Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 87. Ayet

    قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû yâ şu’aybu esalâtuke te/muruke en netruke mâ ya’budu âbâunâ ev en nef’ale fî emvâlinâ mâ neşâ(u)(s) inneke leente-lhalîmu-rraşîd(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kavmi ise, 'Ey Şuayb! Atalanmızın taptığı şeylerden yahut mallanmız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana ibadetin ( dinin) mi emrediyor? Oysa sen uyumlu ve akıllı birisin' dediler.

      Kavmi dedi ki: Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana ibadetin (dinin) mi emrediyor? Bazıları buradaki "salatüke" (صَلَاتُكَ) kelimesini, bunu senin kıraatin mi emrediyor, diye yorumladılar. İbn Abbas (r.a.) şöyle dedi: Onlar bunu Şuayb aleyhisselama söylemişlerdi, çünkü Şuayb çok namaz kılardı. Burada sanki gizli bazı kelimeler var gibidir. Onlar namazın mı emrediyor demişlerdi; yani babalarımızın taptıklarına tapmayı terketmemizi senin namazın mı emrediyor? Namazın, yani namazların demektir. Muhtemelen Şuayb aleyhisselamın kıldığı bilinen namazlar kastedilmektedir. Onlar diyorlardı ki: Bize onları terketmemizi sana emreden senin kıldığın namazlar mıdır? Yahut onları terketmemizi sana emreden sürekli kıldığın o tek namaz mıdır? Onlar böyle demişlerdi. Diğer farzlardan ayrı olarak özellikle namazın zikredilmesi, muhtemelen Hz. Şuayb'ın yaptığı ibadetlerden onların en çok gördükleri ibadet olduğu içindir, bundan dolayı ona böyle demişlerdi.

      Bu ayette iki anlam daha vardır. Birincisi, atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor, sözünü onlar, sanki Hz. Şuayb'ın akılsız ve bilgisiz biri olduğuna göndermede bulunmuşlardı. Tıpkı bir adamın başkasını akılsızlıkla suçlarken şöyle demesi gibi: İlmin mi sana bunu emrediyor? Yahut imanın mı sana bunu emrediyor? Cenab-ı Hak da şöyle buyuruyor: "De ki: Eğer böyle inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!". Aynen bunlar gibi o sözü de Hz. Şuayb'ın akılsızlığına ve cehaletine telmihte bulunarak söylemiş olabilirler.

      İkincisi, Bu söz inkar anlamına da gelir. Bir adam başka birine der ki: Sana bunu imanın mı emrediyor? Yahut sana bunu ilmin mi emrediyor? Yani sana bunu onlar emretmiyorlar. Buna göre onların söyledikleri, atalarımızın tapbğı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor sözü, onlar sana bunu emretmiyor anlamına gelir. Bu yorum, namaz onlar tarafından beğenilen bir ibadet olduğuna göredir. Şayet beğenilmeyen ibadet ise, o zaman ilk yorum esastır.

      Sana namazın mı emrediyor? Cenab-ı Hak, putlara ibadet yapmakta babalarını taklit etmeyi onlara sevdirdi, hem babalarına tabi olmak ve hem de malların kendilerine verilmesi. Bu iki husus onları deliller ve ayetler üzerinde düşünmekten alıkoymuştu, çünkü bunlar onlara sevdirilmişti. Bütün kafirlerin özelliği de budur; onları Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmekten, delillere bakmaktan ve sözünü ettiğimiz şu hususlardan biri alıkoyuyordu: Zevke düşkünlük, liderliğin devamı arzusu ve şehevi arzulara meyil! ... Onlar zannediyorlardı ki, şayet paygamberlere uyarlar ve onların davetlerini kabul ederlerse bunlar ellerinden gidecek.

      Yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemiz. Bu beyanın bütün arzularını yerine getirmek anlamına gelmesi muhtemeldir. Ölçü ve tartıda yaptıkları noksanlığı kastetmiş olmaları da muhtemeldir. Şöyle diyorlardı: Mallar bizim, onlarda başka kimsenin hakkı yok, dolayısıyla istediğimizi yaparız. Bazıları şöyle dedi: Yahut dilediğimizi yapmaktan anlamına gelen "ev en nef'ale ma neşau" (أَوْ أَنْ نَفْعَلَ مَا نَشَاءُ) ifadesindeki ilk elif harfi sıladır, dolayısıyla cümle, mallarımızda istediğimizi yaparız şeklindedir.

      Oysa sen uyumlu ve akıllı birisin. Müfessirler şöyle dedi: Onlar bu sözü Şuayb aleyhisselam ile alay etmek ve eğlenmek için söylemişlerdi. Buradaki .. halim'' (الْحَلِيمُ) kelimesi ile akılsızlıktan, "reşid" (الرَّشِيدُ) kelimesi ile de sapıklıktan kinaye yapmışlardı. Yani sen akılsızın birisin, babalarının putlara tapmalarında da akılsızlık yapıyorsun; aynı zamanda sapıtmışsın, babalarının dinini ve mezhebini terkediyorsun. Bazıları bu cümleye olumsuzluk anlamını verdiler; yani sen uyumlu ve akıllı biri değilsin. Buradaki uyumlu ve akıllı anlamına gelen "halim'' (الْحَلِيمُ) ve "reşid" (الرَّشِيدُ) kelimeleri, hakikat manasında kullanılmış gibidir; çünkü onlar Şuayb'ın yalan söylediğine asla şahit olmamışlardı, bir aksiliğini ve akılsızlığını da kesinlikle görmemişlerdi. Bundan dolayı onlar sen uyumlu ve akıllı birisin demişlerdi. Yani sen böyle idin, şimdi bu hale nasıl geldin? Bu aynen Hz. Salih'in kavminin Salih'e söylediklerine benzemektedir: "Ey Salih! Sen bundan önce içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin''.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        Sözcüğün kökeni ke-ve-le harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının sesleri ve harfleri bir araya getirerek bir manayı dışa vurmak ve telaffuz etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının zihindeki soyut düşüncelerin dil vasıtasıyla somutlaşması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diyalog yapısında bu fiilin sadece bir konuşmayı değil, peygamberin sunduğu yeni dünya görüşüne karşı muhatapların sergilediği kolektif direnci ve "savunma dilini" temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "dediler" ifadesinin, Medyen halkının Şuayb peygamberin uyarılarını ciddiye almayan, aksine onunla alay eden (ironik) bir polemik sürecini başlattığını vurgular.

        Yâ Şu’aybu (يَا شُعَيْبُ)

        Sözcük şe-ayn-be kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dallara ayrılmak, kabilelere bölünmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Şuayb" isminin bu kökten gelerek toplumsal bir birliği veya seçkinliği ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, Şuayb isminin yabancı kökenli olabileceğini ancak Arap yarımadasındaki yerel geleneklerde Medyen peygamberi olarak yerleşmiş bir özel isim olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, kavmin ona ismiyle hitap etmesini, aralarındaki eski kabilevi yakınlığı kullanarak peygamberlik makamını sıradanlaştırma ve ona "içimizden biri" diyerek meydan okuma çabası olarak tahlil eder.

        Asalâtuke (أَصَلَاتُكَ)

        Sözcüğün kökeni sa-le-ve harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dua etmek" ve "ateşe girmek/ısıtmak" (bir şeyi yumuşatmak için ateşe tutmak) ile ilişkili olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "salât" kavramının dini bir terim olarak Allah'a yönelişi, ibadeti ve belirli rükünleri olan namazı ifade ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice slota veya Aramice kökenli bir ödünçleme olduğunu ve Kur'an'ın bu kavramı İslam'ın merkezi ibadeti olarak teknikleştirdiğini savunur. Toshihiko Izutsu, Medyenlilerin bu kelimeyi kullanmasını, Şuayb'ın kıldığı namazın sadece bireysel bir ibadet değil, onların ekonomik düzenine (ölçü ve tartıya) müdahale eden "politik ve hukuki bir talimat kaynağı" olarak algılandığını gösteren semantik bir kırılma olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Namazın mı sana emrediyor?" sorusunun, dinin kamusal alana müdahalesine duyulan tepkiyi ve dinin sadece mabetle sınırlı kalması gerektiğine dair seküler/müşrik zihniyeti yansıtan bir alay (istihza) olduğunu belirtir.

        Netruke (نَّتْرُكَ)

        Sözcüğün kökeni te-re-ke harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi kendi haline bırakmak, terk etmek ve vazgeçmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "terk" eyleminin bir şeyi hem fiziksel hem de iradi olarak bırakmak anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Medyenlilerin "ataların taptıklarını terk etmek" ifadesini kullanmalarının, onların geleneksel kimliklerine (asabiyet) duydukları sarsılmaz bağlılığı ve Şuayb'ın getirdiği tevhidin bu tarihsel kökleri koparma tehdidi olarak algılandığını tahlil eder.

        Âbâunâ (آبَاؤُنَا)

        Sözcüğün kökeni e-be-ve harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kaynak, asıl ve baba" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "eb" (baba) kavramının sadece biyolojik bağı değil, bir kişinin yetişmesinde ve inanç dünyasının kurulmasında etkili olan "ilkeleri ve öncüleri" de kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunda "ataların yolu" (sünnetü'l-âbâ) kavramının mutlak bir otorite ve norm kaynağı olduğunu; muhatapların bu kelimeyi kullanarak peygamberin yeni mesajına karşı tarihsel ve duygusal bir savunma kalkanı oluşturduklarını belirtir.

        Emvâlinâ (أَمْوَالِنَا)

        Sözcüğün kökeni me-ve-le harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bolluk ve sahip olunan her türlü değer" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mal" kelimesinin insanın meyledip elde tuttuğu her şeyi ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Medyenlilerin "mallarımız konusunda dilediğimizi yapmamız" ifadesini tahlil ederek; bunun, mülkiyetin mutlak olduğunu ve ilahi/ahlaki bir otoritenin ekonomik kararlara karışamayacağını savunan "liberal-müşrik" bir mülkiyet algısının dışavurumu olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, malın bu bağlamda sadece ekonomik bir meta değil, insanın kendisini Allah'tan müstağni görmesine (tuğyan) sebep olan bir "güç alanı" olarak işlev gördüğünü analiz eder.

        El-Halîmu (الْحَلِيمُ)

        Sözcüğün kökeni he-le-me harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "akıl, sükûnet ve öfkenin zıddı olan dinginlik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hilm" kavramını kişinin nefis dizginleyebilme gücü ve vakar olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, "hilm"in cahiliye dönemindeki "cehl" (taşkınlık) kavramının zıddı olduğunu belirtir. Ancak ayetteki kullanımını tahlil eden Izutsu ve Prof. Dr. Mustafa Öztürk, muhatapların Şuayb'a "Şüphesiz sen halîmsin" demelerinin samimi bir övgü değil, onun ahlaki hassasiyetleriyle ve ekonomik uyarılarıyla dalga geçen ağır bir "alay" (sarkazm) olduğunu vurgularlar.

        Er-Raşîdu (الرَّشِيدُ)

        Sözcüğün kökeni ra-şe-de harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "doğru yolu bulmak ve yanılmamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rüşd" kavramını bir kimsenin dini ve dünyevi işlerinde en doğru yolu seçebilecek akli ve ahlaki olgunluğa ulaşması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, "raşîd" sıfatının burada "halîm" ile birlikte kullanılmasının, Medyenlilerin zihninde Şuayb'ın "aklı başında ve olgun bir adam" olarak bilinmesine rağmen, onun getirdiği mesajın (ekonomik dürüstlük ve tevhid) onlara göre "akıl dışı" görülmesiyle oluşan tezatı yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nitelemenin kavmin Şuayb’ı "saf ve mantıksız" görmekle suçladığı bir ironi finali olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X