وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍۨۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hümeze Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: lümeze, hümeze 1, veyl, hümeze, yüze karşı alay eden, arkadan çekiştiren, hümeze suresi, hümeze suresi 1. ayet
-
1-2. "Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan, servet toplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline!"
Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan. “Hümeze” (هُمَزَة) ve “lümeze” (لُمَزَة) kelimelerinin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları ikisinin mânası da aynıdır; bunlar itmek ve dürtmek anlamındadır demişlerdir. Bazılarına göre “hümeze”, birlikte bulunduğu kimselere diliyle rahatsızlık veren kimsedir, “lümeze” ise kaş göz işareti yaparak rahatsızlık verendir. Kimi de “hümeze”, huzurda iken ayıplama yoluyla rahatsızlık veren, “lümeze” ise gıyabında ayıplama yoluna giden kimsedir demişlerdir. Bu isimlerle anılmak, sadece yaptıklarını itiyat haline getirmiş kimseler içindir. Dilciler şu misali verdiler: O bu işi itiyat edinen ve bir meslek gibi icra eden kimsenin bir fiilidir. Müfessirler şöyle dediler: Âyet kâfirler hakkındadır. Ancak bazıları dediler ki: Âyet Ahnes b. Şerîk’ hakkında inmiştir. Velîd b. Mugîre hakkında indiği de söylenmiştir.
Birileri şöyle diyebilir: Bu âyet kâfirler hakkında inmiştir. Aynı şekilde “veylün li’l-mutaffifîn” gibi pek çok âyet de kâfirler hakkındadır. Bilindiği gibi onlar, kendilerinde bu fiil bulunsa da bulunmasa da inkâr etmelerinden ötürü vaîd olarak belirtilen azabı hak ederler. Kaldı ki inkâr etmek, burada sözü edilen iki fiilden çok daha çirkindir. Hal böyle iken nasıl olur da bu iki fiil isnadıyla onlar ayıplanmış olur?!
Bu âyet ve benzer âyetlerin cevabı vardır: “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk; (günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk, ceza gününü de asılsız sayıyorduk, sonunda bize ölüm geldi ça1ttı”⁷². Burada sözü edilenler namaz kılsalar ve zekât verseler bile gene de azap göreceklerdir. Cevap şöyledir: İman sırf isimden dolayı güzel olmadı. Küfür de aynı şekilde sırf isminden dolayı çirkin olmadı. Çünkü bir dine ya da mezhebe inanan kimse mutlaka bir şeye inanacak, bir şeyi de inkâr edecektir. Müslüman Allah'a inanmakta, tâğûtu ise inkâr etmektedir. Kâfir ise Rahmân'ı inkâr etmekte, tâğûta iman etmekte ve ona kulluk yapmaktadır. Buradan da anlaşıldı ki iman, “iman” ismi ile anıldı diye güzel olmuyor küfür de bizzat “küfür” ismini almasından ötürü çirkin olmuyor. Aksine Allah Teâlâ'ya iman, hikmetin O'na imanı gerektirdiği için güzeldir, Allah'ı inkâr etmek de çirkindir, çünkü hikmet O'nu inkârı terketmeyi gerekli kılar. İman, anlamından ötürü güzeldir. Küfür de aynı şekilde anlamından dolayı kötüdür. Arkadan çekiştirme ve kusur arama fiilleri kendilerinde çirkindirler, harici başka anlamlar sebebiyle değil. Bu itibarla bu iki fiilden ötürü vuku bulan ayıplama inkâr sebebiyle yapılan ayıplamaya nispetle daha fazla ve daha etkindir. O yüzdendir ki Allah Teâlâ bu iki vasıfla ayıplamıştır.
Bu ilâhî beyana dair bir izah daha vardır: Bu, Muhammed (a.s.) ümmetine öğüt verme kabilindendir. Şöyle ki Hz. Peygamber (a.s.) mârufu emrettiği ve münkeri yasakladığında kaş-göz hareketleri ile karşılanır ve alaya alınırdı. Onlardan görmüş olduğu bu alaycı tutumlar, onlara iyiliği emretmekten ve kötülüğü yasaklamaktan alıkoymazdı. Ümmeti ondan ibret alsın ve ümmetinden hiçbir kimse ayıplanmaktan ve aşağılanmaktan korkarak emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker vazifesinden kaçınmasın istedi.
Üçüncüsü: Bu, inkârcıların Hz.Muhammed'e (a.s.) yaptıklarına bir karşılık verilmesi ve öç alınmasıdır. Böylece bundan sakındırma ve engelleme gerçekleşmiş olsun istenmiştir. Zira akıl sahipleri çirkin işlerden geri dururlar. Ayıplamaya verilecek mânanın bu yorumlara göre olması muhtemeldir.
Servet toplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline! “Ceme'a” (جَمَعَ) kelimesi şeddesiz olarak da okunmuştur ve topladı anlamına gelir. Yani malını yanında topladı ve onları ayırmadı. Onu sayıp durdu. Yani sayısını ezberledi ve eksilmesin diye onu devamlı surette tekrar etti. Allah onu cimrilik ve eli sıkılıkla niteledi. Kim bu kelimeyi “cemme'a” (جَمَّعَ) şeklinde şeddeli olarak okursa mânası şöyle olur: Onu her zaman durmadan topladı ve biriktirdi, onu kısa bir zaman içinde biriktirmedi. Asıl olan “ceme‘a” (جَمَعَ) şeklinde şeddesiz olmasıdır. Şeddeli olarak okunması uzun süre aşırı bir toplama işinin vuku bulduğunu ifade etmek için olur.
Şöyle de denildi; Onu sayıp durdu sözü sayısını çoğalttı demektir. Hasan-ı Basrî, onun malını tasnif etti ve deve, davar, sığır, evler, akarlar, menkul mallar gibi sınıflara ayırdı anlamında olduğunu söyledi. Şöyle bir mâna da verildi: Onu sayıp durdu, yani onu tedarik etti ve hazırladı.
Yorumu Yorumla
-
Veyl (وَيْل)
İbn Fâris'e göre kelimenin kökü v-y-l harflerinden oluşur ve temel olarak hüznü, felaketi, helaki veya şiddetli bir azabı ifade eder; kurtuluşu olmayan kötü bir duruma düşenler için kullanılan bir nidadır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin derin bir üzüntü ve çöküş halini yansıttığını, Kur'an'da genellikle inkar edenlerin veya büyük günah işleyenlerin karşılaşacağı şiddetli azabı ve hüsranı belirtmek için bir tehdit ifadesi olarak kullanıldığını vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine yaptığı analizlerde, bu ifadenin Aramice veya Süryanice'deki "vay" (eyvah, yazık) kelimesinden türemiş olabileceğini ve sonundaki lam harfinin aidiyet veya yönelme bildirerek Arapçaya "veyl" şeklinde yerleşmiş olabileceğini belirtir. Christoph Luxenberg de benzer bir etimolojik yaklaşımla kelimenin Süryanice kökenli bir ağıt veya beddua ifadesi olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki kullanım bağlamına dikkat çekerek, bunun sadece uhrevi bir ceza bildiriminden ibaret olmadığını, aynı zamanda toplumsal ahlakı bozan kibirli kişilere yönelik ilahi bir kınama ve şiddetli bir uyarı olduğunu ifade eder.
Küll (كُلّ)
İbn Fâris, kelimenin k-l-l kökünden türediğini ve temel anlamının bir şeyi bütünüyle kavramak, kuşatmak, toplamak veya bir araya getirmek olduğunu belirtir; parça bırakmaksızın bütünü ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin istisnasız bir genelleme ve kapsayıcılık bildirdiğini, bağlamında geçtiği isimlerin tamamını, her bir ferdini veya tüm durumlarını içine alan bir toplayıcılık işlevi gördüğünü analiz eder.
Hümeze (هُمَزَة)
İbn Fâris, kelimenin h-m-z kökünden geldiğini ve asıl anlamının bir şeyi sıkmak, itmek veya dürtmek olduğunu belirtir; kelimenin mecazi olarak birini sözle dürtmek, arkasından çekiştirmek, kusur aramak ve ayıplamak anlamlarına evrildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "hemz" eyleminin insanların arkasından gizlice konuşarak veya kaş göz işaretleriyle onları küçümsemek olduğunu, kelimedeki "fü'ele" vezninin ise bu kötü fiili bir alışkanlık ve yaşam tarzı haline getirmiş kişileri tanımlamak için kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Cahiliye dönemi ahlak anlayışı üzerinden analiz ederek, "hümeze" eyleminin kabileci gurur ve kibirden beslendiğini, zengin ve güçlü olanların zayıfları aşağılayarak kendi üstünlüklerini kanıtlama çabasının ahlaki bir çöküş olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik ve edebi yapısına dikkat çekerek, h-m-z seslerinin art arda dizilişinin ve okunuşundaki vurgunun, bu kişilerin alaycı, iğneleyici ve başkalarını rahatsız edici tavırlarını adeta sesli bir tasvirle yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin Mekke'nin aristokrat ve servet şımarığı kesimlerini hedef aldığını, malıyla gururlanıp yoksulları insan yerine koymayan ve onları sürekli alaya alan elitist zihniyetin eleştirisi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın insanın onurunu ve haysiyetini zedeleyen psikolojik bir saldırı türü olduğunu ve bu eylemin yasaklanmasıyla bireysel saygınlığın koruma altına alındığını belirtir.
Lümeze (لُمَزَة)
İbn Fâris, kelimenin l-m-z kökünden türediğini ve "hemz" ile çok yakın bir anlam taşıyarak birini ayıplamak, kusurunu yüzüne vurmak veya kınamak manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "lemz" eyleminin genellikle kişinin yüzüne karşı yapılan açık eleştiri, alay ve kusur arama eylemi olduğunu, "hümeze" ile birlikte kullanıldığında kişinin hem gizli hem de açıkça başkalarının onuruna saldırmayı bir karakter haline getirdiğini gösterdiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, tıpkı "hümeze"de olduğu gibi "lümeze" kavramının da müşriklerin maddi güçlerine dayanarak geliştirdikleri kaba ve tahkir edici dili temsil ettiğini, bu kelimelerin Kur'an'ın ahlaki sisteminde başkalarının şahsiyetine yapılan saldırıların büyüklüğünü göstermek için yan yana getirildiğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "lümeze" kelimesindeki ses uyumunun "hümeze" ile birleştiğinde ritmik bir süreklilik oluşturduğunu, bu durumun alaycı kişilerin bu kötü fiilleri aralıksız ve sistematik bir şekilde işlediklerini dilsel bir estetikle ortaya koyduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tefsirinde, servetine güvenerek insanları küçümseyen, onların soyu, inancı veya fakirliği ile doğrudan yüzlerine karşı alay eden Mekkeli müşrik liderlerin karakteristik özelliklerinin tasvir edildiğini anlatır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin bireyin ruhsal bütünlüğüne yönelik açık bir tecavüz olduğunu, bu tür davranışların kınanarak insanlar arası ilişkilerde karşılıklı saygı ve mahremiyeti tesis etmenin amaçlandığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla