وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 123. Ayet
Daralt
X
-
Göklerin ve yerin gizlisi (gaybı) yalnız Allah'a aittir. Her iş O'na döndürülür. Öyleyse O'na kulluk et ve O'na güvenip dayan! Rabb'in yapmakta olduklannızdan habersiz değildir.
Göklerin ve yerin gizlisi (gaybı) yalnız Allah'a aittir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Gayb Allah'a aittir cümlesiyle, azabın gelişi Allana aittir, yeryüzünde vuku bulanların gaybı da O'na aittir, anlamı kastedilmiştir. Sanki insanların hemen azabı getirmesini istemelerinin cevabı gibidir: "Onlar senden, azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Eğer önceden belirlenmiş bir vade olmasaydı elbette azap tepelerine inmişti". "Şayet dedikleriniz doğruysa ne zaman gerçekleşecek şu tehdit? diyorlar". "Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allanın azabını getir de görelim!". Allah şöyle buyurdu: Göklerin ve yerin gizlisi (gaybı) yalnız Allah'a aittir. Yani bunların ilmi Allah'ın elindedir. Cenab-ı Hak başka bir ayette de şöyle buyuruyor: "Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti:". Bu anlama gelen başka ayetler de vardır. Açıklamaya çalıştığımız ayet, insanların Kur'an'ın indiriliş şekli ve peygamberliği başkasına neden vermediği konusunda Allanı sorgulamaya kalkmalarının cevabı gibi de gözükmektedir. Onların sözlerini Cenab-ı Hak şöyle ifade buyuruyor: "Bu Kur'an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!". "Kur'an ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!". Allah şöyle buyuruyor: "Rabb'inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Onların geçimliklerini biz paylaştırdık". ''.Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir". Bu durumda göklerin ve yerin gizlisi (gaybı) yalnız Allah'a aittir, yaratıklara değil! Bununla neyi kastettiğini en iyi Allah bilir.
Her iş O'na döndürülür. Yaratılanların bütün işleri, onların tedbir ve idaresi O'na döner. Öyleyse O'na kulluk et! Yani özel olarak sen Allana kulluk et! Ve O'na güvenip dayan! İnsanlara risaleti tebliğ konusunda O'na güven, onların hileleri ve tuzakları seni risaleti tebliğden alıkoymasın! Onlardan korkma! Çünkü Allah onların hilelerinden ve tuzaklarından seni koruyacaktır. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Allah seni insanlardan koruyacaktır".
Rabbin yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir. Bu ilahi kelam, bizim söylediklerimizi teyit etmektedir. Yani Rabb'in, onların sana yapmak istediklerinden, hilelerinden ve tuzaklarından gafıl değildir; aksine bunları bilmektedir, sana yardım edecek ve onlardan intikam alacaktır. Bu cümle, Hz. Mılsa ve Hz. Harun hakkında söylediklerine benzemektedir: "Ona söyleyeceklerinizi yumuşak hır üslupla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer. Ey Rabb'imiz, dediler, doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden veya daha da azmasından endişe ediyoruz. Allah buyurdu: Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürürn". Yani Firavunun size vereceği cevabı ben duyarım, onun yapacaklarını da görürüm. Yani korkmayın, ben size yardım edeceğim. Açıklamaya çalıştığımız ayet de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Lillâhi (لِلَّهِ)
Sözcüğün kökeni e-l-h harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kulluk etmek, yönelmek ve sığınmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "İlah" kelimesinin ibadeti hak eden yegane ve mutlak ma'bud olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, lafzın Sami dillerindeki (Süryanice Alaha, İbranice Elohim) arkaik kökenlerine dikkat çekerek, Kur'an'ın bu kavramı mutlak ve yegane Yaratıcı'yı niteleyen özel bir isme (Allah) dönüştürdüğünü belirtir. Toshihiko Izutsu, bu ismin (Lillâhi - Allah'a aittir) cümlenin başında öne alınmasının (tahsis), tüm varlık nizamındaki mutlak aidiyetin ve ontolojik sahipliğin (mülkiyetin) yalnızca O'na ait olduğunu gösteren tevhid mühürü olduğunu tahlil eder.
Gaybu (غَيْبُ)
Kökü ğ-y-b harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin gözden kaybolması, örtülmesi ve gizli kalması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "gayb" kavramının insanın beş duyusuyla idrak edemediği, akıl ve gözlem yoluyla ulaşılamayan mutlak gizem alanı olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik yapısında varlığın "şehadet" (görünen/fiziksel) ve "gayb" (görünmeyen/metafiziksel) olarak ikiye ayrıldığını, gaybın anahtarlarının mutlak surette Allah'ın tekelinde bulunduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi insan bilgisinin varoluşsal sınırı ve ilahi ilmin mutlak kuşatıcılığı arasındaki o devasa farkın teolojik bir ifadesi olarak analiz eder.
Yurceu (يُرْجَعُ)
Kökü r-c-ayn harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "eski haline dönmek, geri çevrilmek ve rücu etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rücu" kavramının asıla/kaynağa geri dönüş manasını taşıdığını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu eylemin eskatolojik (ahiret) bağlamda insanın ve evrendeki tüm işleyişin nihai varış noktasının (merci) Allah olduğunu simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının (döndürülür) sarsıcı bir teolojik vurgu taşıdığını; varlığın kendi otonomisine sahip olmadığını, evrendeki her zerrenin ve hadisenin nihayetinde mutlak ilahi tasarrufa teslim olmak zorunda bırakıldığını analiz eder.
El-Emru (الْأَمْرُ)
Kökü e-m-r harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "buyruk, iş, hadise ve durum" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emr" kelimesinin tekil bir işten ziyade, varlık nizamını ilgilendiren tüm eylemlerin, süreçlerin ve kararların toplamı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, emri ontolojik bir "varoluş nizamı" olarak tahlil eder; ayetteki "bütün işler" (emru kulluhû) vurgusu, insan aklının kavrayamadığı kaos gibi görünen tarihi ve kozmik olayların ardında bile tek bir yönlendirici ilahi iradenin (logos) bulunduğunu simgeler.
Fa'budhu (فَاعْبُدْهُ)
Kökü ayn-b-d harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "boyun eğmek, alçakgönüllülük (zillet) ve itaat etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" eylemini yaratıcı otorite karşısında insanın kendi varoluşsal hiçliğini kabul ederek boyun eğmesinin en ileri derecesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde ibadetin sıradan bir ritüeller bütünü değil; tüm mülkün ve gaybın sahibine yönelik mutlak bir "ontolojik teslimiyet" ve hayatın merkezine o otoriteyi yerleştirme edimi olduğunu belirtir.
Ve tevekkel (وَتَوَكَّلْ)
Kökü v-k-l harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir işi başkasına bırakmak, havale etmek ve ona güvenmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevekkül" kavramının insanın kendi yetersizliğini ve sınırlarını idrak ederek, en sağlam güce (Allah'a) itimat etmesi ve sığınması olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tevekkülün Kur'an bağlamında pasif bir "eylemsizlik" veya kadercilik olmadığını; aksine, ibadet ve direniş emrinin hemen ardından zikredilmesi sebebiyle tevhid mücadelesinin zirvesindeki aktif bir "teolojik özgüven" (sarsılmazlık) hali olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi ontolojik bir "bağlanma ve ferahlama" olarak görür; tüm işlerin Allah'a döndürüleceğini bilen bir zihnin kendi ağırlıklarını asıl sahibine devretmesidir.
Gâfilin (غَافِلٍ)
Kökü ğ-f-l harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi örtmek, terk etmek, dikkatsizlik ve bilmemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "gaflet" kavramının bir nesnenin/hakikatin idrakinden, dikkatin dağılması veya ilginin başka bir yöne kayması sonucu uzak düşmek (şuursuzluk) olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, gafleti Kur'an'ın ahlak sözlüğünde "zikrin" (hatırlamanın) mutlak zıddı; hakikate karşı geliştirilen ontolojik bir körlük ve unutkanlık olarak tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki "Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir" ibaresini sarsıcı bir final olarak analiz eder: Bu ifade inkarcılar için adalet terazisinin kusursuz işleyeceğini bildiren bir "tehdit", inananlar ve mücadele edenler (peygamber) için ise çektikleri hiçbir acının veya gösterdikleri hiçbir çabanın ilahi hafızadan silinmeyeceğini müjdeleyen nihai bir "teselli"dir.
Ta'melûne (تَعْمَلُونَ)
Kökü ayn-m-l harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir işi yapmak, gayret sarf etmek ve ortaya bir eylem koymak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesinin kast, irade ve bilinç barındıran şuurlu eylemleri kapsadığını ifade eder. Ayetin bu kelimeyle sonlanması, ilahi ilmin ve gözetimin sadece teorik inançları değil, yeryüzünde ortaya konan tüm somut pratikleri ve pratiklerin ardındaki niyetleri de çepeçevre kuşattığını mühürler.
Yorum
Yorum