Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 82. Ayet

    فَلَمَّا جَٓاءَ اَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۙ مَنْضُودٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ câe emrunâ ce’alnâ ‘âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ ‘aleyhâ hicâraten min siccîlin mendûd(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik ve Üzerlerine sağanak halinde taşlar yağdırdık.

      Lut Kavminin Azabı

      Emrimiz gelince; muhtemelen emrimiz anlamındaki "emruna' (أَمْرُنَا) lafzından maksat, Cenab-ı Hakk'ın o beldenin altını üstüne getirmekle ilgili emridir. Müfessirler şöyle dediler: Oranın altını üstüne getirdik mealindeki cümlesi şunu ifade etmektedir: Cebrail aleyhisselam kanatlarını Lıit kavminin yaşadığı beldenin altına soktu, sonra onu göğe doğru kaldırdı, sonra ters çevirdi, üstünü altına getirdi ve yere yapıştırdı. Şu ayet-i kerime de bunu ifade etmektedir: "Altı üstüne getirilmiş şehirleri de O helak etti". Denildi ki: Cebrail aleyhisselam onları gökten yere çarpıp helak etti. Helak ettiğinde onları yerin altına sokması da mümkündür, böylece yerin üstünde olanları altına sokmuş olur. Ancak müfessirler bunu bizim söylediğimiz şekilde yorumladılar ve bu hususta ittifak ettiler. Bazıları şöyle dedi: Belde ters çevrildi ve zikredildiği gibi altı üstüne getirildi, orada bulunmayanların üzerine de taş yağdırıldı.

      Üzerlerine sağanak halinde taşlar yağdırdık. Bazıları şöyle dedi: Üzerlerine taşlar yağdırıldı, sonra Cibril beldenin altını üstüne getirdi. Bazıları da dedi ki: Cibril beldeyi ters çevirdikten sonra Üzerlerine taşlar yağdırıldı ve şehir dümdüz hale geldi. O belde halkından olduğu halde orada bulunmayan kişilere gelince, bu taşlar, üzerinde ait olduğu kişinin ismi yazılı olduğu halde onlardan her birinin başına düştü ve onu bulunduğu yerde öldürdü. En doğrusunu Allah bilir.

      Siccil'den (سِجِّيلٍ) kelimesini bazıları şöyle açıkladı: Siccil, o insanların başlarına yağdırılan taşın alındığı yerin adıdır. Bazıları da şöyle dedi: Tuğla gibi pişirilmiş balçıktır. İbn Abbas'ın (r.a.) ona, seng kil dediği rivayet edilmiştir. "Mendıid" (مَنْضُودٍ) kelimesi, taş çamurla sıvandı ve birbirine yapıştı anlamına gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Câe (جَاءَ)

        Sözcüğün kökeni c-y-e (cim, ye ve hemze) köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyin bir yere ulaşması, varması ve bir durumun fiilen vuku bulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cey" kavramının burada zamanı belirlenmiş ilahi bir hükmün (azap) fiziksel alemde tezahür etme anını ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu fiilin ilahi iradenin tarihsel sürece doğrudan müdahalesini simgeleyen bir "hadise" dili olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "mühlet" (süre) bittiğinde ilahi adaletin kaçınılmaz bir şekilde vuku buluşunu temsil ettiğini ifade eder.

        Emrunâ (أَمْرُنَا)

        Elif-mim-ra köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi buyurmak" ve "iş/hadise" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emr" kavramının burada Allah'ın yaratıcı iradesinin bir toplumu tasfiye etmek üzere harekete geçmesini simgelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Allah’a nispet edilen "emr"in, beşerî tarihi yöneten mutlak "kozmik otorite"yi temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "Emrimiz geldiğinde" vurgusunun, azabın rastlantısal bir doğa olayı değil, ilahi adalet nizamının bir gereği olarak vuku bulduğunu gösteren teolojik bir mühür olduğunu vurgular.

        Ce'alnâ (جَعَلْنَا)

        Sözcüğün kökeni c-ayn-l köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi yapmak, bir halden başka bir hale çevirmek ve varetmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ce'l" eylemini bir nesneyi veya durumu yeni bir biçime sokmak (inşa veya imha) olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin kullanımını "ontolojik bir dönüşüm" olarak tahlil eder. Ona göre, bir şehrin altının üstüne getirilmesi sıradan bir deprem değil, ilahi irade tarafından gerçekleştirilen radikal bir "mekânsal yer değiştirme" (spatial inversion) eylemidir.

        Âliyehâ (عَالِيَهَا)

        Ayn-le-ve kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yükseklik, üstünlük ve bir şeyin zirvesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ulüv" kavramının hem mekânsal yüksekliği hem de şeref ve mertebeyi ifade ettiğini vurgular. Ayette şehrin "üst tarafı" manasında kullanılan bu kelimeyi tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bunun kavmin kibirlendiği, inşa ettiği ve güvendiği o yüksek mimari yapıları temsil ettiğini belirtir.

        Sâfilehâ (سَافِلَهَا)

        Se-fe-le köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "alçaklık, aşağıda olmak ve ulüv (yükseklik) kavramının zıddı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "süfl" kavramının hem fiziksel alçaklığı hem de ahlaki ve sosyal düşüklüğü ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, şehrin üstünün altına getirilmesini (âliyehâ sâfilehâ), kavmin o zamana kadar yücelttiği sapkın değerlerin ve kibirlerinin ilahi adaletle en aşağılık duruma (ontolojik çöküş) mahkum edilmesi olarak analiz eder.

        Emtarnâ (أَمْطَرْنَا)

        Sözcüğün kökeni me-te-ra köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "gökten suyun dökülmesi/yağmur" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amtara" (yağdırdı) fiilinin Kur'an'da genellikle "rahmet" (hayır) getiren normal yağmur için değil; taş ve benzeri maddelerle gelen "azap" ve "helak" için kullanıldığına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin doğal bir doğa olayının (yağmur) teolojik bir cezalandırma aracına dönüşmesini simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin gökyüzünün bir yaşam kaynağı olmaktan çıkıp bir ölüm ve yıkım kaynağı haline geldiğini resmettiğini vurgular.

        Hicâraten (حِجَارَةً)

        He-ce-re köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "sertlik, katılık ve engellemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hacer" (taş) kelimesinin yumuşaklığın zıddı olan her türlü katı cisim için kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, taşın azap vasıtası olarak seçilmesini, hayat veren suyun (yağmurun) yerini cansız ve yakıcı bir maddenin almasıyla oluşan varoluşsal zıtlık üzerinden tahlil eder.

        Siccîlin (سِجِّيلٍ)

        Sözcüğün kökeni üzerine farklı görüşler mevcuttur. Celaleddin el-Suyuti, "el-İtkan"da bu kelimenin Farsça kökenli olduğunu ve "taş ve çamur" anlamına gelen "seng" ve "gil" kelimelerinden Arapçalaştırıldığını (muarreb) ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice veya Farsça (sang-gil) kökenli olup "pişmiş balçık/çömlek" anlamına geldiğini ve Kur'an'ın bu yabancı ismi azap niteliği olarak teknikleştirdiğini belirtir. İbn Fâris, s-c-l kökünün "akıtmak ve sertlik" manasından hareketle, bunun ateşle pişirilmiş ve taşlaşmış bir çamur olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "siccîl" kelimesinin "sicill" (kayıt/kitap) ile olan ses benzerliğine dikkat çekerek, bunun ilahi hükümde yazılmış/belirlenmiş bir azap taşı olduğunu ifade eder.

        Mendûd (مَنْضُودٍ)

        Ne-de-de köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi birbiri üzerine dizmek, istiflemek ve düzenli hale getirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nadd" kavramını nesnelerin aralarında boşluk kalmayacak şekilde peş peşe sıralanması olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin seçilmesini, yağan taşların seyrek ve tesadüfi olmadığını, aksine kurbanları kaçış yolu bırakmayacak şekilde kuşatan "yoğun, kesintisiz ve sistemli" bir sağanağı resmettiğini belirterek tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "mandûd" nitelemesinin azabın hem şiddetini hem de hedefine tam isabet eden kusursuz organizasyonunu simgelediğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X