Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 108. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 108. Ayet

    وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَٓاءَ رَبُّكَۜ عَطَٓاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veemmâ-lleżîne su’idû fefî-lcenneti ḣâlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtu vel-ardu illâ mâ şâe rabbuk(e)(s) ‘atâen ġayra mecżûż(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Mutlu olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabb'inin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada kesintisiz bir lütuf olarak ebedi kalacaklardır.

      Mutlu olanlara gelince, bu kelimenin okunuşunda kıraat imamları ihtilaf ettiler. Kisai ve Hamza ötreli olarak "sü'idıl" (سُعِدُوا) diye okudular, Ebıl Amr, Medineliler ve diğer kıraat imamları ise "şekıl" (شَقُوا) sözcüğüne kıyas ettiler ve üstünlü olarak "se'idıl" (سَعِدُوا) diye okudular. Ebıl Avsece şöyle dedi: Ben ötreli olarak "sü'idıl" (سُعِدُوا) diye okunduğunu bilmiyorum, o ancak üstünlü olarak "se'idıl" (سَعِدُوا) diye okunmuştur. Ebu Avsece "ğayra meczılz" (غَيْرَ مَجْذُوذٍ) ibaresine de kesintisiz anlamı verdi, tıpkı şu ayetlerde ifade edildiği gibi: "İbrahim putları paramparça etti". Hatırladığımız kadarıyla "şehik'' ve "zefir" kelimeleri hakkında onların söylediklerini de zikretmiştik.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve emmâ (وَأَمَّا)

        İbn Fâris, bu edatın bir konuyu kısımlara ayırmak (tafsil), detaylandırmak ve şart ile cevap arasında bağ kurmak için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın burada bir önceki ayette zikredilen "şakî" (bedbaht) grubunun tam karşısına "saîd" (mutlu) grubunu yerleştirmek için kullanılan bir tezat ve ayrıştırma belirteci olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu yapının Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilinci) tasnifinde, insanlığın varoluşsal olarak ayrıldığı o iki büyük kutbu birbirinden kesin çizgilerle ayıran semantik bir sınır olduğunu belirtir.

        Su'ıdû (سُعِدُوا)

        Sözcüğün kökeni sin-ayn-dal harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yardım, işlerin yolunda gitmesi, mutluluk ve yücelik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ilahi inayet ve yardımla ebedi kurtuluşa ermek olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, fiilin edilgen (meçhul) yapıda kullanılmasının çok kritik olduğunu belirtir; buna göre saadet, insanın sadece kendi eylemleriyle zorla kopardığı bir başarı değil, varoluşunu ilahi rızaya uydurması neticesinde Allah tarafından ona giydirilen (bahşedilen) ontolojik bir lütuftur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi insanın hakikat kaynağıyla uyumlanması ve varlığın asli esenliğine kavuşması olarak tahlil eder.

        Fe-fî’l-cenneti (فَفِي الْجَنَّةِ)

        Sözcüğün kökeni cim-nun-nun harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "örtmek, gizlemek ve korumak" olduğunu belirtir. Ağaçların toprağı örtmesi ve içindekini gizlemesi sebebiyle sık ağaçlı bahçelere "cennet" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, ahirette müminler için hazırlanan bu yurdun güzelliklerinin dünyevi gözlerden gizlenmiş eşsiz bir mükafat alanı olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, ateşin (nâr) mutlak zıddı olarak cennetin Kur'an'ın değerler sisteminde "huzur, güvenlik ve varoluşsal serinlik" mekanı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cennetin sadece fiziksel bir bahçe değil, insanın Allah'a yakınlığından doğan mutlak bir "ontolojik korunma ve sığınma" alanı olduğunu vurgular.

        Hâlidîne (خَالِدِينَ)

        Sözcüğün kökeni hı-lam-dal köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin bir halde uzun süre kalması, bozulmaması ve sabit olması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramının varlığın herhangi bir fesada uğramadan devamlılığını sürdürmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, cennetteki hulûd kavramının cehennemdekinden farklı olarak, ilahi nur içinde her türlü endişeden arınmış "zamansız bir varoluş" (timelessness) halini temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nitelemeyi "varlığın ölümsüzleşmesi" ve ilahi beka sıfatından pay alması olarak tahlil eder.

        Mâ dâmeti (مَا دَامَتِ)

        Sözcüğün kökeni dal-vav-mim harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "sükunet, yerleşiklik ve bir şeyin devamlılığı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "devam" kelimesinin bir şeyin kesintiye uğramadan, eksilmeden sürmesi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin cennet nimetlerinin dünya nimetleri gibi fani ve tükenmeye yüz tutmuş (entropik) bir yapıda olmadığını, ilahi bir teminat altında kesintisiz bir akış içinde olduğunu ifade ettiğini belirtir.

        Es-semâvâtu ve’l-ardu (السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ)

        Sin-mim-vav (yükseklik) ve elif-ra-dat (zemin) köklerinden oluşur. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramların üst ve alt alemleri, yani tüm kozmik yapıyı temsil ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, "gökler ve yer durdukça" ifadesinin eski Arap edebiyatında "sonsuzluk" bildiren yerleşik bir edebi formül (merizm) olduğunu, Kur'an'ın bu formu cennetin ebediyetini muhatabın zihnine idrak ettirmek için kullandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin ahirette yeniden inşa edilecek olan o "yeni kozmik düzene" işaret ettiğini ve bu yeni evrenin yasalarının mutlak bir bekaya ayarlandığını analiz eder.

        İllâ mâ şâe Rabbuke (إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ)

        Şın-ye-hemze (irade etmek) ve re-be-be (terbiye edip yönetmek) köklerinden oluşur. İbn Fâris, meşietin ilahi bir kudretle bir şeyin var edilmesini istemek olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cehennemlikler için söylenen bu "istisna" (Allah'ın dilemesi hariç) vurgusunun cennetlikler için de aynen tekrarlanmasının sarsıcı bir teolojik zirve olduğunu analiz eder. Öztürk'e göre bu, cennet ehlinin ebediyetinin "kendiliğinden" veya "hak edilmiş bağımsız bir mülk" olmadığını, her an Rabbin mutlak iradesine ve süregelen lütfuna (rububiyet) bağlı olduğunu hatırlatan bir kudret ilanıdır. Toshihiko Izutsu, bu istisnanın Allah'ın kendi yarattığı ebediyet yasasına bile mahkum olmadığını gösteren bir "mutlak hürriyet" tecellisi olduğunu vurgular.

        Atâen (عَطَاءً)

        Sözcüğün kökeni ayn-tı-vav harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi karşılıksız vermek, sunmak ve ihsan etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "atâ" kelimesinin hiçbir zorunluluk olmaksızın, tamamen verenin cömertliğinden kaynaklanan bir bağış olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, atâ kavramını ontolojik bir "hibe" olarak tahlil eder; cennet, insanın amellerinin tam bir matematiksel karşılığı (ücret) değil, ilahi rahmetin varlığı sarıp sarmalayan paha biçilemez bir hediyesidir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin kurtuluş tasavvurunu katı bir borç-alacak ilişkisinden çıkarıp ilahi sevgi ve inayet zeminine taşıdığını belirtir.

        Gayra meczûz (غَيْرَ مَجْذُوذٍ)

        Sözcüğün kökeni cim-zel-zel köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi hızla ve kökünden kesmek, koparmak ve ayırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cezz" eyleminin bir nesnenin aniden kesintiye uğraması olduğunu; "gayra meczûz" nitelemesinin ise asla kesilmeyecek, son bulmayacak nimetleri temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, bu tür "kesintisizlik" bildiren nitelemelerin monoteist eskatolojideki ebedi refah tasvirlerinin köklü bir semantiği olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamanın dünya nimetlerinin doğasında var olan tükenme, yitirilme korkusu ve ölüm gibi "kesintilere" karşı; ahiret nimetlerinin mutlak kusursuzluğunu, güvencesini ve ebedi sürekliliğini mühürleyen estetik bir final olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X