يَحْسَبُ اَنَّ مَالَهُٓ اَخْلَدَهُۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hümeze Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
3. "O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder."
4. "Hayır! Andolsun ki o, hutameye atılacaktır."
5. "Nedir o hutame bilir misin?"
O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder. Bu İlâhî beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Gerçek anlamda olmasıdır. Kişi kendi ruh dünyasında, malları var olduğu sürece var olmaya devam eder. Çünkü görünüşte varlığının malları sayesinde devam ettiğini düşünür de Allah’ın kendisine verdiği malların rızkı olduğu fikri onda yerleşir. İnsan rızkının tamamını tüketene kadar yaşar. Mademki böyledir, şu halde uzun yaşamak için çok mal biriktirmek gerekir. İkincisi ise bir zan ve kuruntu halinde olmasıdır. Sanki şöyle demiş gibidir: Malının ömrünü uzatacağını zanneden kişi mal topladı. Eğer birinci yoruma göre olursa o takdirde “hayır” anlamındaki “kellâ” (كَلَّا) kelimesi ona bir reddiye olur. Yani iş onun kendi içinde kurduğu gibi değildir. Eğer ikinci yorum esas alınırsa o takdirde ona cezanın gerekeceğini bildirmek için bir başlangıç cümlesidir.
Andolsun ki o hutameye atılacaktır. Denildi ki: Hutame cehennem kapılarından biridir. Ateşin sıfatı olduğu da söylenmiştir. “Hatm” (حَطْم) kelimesi kırmak demektir. Sanki şöyle demiş gibidir: Kâfirlerin azap gördüğü ateş, onların kemiklerini kırar ve un ufak eder.
Yorum
-
Yahsebu (يَحْسَبُ)
İbn Fâris, kelimenin h-s-b kökünden geldiğini ve bu kökün temel anlamının bir şeyi saymak, miktarını belirlemek ve hesaplamak olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen fiil, zihinsel bir hesaplama sürecini, yani bir şeyi öyle zannetmeyi ve o yönde bir kanaat oluşturmayı ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hasb" (yeterli olmak) ve "hesap" (saymak) arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, buradaki "yahsebu" fiilinin, yanlış bir muhakeme sonucunda ulaşılan hatalı bir kanıyı ve gerçeğe dayanmayan bir zannı temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki semantik gelişimini ele alarak, "hesaplama" eyleminin sadece sayısal değil, aynı zamanda insanın hayatı ve geleceği üzerindeki rasyonel fakat bu ayette hatalı planlamasını simgelediğini vurgular; yani bu kişi, malının kendisini kurtaracağını "hesaplamaktadır". Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kişinin iç dünyasındaki derin bir yanılgıyı ve kendisini kandırma halini ifade ettiğini, dış dünyadaki gerçeklikten kopan bir zihinsel kurguyu yansıttığını belirtir.
Mâl (مَال)
İbn Fâris, kelimenin m-v-l kökünden türediğini ve bir kimsenin sahip olduğu, mülkiyetine aldığı her türlü değerli varlığı kapsadığını ifade eder. Kelimenin kökeninde bir bolluk ve mülkiyet ilişkisi yatar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökenini "meyil" (m-y-l) ile ilişkilendirerek, insanın kalbinin ona karşı aşırı bir meyil duyması ve ona dayanması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir; bu ayet bağlamında mal, kişinin sığındığı ve güvendiği bir odak noktasıdır. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerinde de benzer anlamlarda mevcut olduğunu, Arapça'da ise özellikle taşınabilir servet ve mülk anlamında yerleştiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, malın bu ayette sadece ekonomik bir değer değil, aynı zamanda sahibine bir statü ve ontolojik bir güvenlik hissi veren metafizik bir güç olarak algılandığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamında kişinin kendi varlığıyla özdeşleştirdiği ve üzerinde mutlak bir egemenlik kurduğunu sandığı mülkiyeti temsil ettiğini vurgular.
Ahlede (أَخْلَدَ)
İbn Fâris, h-l-d kökünün temel anlamının bir yerde uzun süre kalmak, değişmeden durmak ve süreklilik olduğunu ifade eder. "Ahlede" formu ise, bir şeyi ebedi kılmak veya sonsuza dek kalacağını zannetmek manasına gelir. Râgıb el-İsfahânî, "hulud" kavramının zamanın ötesinde bir kalıcılığı ifade ettiğini, ayetteki "ahledeh" (onu ebedi kıldı) ifadesinin aslında bir zannın sonucu olduğunu ve kişinin malının kendisini ölümden kurtarıp sonsuz yaşama ulaştıracağı şeklindeki imkansız beklentisini dile getirdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Cahiliye zihniyetindeki "dahr" (zaman/ölüm) korkusuna karşı bir savunma mekanizması olarak görür; kişi biriktirdiği mal sayesinde zamanın yıpratıcı etkisinden kurtulacağını ve ebedi bir hayata (hulud) kavuşacağını sanır. Arthur Jeffery, "khuld" kelimesinin etimolojik olarak Süryanice veya İbranice'deki benzer kavramlarla ilişkili olabileceğini ve sonsuzluk anlamının bu dillerle ortak bir kültürel mirasa dayanabileceğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin insanın ölümsüzlük tutkusunun materyalist bir sapması olduğunu, malın kişiye sahte bir tanrısallık ve zamana hükmetme duygusu verdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki geçmiş zaman kipinin (mâzi), bu kişinin malının kendisini zaten ebedi kıldığına dair kesin ve sarsılmaz bir inanç beslediğini, bu yanılsamanın onun tüm benliğini kuşattığını vurgular.
Yorum
Yorum