وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَـمَٓا اَغْنَتْ عَنْهُمْ اٰلِهَتُهُمُ الَّت۪ي يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ لَمَّا جَٓاءَ اَمْرُ رَبِّكَۜ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْب۪يبٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 101. Ayet
Daralt
X
-
Onlara biz zulmetmedik; onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabb'inin hükmü geldiğinde Allah'ı bırakıp da taptıklan tannlan onlara hiçbir şey sağlamadı; ziyanlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı.
Onlara biz zulmetmedik; onlar kendi kendilerine zulmettiler. Buradaki onlara biz zulmetmedik mealindeki beyanın iki anlamı vardır. Birincisi, biz onlara zulmetmedik, çünkü onlar da, onların bütün yapıları da Allah Tealanın mülküdür. Her mülk sahibinin mülkünü hela.le. etme hakkı vardır. Dolayısıyla kendi mülkünü telef ettiğinden dolayı hiçbir mülk sahibi zalim olmakla nitelenemez. Onlar kendi kendilerine zulmettiler; çünkü onların canları hakikatte kendilerine ait değildir, evleri de öyle! Dolayısıyla başkasına ait bir şeyi helak eden kişi, zalimdir.
İkincisi, zulüm, bir şeyi ait olduğundan başka bir yere koymak demektir. Cenab-ı Hak, azap etmekle onlara biz zulmetmedik buyuruyor, çünkü onlar yaptıkları şeylerle bunu hak ettiler, dolayısıyla biz azabı ait olduğu yerden başka bir yere koymadık. Aksine onlar kendilerini olmaları gereken yerden başka yerlere koydular, kendilerini kendi maliklerinden başkasına yönelttiler ve O'ndan başkasına kulluk yaptılar, bu ise zulümdür. Bu yorum, onların kendi şahısları hakkındadır. Binalarına gelince, Cenab-ı Hak onları o insanlar için yaratmıştı, onları hela.le. ettiğinde, onlar için yarattığı şeyleri de hela.le. etmiştir. Onlar var oldukları sürece bunları da onlar için ayakta tutmaktadır. Onlar yok olup gittiklerinde, artık bu binaların varlığına da gerek kalmamıştır.
Ayette belirtilen, o insanların kendilerine zulmetmiş sayılmalarının sebebi olarak da farklı hususlar gösterilebilir. Birincisi, onlar Allah'tan başkasına taparak kendilerine zulmettiler. İkincisi, onlar insanları Allah'ın yolundan, Allah'a kulluktan ve O'nun birliğini kabulden çevirip Allah'tan başkasına kulluğa yönlendirdikleri için kendilerine zulmetmiş oldular. Üçüncüsü de hemen azabı istemeleri ile kendilerine zulmettiler.
Rabb'inin hükmü geldiğinde Allah'ı bırakıp da taptık.lan tanrıları onlara hiçbir şey sağlamadı. Bu ayet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların Allah'tan başka taptıkları ilahların, Rabb'inin hükmü geldiğinde, yani Rabb'inin azabı geldiğinde onlara hiçbir faydası olmadı. Onlar şöyle diyorlardı: "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" . Cenab-ı Hak, kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar diye taptıkları putların, bekledikleri faydayı onlara sağlamayacaklarını haber vermektedir. İkincisi, onlara hiçbir şey sağlamadı, yani tanrılarının bizzat kendileri, azabı kaldırmaya en çok ihtiyaç duydukları sırada, aciz ve zayıf oldukları için kendilerine bile faydaları olmadı. Onlar diyorlardı ki: "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır". Onlar en çok ihtiyaç duydukları sırada kendileri için bunu yapamadıklarına göre başkaları için hiçbir halde yapamazlar. En doğrusunu Allah bilir.
Ziyanlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Onların putlara tapmaları sadece kendi zararlarını artırdı. Yahut taptıkları putlar, onların sadece zararlarını çoğalttı. Ayette geçen "tetbib" (تَتْبِيبٍ) kelimesine bütün müfessirler zarar etmek anlamı verdiler. Ebu Avsece şöyle dedi: "Tetbib" (تَتْبِيبٍ) kelimesi, fesat anlamına gelir. O, şu ayette geçen bu kelimeye de aynı anlamı verdi: "Firavunun tuzağı hüsrandan başka bir sonuç doğurmadı". Yani fesattan başka bir sonuç doğurmadı. Başkaları ise, hüsrandan başka bir sonuç doğurmadı anlamı verdi. Diğerleri de zarardan başka bir sonuç doğurmadı manasını verdi. Aynı şekilde "tebbet" (تَبَّتْ) kelimesine de hüsran anlamı verdiler. Ebu Ubeyde, "ğayra tetbib" (تَتْبِيبٍ غَيْرَ), ibaresi, yok olmaktan ve helak olmaktan başka bir işe yaramadı, anlamına gelir dedi. "Ebu Leheb'in elleri kurusun! -Kurudu zaten'' mealindeki ayet hakkında da aynı şeyi söylediler. İnsanların "tebben leke" (لَكَ تَبًّا) şeklindeki beddualarına da aynı manayı verdiler. Bazıları "ğayra tetbib" (تَتْبِيبٍ غَيْرَ) ibaresine kötülüğü arttırmaktan başka bir şeye yaramadı manasını verdi ve dedi ki: "Tetbib': kötülük demektir, "tebbe" de kötülük ve hüsran manasına gelir, neticede her ikisi de aynı anlama gelir.
Yorumu Yorumla
-
Vemâ zalemnâhum (وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ)
Sözcüğün kökeni ze-le-me harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi kendisine ait olmayan bir yere koymak" ve "karanlık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulmü adaletin zıddı olarak tanımlar; ayetteki kullanımıyla Allah'ın kullarına yönelik hiçbir haksız müdahalesinin olmadığını, aksine her şeyin yerli yerince (hak üzere) gerçekleştiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin Kur'an'ın "Adl" (adalet) semantiğinde merkezi bir yer tuttuğunu, ilahi iradenin bir "zorbalık" değil, bir "karşılık" (ceza) olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, zulmü ontolojik bir "hakikat karartması" olarak tahlil eder; Allah'ın bu eylemden münezzeh olması, varlığın selametini koruyan temel bir ilkedir.
Enfusehum (أَنفُسَهُمْ)
Kökü ne-fe-se harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin özü, kan ve kıymet" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin burada insanın bizzat kendi benliğini ve iradesini temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Onlar kendi nefislerine zulmettiler" ifadesini tahlil ederek; insanın kendi iradesiyle yaptığı yanlış seçimlerin, dönüp dolaşıp kendi varoluşunu tahrip ettiğini, dolayısıyla mağduriyetin failinin yine insanın kendisi olduğunu vurgular.
Fema ağnet (فَمَا أَغْنَتْ)
Sözcüğün kökeni ğ-n-y harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "başkasına ihtiyaç duymamak ve bir yerde kalmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iğna" eyleminin burada bir zararı defetmek veya bir fayda sağlamak manasında "hiçbir işe yaramamak" olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Medyen ve benzeri toplumların sahip olduğu "sahte yeterlilik" (ğina) duygusunun ilahi azap karşısındaki mutlak acziyetini resmettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının, insanın sığındığı tüm dünyevi ve sahte dayanakların (putların) kritik anlarda nasıl bir "boşluğa" dönüştüğünü gösteren bir hayal kırıklığı tasviri olduğunu analiz eder.
Âlihetuhumu (آلِهَتُهُمُ)
Kökü e-le-he harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kulluk etmek ve birine sığınmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilah" kelimesinin burada onların tanrılaştırdıkları, kendilerine güç ve medet umdukları nesne ve otoriteler olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin genel Sami dillerindeki (Eloh/Ilah) kökenlerine dikkat çekerek, Kur'an'ın bu terimi sahte otorite iddialarını çürütmek için kullandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, "ilah" kavramını insanın mutlak bağlılık duyduğu odak noktası olarak tanımlar; ayetteki "onların ilahları" vurgusu, bu bağlılığın nasıl bir hüsranla sonuçlandığını simgeler.
Yed'ûne (يَدْعُونَ)
Sözcüğün kökeni de-ayn-ve harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "seslenmek, çağırmak ve bir şeyi kendine çekmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dua" kelimesinin burada sadece dilsel bir yakarış değil, ibadet ve sığınma eylemlerinin tamamını kapsadığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin geniş zaman kipiyle (muzari) gelmesinin, onların bu sahte ilahlara sürekli ve sistemli bir şekilde yöneldiklerini, ancak bu sürekliliğin azap anında hiçbir karşılık bulmadığını analiz eder.
Min dûnillâh (مِن دُونِ اللَّهِ)
Sözcüğün kökeni de-ve-ne harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yakınlık, aşağılık ve bir şeyin dışında kalmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin burada "Allah'tan başka, O'nun dışındaki her şey" manasında kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu tamlamanın Kur'an'ın tevhid semantiğinde bir "sınır çizgisi" olduğunu; Allah dışındaki tüm güç odaklarının ontolojik olarak "dûn" (aşağıda ve yetersiz) olduğunu belirtir.
Câe emru Rabbike (جَاءَ أَمْرُ رَبِّكَ)
C-y-e, e-m-r ve re-be-be köklerinden oluşur. İbn Fâris, "emr"in mutlak bir buyruk ve hadise olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emru Rabbike" tamlamasının burada azabın infazına dair ilahi kararın vuku bulması anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu gelişin (cey) rastgele bir doğa olayı değil, terbiyet edici (Rabb) otoritenin ahlaki nizamı yeniden tesis etmek için sahneye çıkışı olduğunu tahlil eder.
Vemâ zâdûhum (وَمَا زَادُوهُمْ)
Kökü ze-ye-de harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin üzerine ekleme yapmak, artmak ve çoğalmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ziyade" kelimesinin burada beklenen "fayda" yerine tam tersi bir "zarar" eklediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sahte ilahların ve yanlış yolların insana huzur ve güç vermesi beklenirken, gerçekte sadece yıkımı ve ağırlığı artırdığını simgeleyen edebi bir tezat olduğunu belirtir.
Gayra tetbîb (غَيْرَ تَتْبِيبٍ)
Kökü te-be-be harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kesilmek, hüsrana uğramak, kayba uğramak ve helak olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tetbîb" kelimesinin bir şeyi tamamen tahrip etmek ve sonunu getirmek manasına geldiğini; kökün süreklilik ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin arkaik kökenlerinde "yıkım" manasının baskın olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin anlatının en sarsıcı final vurgusu olduğunu; onların sığındıkları şeylerin onlara hüsran ve yıkımdan başka hiçbir şey "eklemediğini" (ziyade) analiz eder. Toshihiko Izutsu, tetbîb kavramını mutlak ve geri dönülemez bir "varoluşsal iflas" olarak tanımlar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla