الٓـرٰ۠ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
Elif-lâm-râ. Bu, Rab'lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övgüye layık olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz kitaptır.
Elif-lâm-râ. Bu, kitaptır. Buradaki elif-lâm-râ, Cenab-ı Hakk'ın hikmetle kitabı vücuda getirdiği hurûf-i mukattaadan kinayedir. Onu biz indirdik, onu biz topladık ve kitap haline getirdik, yani o hurûf-i mukattaayı kitap haline getirdik ve sen kitabın ne olduğunu bilmediğin halde onu sana indirdik. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun". Diğer bir ayette de şöyle buyurur: "Sen onu kendi elinle yazmayı bilmiyordun". İnsanları çıkarman için. Çıkarma fiilinin Allah'a nispet edilmesi, onun sebeplerini Allah verdiği ve işlerin hakikatinin Allah sayesinde yani O'nun kudretiyle yapıldığı içindir. Çıkarma fiilinin peygamberlere nispet edilmesi ise, Cenab-ı Hak sebepleri vermeden onun gerçekleşemeyeceğini göstermek içindir. Çünkü bir fiilin oluşmasını sağlayan sebepleri vermeye O'ndan başka kimsenin gücü yetmez. Sonra sebepler iki şekilde olur. Birincisi, ona çağırmaktır. İkincisi, onlara getirdiği beyan ve o konudaki delildir. İşte peygamberlerin getirebildiği sebepler bunlardır. Fiilin hakikatine gelince, ona Allah'tan başka kimsenin gücü yetmez.
İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için. Buna, küfürden imana çıkarman için diye mana verildi. Küfre karanlık ismi verildi ki, ikisi de aynı şeydir. Çünkü küfür, göz, kulak ve dil gibi organların bütün işlevlerini örter, dolayısıyla doğru olmayanı görür, doğru olmayanı işitir ve aynı şekilde dil de doğru olmayanı söyler. Bütün organların durumu böyledir. İman ise bütün perdeleri ve örtüleri açar, kaldırır ve örtülmüş olan her şeyi aydınlığa çıkarır. İkincisi, karanlıklardan, yani şüphelerden demektir; aydınlığa kelimesi de imana ve hidayete manasına gelir.
Küfürden (inkâr) imana. Burada küfür karanlık diye isimlendirildi. Bu birinci yorumdur. Çünkü küfür görme, işitme ve dil kanallarını kapatır; bu takdirde insan faydalı olmayanları görür ve işitir. Faydalı olmayan sözleri söylemesi de bu sebeple olur, hatta bütün organlar için aynı durum söz konusudur. Oysa iman bütün örtüleri ve perdeleri kaldırır ve her gizli gerçeği aydınlatır. İkincisi karanlıktan, yani şüphelerden aydınlığa, yani iman ve hidayete. İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmanın ve hidayetin Allah'a nispet edilmesi dört açıdan izah edilebilir. Birincisi, emrediyor ve onları sözünü ettiği dine davet ediyor. İkincisi, açıklıyor ve beyan ediyor. Üçüncüsü, özendirilen eylemleri arzu etsinler ve korkutulan fiillerden sakınsınlar diye onları özendiriyor ve korkutuyor. Dördüncüsü, hidayeti O gerçekleştiriyor, bunu Allah'tan başka kimse yapamaz. Ondan maksat, başarıya ulaştırmak ve hatadan korumaktır. İlk üç madde Resûlullah (s.a.) vasıtasıyla yapılır; yani peygamber emreder ve davet eder, özendirir ve korkutur, beyan eder ve ortaya çıkarır. En doğrusunu Allah bilir.
Elif-lâm-râ. Bu, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için indirdiğimiz kitaptır. Cenab-ı Hak sanki şöyle demektedir: Bu, insanların zikredilen şeyden sözü edilen şeye çıkmalarını emretmen için sana indirdiğimiz kitaptır. İkincisi, insanları zikredilen şeyden çıkarman için onu sana indirdik.
Rablerinin izniyle. Buna Rab'lerinin emriyle diye anlam verilmiştir, yani onları Rab'lerinin emriyle davet et! [İkincisi], bazıları da Rab'lerinin ilmiyle manasını verdi, yani bu hurûf-i mukattaayı Allah kendi ilmiyle indirdi. Üçüncüsü, Rab'lerinin muvaffak kılmasıyla anlamına da gelebilir. Allah'tan gelen izin, sözünü ettiğimiz bu üç manadan birine gelebilir: Emir, ilim ve başarı manasına.
Güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için; burada kastedilen Allah'tır, yani peygamber onları, her girenin kurtuluşa ereceği Allah'ın yoluna çağırıyor. O güçlüdür; güç sahibi olan herkes gücünü O'ndan aldığı için Allah güçlü (Azîz) diye isim almıştır. Yahut şöyle denilir: O, kendi zatıyla güçlüdür, insanlar gibi başkası sayesinde güçlü değildir. Yahut, O asla mağlup edilemeyen güçlüdür. Övgüye layıktır; yaptıklarında kötülemenin asla söz konusu olmadığı yegane mabuttur; tıpkı tedbir ve idaresinde asla hata bulunmayan bir hakim gibi. Müfessirler şöyle dedi: Azîz, engelleyen, Hamîd de ibadetin az olanını da kabul eden anlamına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Elif Lam Ra (الر)
Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu harflerin (Hurûf-u Mukatta) müstakil bir sözlük anlamı taşımadığını, muhatabın dikkatini vahyedilecek söze çekmek amacıyla kullanılan "tenbih" (uyarı) sesleri olduğunu belirtirler. Angelika Neuwirth, bu harflerin erken Mekki surelerin başında yer alarak vahyedilen metnin semavi ve gizemli karakterini pekiştiren, ayinsel (liturgik) bir başlangıç işlevi gördüğünü savunur. Arthur Jeffery, bu harflerin kökeni hakkında çeşitli spekülasyonlara değinerek, bunların erken dönem Kur’an nüshalarındaki özel notasyonlar veya belirli kelimelerin kısaltmaları olabileceği yönündeki Batılı dilbilimsel tartışmaları aktarır.
Kitab (كتاب)
İbn Fâris, kelimenin kökü olan k-t-b harflerinin temel anlamının "bir şeyi bir araya getirmek, toplamak ve eklemek" olduğunu, yazma eyleminin de harfleri birbirine ekleyerek bir araya getirmesi nedeniyle bu ismi aldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kitab"ın aslen harflerin birleştirilmesi olduğunu, ancak terim olarak Allah’ın vahyettiği ve hüküm içeren kelam bütünlüğü için kullanıldığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice "ktaba" (yazılı metin, kutsal kitap) kelimesinden Arapçaya geçtiğini ve dini bir terim olarak bu dillerin teknik anlam yükünü taşıdığını ileri sürer. Toshihiko Izutsu, kavramın Kur'an semantiğinde sadece statik bir metni değil, Allah'ın insan üzerindeki otoritesini ve vahiyle kurulan dinamik iletişimi temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin varlığın yasalarını ve ilahi bilgiyi tescil eden ontolojik bir kayıt niteliğinde olduğunu savunur.
Enzelnahu (أنزلناه)
İbn Fâris, kök olarak n-z-l harflerinin "yukarıdan aşağıya doğru bir iniş gerçekleştirmek ve bir mekanda konaklamak" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "inzal" fiilinin bu ayetteki kullanımının maddi bir yer değiştirmeden ziyade, yüce bir makamdan beşer seviyesine bir bilginin lütfedilerek indirilmesi ve idrak seviyesine yaklaştırılması anlamında bir "manevi tenezzül" olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Allah ile insan arasındaki dikey iletişimi simgeleyen "tanzil" fenomeninin merkezi bir eylemi olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, inzal eyleminin vahyî mesajın insan diline ve idrakine uygun sembollerle formüle edilerek gönderilmesi süreci olduğunu ifade eder.
İleyke (إليك)
İbn Fâris, kelimenin aslı olan e-l-y yapısının bir yöne yönelmeyi ve bir şeyin son sınırına ulaşmayı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın "gayelik" (hedef) bildirdiğini ve vahyin muhatabının Hz. Peygamber olduğunu kesin bir dille belirlediğini vurgular.
Li-tuhrica (لتخرج)
İbn Fâris, h-r-c kökünün "bir şeyin içeriden dışarıya doğru hareket etmesi, belirmesi ve ayrılması" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "çıkarmak" eyleminin insanın bir halden başka bir hale geçirilmesi anlamında mecazi olduğunu, batıldan hakka doğru bir dönüşümü ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin insanın fıtratındaki potansiyel aydınlığın vahiy vasıtasıyla fiiliyata dökülmesini ve karanlık dehlizlerden kurtarılmasını temsil ettiğini savunur.
en-Nas (الناس)
İbn Fâris, kelimenin kökeni hakkında iki görüşe yer verir; bunlardan biri hareket etmek ve sallanmak anlamındaki n-v-s, diğeri ise unutmak anlamındaki n-s-y köküdür. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "üns" (sosyalleşme, alışma) kökünden geldiğini ve insanın medeni bir varlık olması hasebiyle bu adı aldığını, ancak "nisyan" (unutkanlık) ile de etimolojik bir bağının bulunduğunu ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin ortak Sami dillerindeki kökenlerine işaret ederek topluluk bildiren morfolojik yapısına dikkat çeker. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki kullanım bağlamlarını inceleyerek, "nas"ın hitaba muhatap olan insan topluluğunun genel ve sosyal yüzünü temsil ettiğini vurgular.
ez-Zulumat (الظلمات)
İbn Fâris, z-l-m kökünün temelinde "ışığın zıddı olan karanlık" ve "bir şeyi kendisine ait olmayan yere koymak (haksızlık)" anlamlarının yattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette mecazi olarak cehalet, küfür, şüphe ve günahları temsil ettiğini, gerçeği görmeyi engelleyen her türlü zihni ve kalbi karanlığın "zulumat" kapsamında olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik dünyasında karanlığı, hidayet nurundan yoksun olan kâfirlerin içinde bulunduğu varoluşsal boşluk olarak tanımlar. Christoph Luxenberg, kelimenin Aramice kökenlerindeki "zalmat" kavramıyla, yani ışığın yokluğu ve belirsizlik anlamlarıyla bağ kurar.
en-Nur (النور)
İbn Fâris, n-v-r kökünün aydınlık, ışık ve parıltı anlamına geldiğini, ateş ve ışıkla ilgili tüm türevlerin bu kökten beslendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nuru "karanlığı gideren ve eşyayı görünür kılan şey" olarak tanımlar; bunun hem fiziksel ışık hem de akıl ve vahiy gibi manevi aydınlıklar için kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'daki nur kavramının varlığın hakikatine dair bir aydınlanma ve eşyayı olduğu gibi görme yetisi olduğunu savunur. Toshihiko Izutsu, nuru, karanlık (zulumat) kutbunun tam karşısında yer alan hidayet ve iman ekseni olarak analiz eder.
bi-izni (بإذن)
İbn Fâris, e-z-n kökünün "duymak, kulak vermek ve bir şeye dair bilgi sahibi olup serbest bırakmak" anlamlarına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "izn" kelimesinin burada "Allah'ın iradesi, meşieti ve imkan tanıması" anlamında olduğunu, hiçbir hidayet sürecinin O'nun yasaları ve dilemesi dışında gerçekleşemeyeceğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, iznin sadece basit bir müsaade değil, Allah'ın evrendeki sünnetullahı ve takdiri dahilinde bir işin oluşması manasına geldiğini ifade eder.
Rabbihim (ربهم)
İbn Fâris, r-b-b kökünün "sahip olmak, ıslah etmek, bir şeyi tamamlayana kadar gözetmek ve terbiye etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rab" kavramının bir şeyi halden hale getirerek mükemmelliğe ulaştıran mürebbî (terbiye edici) işlevini vurgular. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Süryanicedeki "rabba") efendi, büyük ve üstad anlamlarıyla benzerliğine dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, rabb kavramının Kur'an'da sadece yaratıcıyı değil, aynı zamanda hayatı ve evreni çekip çeviren aktif ve kuşatıcı otoriteyi temsil ettiğini ifade eder.
Sirat (صراط)
İbn Fâris, s-r-t kökünün "yutmak" anlamına geldiğini, geniş yolun da yolcuları içine alması nedeniyle bu ismi aldığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Latincedeki "strata" (döşenmiş geniş cadde) kelimesinden Grekçe ve Aramice yoluyla Arapçaya geçtiğini, yabancı kökenli bir kelime olduğunu savunur. El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapçalaşmış (muarreb) kelimeler kategorisinde değerlendirildiğine dair dilbilimsel tartışmaları aktarır. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "yol"un manevi bir istikameti ve Allah'a ulaştıran dosdoğru İslam yolunu temsil ettiğini söyler.
el-Aziz (العزيز)
İbn Fâris, a-z-z kökünün "galibiyet, güç, şiddet ve nadirlik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "aziz"in kendisine hiçbir şekilde galip gelinemeyen, mutlak kudret ve izzet sahibi varlık olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ismin Allah’ın iradesini yürütmekteki mutlak otoritesini ve hiçbir engel tanımayan gücünü simgelediğini vurgular.
el-Hamid (الحميد)
İbn Fâris, h-m-d kökünün "bir kimseyi güzel nitelikleriyle övmek ve rızayı ifade etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin hem tüm övgülerin kaynağı olan "hamid" hem de tüm övgülere bizzat layık olan "mahmud" manalarını kendinde topladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, hamd kavramını, Allah ile kulu arasındaki ontolojik şükran ve tazim ilişkisinin en yüksek ifadesi olarak tanımlar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla