Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hümeze Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hümeze Sûresi, 2. Ayet

    اَلَّذ۪ي جَمَعَ مَالاً وَعَدَّدَهُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżî ceme’a mâlen ve ’addedeh(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1-2. "Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan, servet toplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline!"

      Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan. “Hümeze” (هُمَزَة) ve “lümeze” (لُمَزَة) kelimelerinin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları ikisinin mânası da aynıdır; bunlar itmek ve dürtmek anlamındadır demişlerdir. Bazılarına göre “hümeze”, birlikte bulunduğu kimselere diliyle rahatsızlık veren kimsedir, “lümeze” ise kaş göz işareti yaparak rahatsızlık verendir. Kimi de “hümeze”, huzurda iken ayıplama yoluyla rahatsızlık veren, “lümeze” ise gıyabında ayıplama yoluna giden kimsedir demişlerdir. Bu isimlerle anılmak, sadece yaptıklarını itiyat haline getirmiş kimseler içindir. Dilciler şu misali verdiler: O bu işi itiyat edinen ve bir meslek gibi icra eden kimsenin bir fiilidir. Müfessirler şöyle dediler: Âyet kâfirler hakkındadır. Ancak bazıları dediler ki: Âyet Ahnes b. Şerîk’ hakkında inmiştir. Velîd b. Mugîre hakkında indiği de söylenmiştir.

      Birileri şöyle diyebilir: Bu âyet kâfirler hakkında inmiştir. Aynı şekilde “veylün li’l-mutaffifîn” gibi pek çok âyet de kâfirler hakkındadır. Bilindiği gibi onlar, kendilerinde bu fiil bulunsa da bulunmasa da inkâr etmelerinden ötürü vaîd olarak belirtilen azabı hak ederler. Kaldı ki inkâr etmek, burada sözü edilen iki fiilden çok daha çirkindir. Hal böyle iken nasıl olur da bu iki fiil isnadıyla onlar ayıplanmış olur?!

      Bu âyet ve benzer âyetlerin cevabı vardır: “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk; (günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk, ceza gününü de asılsız sayıyorduk, sonunda bize ölüm geldi ça1ttı”⁷². Burada sözü edilenler namaz kılsalar ve zekât verseler bile gene de azap göreceklerdir. Cevap şöyledir: İman sırf isimden dolayı güzel olmadı. Küfür de aynı şekilde sırf isminden dolayı çirkin olmadı. Çünkü bir dine ya da mezhebe inanan kimse mutlaka bir şeye inanacak, bir şeyi de inkâr edecektir. Müslüman Allah'a inanmakta, tâğûtu ise inkâr etmektedir. Kâfir ise Rahmân'ı inkâr etmekte, tâğûta iman etmekte ve ona kulluk yapmaktadır. Buradan da anlaşıldı ki iman, “iman” ismi ile anıldı diye güzel olmuyor küfür de bizzat “küfür” ismini almasından ötürü çirkin olmuyor. Aksine Allah Teâlâ'ya iman, hikmetin O'na imanı gerektirdiği için güzeldir, Allah'ı inkâr etmek de çirkindir, çünkü hikmet O'nu inkârı terketmeyi gerekli kılar. İman, anlamından ötürü güzeldir. Küfür de aynı şekilde anlamından dolayı kötüdür. Arkadan çekiştirme ve kusur arama fiilleri kendilerinde çirkindirler, harici başka anlamlar sebebiyle değil. Bu itibarla bu iki fiilden ötürü vuku bulan ayıplama inkâr sebebiyle yapılan ayıplamaya nispetle daha fazla ve daha etkindir. O yüzdendir ki Allah Teâlâ bu iki vasıfla ayıplamıştır.

      Bu ilâhî beyana dair bir izah daha vardır: Bu, Muhammed (a.s.) ümmetine öğüt verme kabilindendir. Şöyle ki Hz. Peygamber (a.s.) mârufu emrettiği ve münkeri yasakladığında kaş-göz hareketleri ile karşılanır ve alaya alınırdı. Onlardan görmüş olduğu bu alaycı tutumlar, onlara iyiliği emretmekten ve kötülüğü yasaklamaktan alıkoymazdı. Ümmeti ondan ibret alsın ve ümmetinden hiçbir kimse ayıplanmaktan ve aşağılanmaktan korkarak emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker vazifesinden kaçınmasın istedi.

      Üçüncüsü: Bu, inkârcıların Hz.Muhammed'e (a.s.) yaptıklarına bir karşılık verilmesi ve öç alınmasıdır. Böylece bundan sakındırma ve engelleme gerçekleşmiş olsun istenmiştir. Zira akıl sahipleri çirkin işlerden geri dururlar. Ayıplamaya verilecek mânanın bu yorumlara göre olması muhtemeldir.

      Servet toplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline! “Ceme'a” (جَمَعَ) kelimesi şeddesiz olarak da okunmuştur ve topladı anlamına gelir. Yani malını yanında topladı ve onları ayırmadı. Onu sayıp durdu. Yani sayısını ezberledi ve eksilmesin diye onu devamlı surette tekrar etti. Allah onu cimrilik ve eli sıkılıkla niteledi. Kim bu kelimeyi “cemme'a” (جَمَّعَ) şeklinde şeddeli olarak okursa mânası şöyle olur: Onu her zaman durmadan topladı ve biriktirdi, onu kısa bir zaman içinde biriktirmedi. Asıl olan “ceme‘a” (جَمَعَ) şeklinde şeddesiz olmasıdır. Şeddeli olarak okunması uzun süre aşırı bir toplama işinin vuku bulduğunu ifade etmek için olur.

      Şöyle de denildi; Onu sayıp durdu sözü sayısını çoğalttı demektir. Hasan-ı Basrî, onun malını tasnif etti ve deve, davar, sığır, evler, akarlar, menkul mallar gibi sınıflara ayırdı anlamında olduğunu söyledi. Şöyle bir mâna da verildi: Onu sayıp durdu, yani onu tedarik etti ve hazırladı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cemea (جَمَعَ)

        İbn Fâris'e göre kelimenin aslı c-m-a (cim, mim, ayn) harflerinden oluşur ve temel olarak dağınık haldeki parçaları bir araya getirmek, toplamak ve bir bütünü oluşturmak anlamlarına gelir. Bu kök, bir araya getirilen şeylerin bir bütünlük arz etmesini ve dağılmamasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "cem" kavramının sadece nesneleri fiziksel olarak biriktirmek olmadığını, aynı zamanda belirli bir amaç doğrultusunda bir araya getirme iradesini de içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımda, malın hayra harcanmak yerine bencillikle biriktirilmesi durumuna dikkat çekildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki fiilin mal biriktirme hırsını ve mülkiyeti mutlaklaştırma çabasını yansıttığını, paylaşma ahlakından yoksun bir toplama eyleminin kınandığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin mazi (geçmiş zaman) formunda tercih edilmesinin, bu kişinin tüm yaşam enerjisini ve geçmişini sadece bu biriktirme eylemi üzerine inşa ettiğini ve bunun onun karakteri haline geldiğini gösterdiğini analiz eder.

        Mâl (مَال)

        İbn Fâris'e göre m-v-l (mim, vav, lam) kökünden türemiştir ve insanların mülkiyetine aldıkları, sahip oldukları her türlü değerli varlığı ifade eder. Bazı dilcilere göre ise bu kelime, insanların kalplerinin ona meyl etmesi sebebiyle "m-y-l" (meyil) köküyle anlamsal bir ilişki içindedir. Râgıb el-İsfahânî, malın aslında geçici bir fayda sağlayan ve insanı asıl amacından saptırabilen bir meta olduğunu, ayette ise bu nesnenin bir amaç ve güç kaynağı olarak görülmesinin eleştirildiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin kökenini incelerken bunun ortak Sami dillerinde mevcut olduğunu, Fenikece ve Aramice gibi dillerde de benzer formlarda "mülk" ve "kazanç" anlamında kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki sisteminde "mal" kavramının, Cahiliye insanı için mutlak bir güç ve ontolojik bir güvenlik kaynağı olduğunu, ayetin bu materyalist bakış açısının yıkıcılığına işaret ettiğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette kelimenin belirsiz (nekra) olarak gelmesinin, kişinin ne kadar çok mal toplarsa toplasın bir doyuma ulaşmadığını ve malın niteliğinden çok niceliğine (çokluğuna) takılıp kaldığını gösterdiğini analiz eder.

        Adde (عَدَّدَ)

        İbn Fâris, kelimenin aslı olan a-d-d (ayn, dal, dal) kökünün bir şeyi tek tek saymak, miktarını belirlemek ve bir şeyin adedini çoğaltmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin tef'il vezninde "adde" şeklinde gelmesinin, eylemin sürekli ve takıntılı bir şekilde tekrarlandığını ifade ettiğini; kişinin malını tekrar tekrar sayarak ondan aldığı sahte güveni tazelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Cahiliye zihniyetindeki "ebedilik" arzusuyla doğrudan bağlantılı olduğunu, kişinin malını sayarak aslında kendi varlığını ve gücünü teyit ettiğini, malın miktarının artışını ölümsüzlüğün bir teminatı gibi algıladığını analiz eder. Angelika Neuwirth, kelimedeki şeddeli yapının (vurgu), sayma eyleminin bir tutkuya ve adeta dini bir törene dönüştüğünü, kişinin malını bir tür kutsal nesne gibi sürekli kontrol ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "adde" fiilinin sadece rakamsal bir sayım olmadığını, malı biriktirip ona güvenme, onu her türlü musibete karşı bir kalkan olarak görme ve sürekli biriktirilenlerin hesabını yapma hali olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sayma eyleminin arkasında yatan psikolojik durumun, serveti bir varlık sahası olarak görme yanılgısı olduğunu ve insanın bu yolla kendi ölümlülüğünü unutmaya çalıştığını dile getirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X