فَلَا تَكُ ف۪ي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ مَا يَعْبُدُونَ اِلَّا كَمَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ مِنْ قَبْلُۜ وَاِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَص۪يبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 109. Ayet
Daralt
X
-
O halde onlann tapmakta olduğu şeylerin (batıl olduğu) konusunda şüphen olmasın; onlar da daha önce babalannın tapındığı gibi tapınmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Biz onlann hak ettiklerini elbette eksiksiz olarak vereceğiz.
O halde onların tapmakta olduğu şeylerin (babl olduğu) konusunda şüphen olmasın; onlar da daha önce babalarının tapındığı gibi tapınmaktan başka bir şey yapmıyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, burada söylenmek istenen şey şudur: Ey Muhammed! Putlara tapmak konusunda onların da babalarının vardığı sınıra ulaştıklarından ve babalarının o sınıra varmalarından dolayı helak edildiklerinden sakın şüphe etme! Bunlar da o sınıra, yani helak edilme sınırına gelip dayandılar. Ancak Allah, rahmeti ve lütfuyla onlardan azabı belli bir vakte kadar ertelemektedir. Yahut şöyle denilir: Babaları henüz kendilerine delil ve kanıt gelmeden önce putlara tapmak konusunda vardıkları sınıra onlar, Allah'tan başkasına tapmak konusunda Kur'an ve delil geldikten sonra ulaştılar. Yahut ayet, müslümanlara tabi görünen, fakat babalarının putlara taptıkları gibi kendileri de gizlice putlara tapan bir kavim hakkındadır. Bu anlama göre ayet şunu söylemektedir: Onlar sana tabi görünseler de, gizlice yaptıkları ile babalarının yaptıkları sınıra vardılar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra bu ayetin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, ayet, fertlerinden hiçbiri iman etmeyecek olan özel bir kavimden bahsetmektedir, bu da peygamberin onları bırakıp başkalarıyla uğraştığı içindir. İkincisi, Hz. Mu.sanın kavmi bütünüyle iman etmediği, sadece bir grubun iman edip diğer grubun etmediği gibi senin kavmin de bütünüyle iman etmeyecektir diye haber vermektedir. Bu manaya göre muhatap kitle, senin kavmindir.
Biz onların hak ettiklerini elbette eksiksiz olarak vereceğiz. Bazıları şöyle dedi: Biz onlara, dünyadaki rızıklarını ve kendileri için takdir edilen nimetleri vereceğiz. Eksiksiz olarak; onlara ne takdir edildi ise onu tam olarak vereceğiz. Yani rızıkları tam olarak verilmeden onlar helak edilmeyecekler. Bazıları dediler ki: Biz onlara amellerinin karşılığını eksiksiz olarak vereceğiz. Ne yaptılarsa, hiç eksiltmeden onun karşılığını vereceğiz; iyilik yapmışlarsa iyilik, kötülük yapmışlarsa kötülük! Yaptıklarının karşılığı ne ise o verilecek. Bazıları şöyle söyledi: Biz onların hak ettiklerini elbette vereceğiz. Cenab-ı Hak burada buyuruyor ki: Onlara ahirette azaptan hak ettiklerini tam olarak vereceğiz, eksiksiz olarak, yani onlardan bu azabı hiç eksiltmeden vereceğiz.
Biz onların hak ettiklerini elbette eksiksiz olarak vereceğiz mealindeki beyan, eğer onların tapmakta olduğu şeylerin (batıl olduğu) konusunda şüphen olmasın; onlar da daha önce babalarının tapındığı gibi tapınmaktan başka bir şey yapmıyorlar anlamına gelen ayete bağlı olarak yorumlanırsa, ayet, Cenab-ı Hakk'ın asla iman etmeyeceklerini bildiği bir kavimden ümidini kesmek manasına gelir. O zaman bunun yorumu başka bir ayette belirtmiş olduğu şey olur: "Kim dünya hayatı ve onun süsünü istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz". Eğer ikinci anlam esas alınırsa, o zaman da manası şu ayette belirttiği muhteva olur: "Şüphesiz Rabb'in, onların her birine yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir".
Yorumu Yorumla
-
Felâ teku (فَلَا تَكُ)
Sözcüğün kökeni ke-ve-ne harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "oluş, mevcudiyet ve bir şeyin vuku bulması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kavramını varlık sahasına çıkmak ve bir durumda bulunmak olarak tanımlar. Hitabın peygambere olmasını tahlil eden Toshihiko Izutsu, bu ifadenin ilahi bir teskin edici (sakinleştirici) olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre "olma/bulunma" yasağı, peygamberin kendi teolojik şüphesine değil, çevresindeki yoğun inkar atmosferinin yaratabileceği o anlık ontolojik yorgunluğa karşı ilahi bir kalkan (koruma) işlevi görür.
Miryetin (مِرْيَةٍ)
Sözcüğün kökeni me-re-ye harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "memeden süt sağmak, bir şeyi tartışarak çekip çıkarmak ve şüphe etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mirye" kavramının hakkı kabul etmede yaşanan tereddüt ve zihinsel dalgalanma hali olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, mirye kelimesini Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemoloji) "yakîn" (kesin bilgi/inanç) kavramının mutlak zıddı olarak; kalbin hakikat karşısında yaşadığı güvensizlik ve boşluk olarak tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Şüphe içinde olma" uyarısının, muhatapların şirk inancının asılsızlığına ve er geç helak edileceklerine dair sarsılmaz bir "kesinlik" (yakîn) vurgusu taşıyan edebi bir üslup olduğunu analiz eder.
Ya'budu (يَعْبُدُ) / Ya'budûne (يَعْبُدُونَ)
Sözcüğün kökeni ayn-be-dal harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "boyun eğmek, itaat etmek ve zillet (alçakgönüllülük)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının zilletin en ileri derecesi olduğunu ve varoluşsal olarak sadece mutlak otoriteye (Allah'a) yapılması gerektiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, ibadet eyleminin Mekke/Arap toplumunda atalardan miras alınan ruhsuz ritüeller bütünü olduğunu, Kur'an'ın ise bu kelimeyi salt bir tapınmadan çıkararak ontolojik bir "mutlak bağlılık ve hayatı teslim ediş" semantiğine dönüştürdüğünü ifade eder.
Âbâuhum (آبَاؤُهُمْ)
Sözcüğün kökeni e-be-ve harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kaynak, asıl, ebeveyn ve baba" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "eb" kelimesinin biyolojik babanın ötesinde, kişinin inanç ve ahlakını inşa eden "öncü ve otorite figürü" olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin cahiliye toplumundaki "sünnetü'l-âbâ" (ataların yolu) kavramını temsil ettiğini; bunun rasyonel bir teolojik seçimden ziyade, "körü körüne taklit" ve sosyal aidiyetin muhafazası refleksinden beslenen aşılmaz bir dogmatizm (bağnazlık) olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, muhatapların putlara tapmasının hiçbir ilahi delile dayanmadığını, sadece atalarından gördükleri sosyolojik bir mirasın kopyalanmasından ibaret olduğunu vurgular.
Lemuveffûhum (لَمُوَفُّوهُمْ)
Sözcüğün kökeni ve-fe-ye harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi eksiksiz yapmak, tamamlamak ve sözünde durmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vefa" kavramının bir hakkı noksansız olarak yerine getirmek (tevfiye) olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi ontolojik bir "tamamlanma" ve "varoluşsal karşılık bulma" olarak tahlil eder; ilahi adalet nizamında ameller ve niyetler boşlukta kalmaz, kendi ağırlıklarınca tastamam faillerine iade edilir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ilahi adaletin işleyişindeki "kusursuz iade" mekanizmasını temsil ettiğini belirtir.
Nasîbehum (نَصِيبَهُمْ)
Sözcüğün kökeni ne-sad-be harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi dikmek, sabitlemek ve birine ayrılan pay" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nasip" kelimesinin bir bütün içinden kişiye özel olarak tahsis/takdir edilmiş kısım olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nasip kelimesinin Kur'an'da genellikle olumlu bir pay veya rızık (mükafat) için kullanıldığını hatırlatarak; burada azap ve ceza için kullanılmasını "tehakküm" (alaycı ve sarsıcı bir edebi sanat) olarak analiz eder. Suçluların dünyadaki şirke dayalı seçimleri, ahiretteki "hakedişleri/nasipleri" olarak onlara sunulmaktadır.
Gayra menkûs (غَيْرَ مَنقُوصٍ)
Sözcüğün kökeni ne-kaf-sad harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin azalması, eksilmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "noksan" kavramının tamlığın zıddı olduğunu ve bir nesnenin bütünlüğünü yitirmesini ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, bu ifadenin ilahi adaletin terazisindeki kusursuzluğu gösteren yerleşik bir hukuki terminolojiyle paralel olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "tevfiye" (tam vermek) kavramının ardından "gayra menkûs" (eksiltilmeden) nitelemesinin gelmesini hukuki bir tekit (pekiştirme) olarak analiz eder; bu, zalimlere verilecek cezanın hiçbir şefaate, merhamet indirimine veya zamanaşımına tabi tutulmayacağını mühürleyen mutlak bir adalet ilanıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla