, hikmet ve kudretle birlikte işleyen bir karar verme süreci olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "dileme" eyleminin, Allah'ın evrene koyduğu ahlaki ve ontolojik yasalar çerçevesinde işlediğini, rastgele bir keyfilik değil, liyakat ve tercihlere dayalı bir ilahi onay olduğunu savunur.

        Yehdi (يهdi)

        İbn Fâris, h-d-y kökünün "yol göstermek, bir şeyin önüne geçip rehberlik etmek" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet"in bir lütuf olarak doğruya yöneltmek olduğunu ve bu ayette peygamberin tebyini (açıklaması) sonrası kalbin bu gerçeğe açılması sürecini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, hidayeti karanlıktan nura geçişin aktif yolu olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hidayetin insanın fıtratındaki doğruları vahyin ışığında yeniden keşfetmesi süreci olduğunu vurgular.

        el-Aziz (العزيز)

        İbn Fâris, a-z-z kökünün "mağlup edilemeyen güç, şeref ve nadirlik" anlamlarını içerdiğini belirtir. Bu ayetteki bağlamda, dilediğini hidayete erdirme veya saptırma gücüne sahip olan, kimsenin O'nun hükmünü sorgulayamayacağı mutlak galibi ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Allah’ın "Aziz" oluşunun, her türlü iradenin üzerinde olan sarsılmaz otoritesini pekiştirdiğini söyler.

        el-Hakim (الحكيم)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün "fesadı ve haksızlığı önlemek için bir şeye engel olmak, bir şeyi sağlamlaştırmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hakim"in her şeyi olması gerektiği yere koyan, her eylemi bir amaca ve hikmete dayalı olan varlık olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ismin hidayet ve dalaletle ilgili önceki eylemleri dengelediğini; Allah’ın kimin hidayeti kimin dalaleti hak ettiğine dair kararının mutlak bir hikmete ve adalete dayandığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hikmetin, ilahi iradenin her türlü keyfilikten uzak olduğunun garantisi olduğunu savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X