Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 3. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne yestehibbûne-lhayâte-ddunyâ ‘alâ-l-âḣirati veyesuddûne ‘an sebîli(A)llâhi veyebġûnehâ ‘ivecâ(en)(c) ulâ-ike fî dalâlin ba’îd(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar, dünya hayatını ahirete tercih eden, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir; işte onlar derin bir sapkınlık içindedirler.

      Onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler. Önceki ayette hakkında "veyl" kelimesini kullandığı o kişilerin kim olduğunu Allah bu ayette nitelemektedir: Onlar, dünya hayatını ahirete tercih edenlerdir. Evet, onlar dünya hayatını ahiret hayatına tercih eden ve onu seçenlerdir. Yani onlar dünya hayatıyla yetindiler ve onunla mutlu ve huzurlu oldular. Nitekim Allah da şöyle buyurmaktadır: "Onlar dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu oldular". Dünya için dünya hayatını seçtiler, fakat ahiret için bir şey seçmediler. Halbuki dünya, sadece dünya için yaratılmamıştır, o ancak ahiret için yaratılmıştır. Kim onu, ahirete giden yol için değil de dünya hayatı için seçerse, sapıklığa düşmüş ve haktan sapmış olur. Onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler; onlar dünya hayatını ahirete öyle tercih ederler ki, sonunda ahireti terkeder, ondan vazgeçer ve onu tamamen unuturlar. Ancak müslümanlar da hazan dünya hayatını ahirete tercih ederler, fakat söylediğimiz gibi müslümanlar onu ahiret için severler, onlar ise dünya için severler.

      Allah yolundan alıkoyarlar. Buradaki alıkoyma iki ihtimali akla getirir. Birincisi, onlar bizzat kendileri yüz çevirdiler, demektir. İkincisi, onlar, her girenin kurtulacağı Allah'ın yolundan insanları alıkoydular. Ancak bu fiilin hangi anlama geldiği mastarından anlaşılır: Fiilin kökü "sadde, yesuddü, sadden" ve "sudûden" (صُدُودًا ,صَدًّا ,يَصُدُّ ,صَدَّ) şeklindedir. "Sadden" (صَدًّا) mastarı, başkasını alıkoymak anlamına, "sudûden" (صُدُودًا) mastarı da yüz çevirmek manasına gelir. Onu eğri göstermek isterler; yani onu ayıplı ve kusurlu gösterirler. Bu cümle, ayet-i kerimenin onların liderleri, insanları Allah'ın yolundan alıkoyan ve Allah'ın dininde ayıp ve kusur arayan önderleri hakkında geldiğine işaret eder. Ancak onlar bunu yapmaya asla imkan bulamadılar.

      Dalâlet Kelimesinin Anlamı

      İşte onlar derin bir sapkınlık içindedirler. Burada sapkınlık anlamına gelen "dalâl" (ضَلَال) kelimesi, helak manasına gelebilir, yani onlar asla kurtuluş imkanı olmayan bir helake uğradılar. Şaşırmak, kaybolmak anlamına da gelebilir; yani onlar şaşırdılar ve yollarını kaybettiler, asla doğru yolu bulamayacaklar. "Dalâl" kelimesi, batıl olmak ve boşluğa düşmek manasına da gelebilir, yani onlar derin bir boşluğa düştüler, asla doğruyu bulamayacaklar. Ayet-i kerime, ebediyen doğru yola gelmeyeceklerini Allah'ın bildiği ve kendilerine sapkınlık mührü vurulan bir kavim hakkındadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yestehibbune (يستحبون)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan h-b-b harflerinin asıl anlamının "bir şeyin üzerinde sabit kalmak, bir şeyi sevmek ve ona yapışmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istihbab" kavramının bir şeyi diğerine tercih etmek ve onu daha sevimli bulmak manasına geldiğini, buradaki bağlamın dünya hayatını ahirete bilinçli bir şekilde üstün tutmak ve ona gönüllüce yönelmek olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, sevginin (hubb) iradi bir seçimle birleştiğinde insanın değerler hiyerarşisini belirleyen temel bir motivasyon haline geldiğini ve bu ayetteki "istihbab" fiilinin, yanlış bir varoluşsal tercihin semantik yansıması olduğunu vurgular.

        el-Hayat (الحياة)

        İbn Fâris, h-y-y kökünün "ölümün zıddı olan canlılık, büyüme ve güç" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, hayatı hayvani (duyusal) ve insani (akli/ruhi) olarak iki mertebede ele alır; bu ayetteki kullanımın, insanın sadece geçici ve duyusal hazlarına odaklandığı alt düzey bir yaşam biçimini nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın vahyî terminolojide sadece biyolojik bir süreci değil, insanın iradesini hangi gayeye kanalize ettiğini gösteren ontolojik bir duruşu temsil ettiğini ifade eder.

        ed-Dünya (الدنيا)

        İbn Fâris, d-n-v kökünün "yakınlık ve alçaklık" anlamına geldiğini, dünya hayatının da insana en yakın olan ve ahirete nispeten daha aşağıda bulunan mertebe olması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya Aramice veya Süryanice "dunya" (maddi alem) formundan geçmiş olabileceğini, ancak Arapça dil yapısına tam uyum sağlayarak özgün bir teknik terime dönüştüğünü ileri sürer. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya kavramını daima ahiret ile bir gerilim ve karşıtlık içinde kullanarak ona "geçicilik" ve "noksanlık" anlamı yüklediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dünyayı "en yakın ve en süfli hayat" olarak tanımlayarak, insanın hırsla sarıldığı maddi gerçekliği temsil ettiğini ifade eder.

        el-Ahira (الآخرة)

        İbn Fâris, e-h-r kökünün "bir şeyin sonu, geride kalan kısmı ve geciktirilen" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "dünya" kavramının zıddı olarak kullanıldığını ve insanın ölümden sonraki nihai durağını, asıl varış yerini ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ahiretin sadece zamansal bir son değil, dünya hayatındaki eylemlerin ontolojik sonucuna ulaştığı ve hakikatin perdesiz göründüğü mutlak mertebe olduğunu vurgular.

        Yesuddune (يصدون)

        İbn Fâris, s-d-d kökünün "engellemek, geri çevirmek ve bir şeyi set çekerek durdurmak" anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin hem insanın kendi nefsini haktan alıkoymasını hem de başkalarının hakka ulaşmasına mani olmasını kapsadığını, çift yönlü bir engelleme faaliyetini içerdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki eylemin bilinçli bir reddedişi ve ilahi daveti sabote etmeye yönelik sistemli bir çabayı temsil ettiğini vurgular.

        Sebil (سبيل)

        İbn Fâris, s-b-l kökünün "uzayıp giden şey, akış ve kolaylıkla geçilen yol" anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramicedeki "şbila" (patika, yol) kelimesiyle etimolojik akrabalığına dikkat çeker ve dini metinlerde "doğru yol" manasında teknik bir terim olarak yerleştiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sebil"in hem hayır hem de şer yolları için kullanılabildiğini ancak "sebilullah" tamlamasıyla artık sadece Allah'a ulaştıran şeriat, akıl ve hakikat yolu anlamına geldiğini söyler.

        Yebğuneha (يبغونها)

        İbn Fâris, b-ğ-y kökünün "bir şeyi hırsla istemek, arzulanan şeye yönelmek veya sınırı aşmak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bağy" kavramının dengeli bir isteme ile haddi aşma (teaddi) arasında bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, buradaki bağlamın ise hakkı kendi arzularına göre tahrif etme isteği olduğunu ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin arkaik anlamlarında arzu ve talebin ön planda olduğunu, Kur'an'da ise bu arzunun sıklıkla menfi bir yöne (zulüm ve haksızlık) evrildiğini belirtir.

        İvac (عوج)

        İbn Fâris, i-v-c kökünün "eğrilik, bükülme ve doğru yoldan sapma" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin somut nesnelerdeki eğrilik (acec) ile soyut kavramlardaki, düşünce ve inançtaki eğrilik (ivac) arasında bir ayrım yaptığını ve ayetteki kullanımın dini tahrif etme, onda kusur ve tutarsızlık arama çabası olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ivacın hakikatin yalın ve düz yapısını bozarak onu bulanıklaştırma ve kendi çıkarlarına uygun hale getirme girişimi olduğunu ifade eder.

        Dalal (ضلال)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün "kaybolmak, yoldan sapmak, bir şeyin zayi olması ve görünmez hale gelmesi" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dalaletin doğru yolu bilmemek veya bildiği halde kasten ondan uzaklaşmak şeklinde tezahür ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "hidayet" (doğru yol) kutbunun tam karşıtı olarak analiz eder ve kişinin varoluşsal pusulasını kaybetmesi durumunu nitelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin vahyî metinlerde hakikatten kopanların ontolojik şaşkınlığını tasvir eden merkezi bir metafor olduğunu vurgular.

        Baid (بعيد)

        İbn Fâris, b-i-d kökünün "uzaklaşmak, araya büyük mesafe girmesi ve helak olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki uzaklığın fiziksel bir mesafe değil, manevi bir kopuş ve rahmetten mahrumiyetle ilgili olduğunu; kişinin hakikatten telafi edilemez bir biçimde uzaklaştığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, dalaletin "baid" (uzak) sıfatıyla nitelenmesinin, sapkınlığın derinliğini ve hidayete dönülmesi güç bir noktada olunduğunu simgelediğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X