Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 77. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 77. Ayet

    وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velemmâ câet rusulunâ lûtan sî-e bihim vedâka bihim żer’an vekâle hâżâ yevmun ‘asîb(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Elçilerimiz Lut'tı geldiğinde, Lut onlardan dolayı huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti. 'Zor bir gün!' dedi.

      Elçilerimiz Lût'a geldiğinde, Lût onlardan dolayı huzursuz oldu. (سِيءَ بِهِمْ) kelimesi, kavminin yabancılara yaptıkları yüzünden, kendisini utandıracaklarından korktuğu için meleklerin gelmesinden rahatsız oldu demektir.

      Onlara karşı çaresizlik hissetti. Yani onların gelenlere ne yapacaklarını ve misafirlerini onların kötülüğünden korumak için nasıl davranacağını bilemiyordu. Ayetteki "zer'an" (ذَرْعًا) kelimesi, güç ve kudret anlamına gelir, yani gücü ve kudreti daraldı demektir. Zor bir gün, dedi. Buna çirkin ve sıkıntılı gün manası verildi. Çünkü o, perdeleri yırtacak ve erkekleri rezil edecek bir gündü. Bu ayet, içtihadın caiz olduğuna işaret etmektedir; çünkü Lût aleyhisselam, zor bir gün, yani dehşetli bir gün sözünün gerçekliği sonradan belli olacaktı, henüz onun sıkıntısı ortaya çıkmamıştı; ancak o bu sözü kendi içtihadıyla söylemişti. En doğrusunu Allah bilir.

      Elçilerimiz Lût'a geldiğinde, Lut onlardan dolayı huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti. Burada geçen huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti mealindeki beyanda ifade edilen hususun sebebi muhtemelen şu idi: Elçiler, kavmini helak etmek üzere Lût'a geldiğinde, Lût bundan huzursuz oldu ve çaresizlik hissetti. Bu cümlenin, kavminin misafirlere kötülük yapacakları endişesiyle huzursuz oldu manasına gelmesi de muhtemeldir. Hasılı her iki anlam da, gerek kavminin durumu ve gerek gelen elçilerin konumu netice olarak Lût aleyhisselama yöneliktir. Yahut ikisinden biri misafirlerin konumu ile ilgili, diğeri de kavminin başına gelecek olan felaketle ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Câet (جَاءَتْ)

        İbn Fâris, c-y-e (cim, ye ve hemze) kökünün temel manasının bir şeyin bir yere ulaşması, varması ve bir durumun fiilen vuku bulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cey" kavramının hem fiziksel bir varışı hem de zamanı belirlenmiş ilahi bir hükmün gerçekleşme anını ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının, meleklerin Lût peygamberin yanına varmasıyla başlayan o kritik süreci ve peygamberin üzerindeki psikolojik baskının başlangıcını simgelediğini belirtir. Angelika Neuwirth, "câe" fiilinin anlatıda bir "karar anı" işlevi gördüğünü ve ilahi müdahalenin beşerî alemde görünür hale gelmesini simgelediğini ifade eder.

        Rusulunâ (رُسُلُنَا)

        İbn Fâris, r-s-l (ra, sin ve lam) kökünün temel manasının bir şeyi serbest bırakmak, peş peşe göndermek ve bir şeyin kesintisiz akışını sağlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "resul" kelimesini ilahi bir mesajı veya görevi ulaştırmak için gönderilen elçi olarak tanımlar; ayetteki "nâ" (bizim) zamiriyle olan tamlama, bu elçilerin doğrudan Allah'ın otoritesini temsil ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin teknik kullanımının Yakın Doğu monoteist geleneklerindeki "gönderilmiş" (apostle) kavramıyla semantik bir bütünlük içinde olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, "resul" figürünün Kur'an'ın iletişim yapısındaki (Allah'tan insana) merkezi konumuna dikkat çekerek, bu elçilerin sadece haberci değil, aynı zamanda ilahi iradenin operasyonel güçleri olduğunu analiz eder.

        Lûtan (لُوطًا)

        El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin Arapça olmadığını, yabancı (a'cemî) kökenli bir özel isim olduğunu belirtirler. Arthur Jeffery, Lût isminin İbranice "Lot" (örtü/peçe) kökenli olduğunu ve Kur'an'ın bu ismi kadim bir peygamberlik silsilesinin halkası olarak Arapçalaştırdığını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, Lût figürünün Kur'an'da İbrahim anlatısıyla kopmaz bir bağ içinde sunulduğunu, ilahi adaletin bir coğrafyadan diğerine taşınışını temsil eden bir figür olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Lût isminin zikredilmesinin anlatıda teolojik bir hedef belirlediğini ve elçilerin varış amacının bu kavim üzerindeki ilahi hükmü infaz etmek olduğunu tahlil eder.

        Sîe (سِيءَ)

        İbn Fâris, s-v-e (sin, vav ve hemze) kökünün temel manasının hoşlanılmayan, çirkin bulunan, zarar veren ve eksiklik yaratan her şey olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâe" fiilinin bu edilgen (meçhul) formunun, kişinin iradesi dışında gelişen ve ruhunu daraltan, onu kederlendiren bir durumla karşılaşmasını ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Lût peygamberin misafirlerin (genç erkek suretinde gelmeleri sebebiyle) kavminin ahlaki azgınlığı karşısında başına gelebileceklerden duyduğu o derin insani kaygıyı ve içsel huzursuzluğu resmettiğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin peygamberin iç dünyasındaki o ani "altüst oluşu" ve "kötü hissetme" halini en yalın haliyle yansıttığını ifade eder.

        Dâka (ضَاقَ)

        İbn Fâris, d-y-k (dad, ye ve kaf) kökünün "genişliğin zıddı olan darlık, sıkışıklık ve hareket alanının kısıtlanması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dîk" kavramını hem fiziksel bir yerin dar olması hem de sabrın tükenmesi, göğsün daralması gibi manevi haller için tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'da insanın en çaresiz kaldığı, dünyevi tüm çıkış yollarının kapandığı o "varoluşsal daralma" anlarını betimlediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Lût’un misafirlerini kavminin şerrinden koruyamayacağı düşüncesiyle içine düştüğü o büyük psikolojik çıkmazı ve çaresizliği ifade ettiğini analiz eder.

        Zer’an (ذَرْعًا)

        İbn Fâris, z-r-a (zal, ra ve ayn) kökünün temel manasının "kol boyu, bir şeyi ölçmek ve güç yetirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dâka bih zer'an" deyiminin, bir insanın gücünün ve çaresinin tükendiği, elinden bir şey gelmediği durumlar için kullanılan bir Arapça deyim olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin Lût’un yaşadığı çaresizliğin boyutunu, yani misafirlerini koruma konusundaki "imkansızlığını" ve psikolojik sınırlarına dayandığını gösteren edebi bir vurgu olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu deyimi ontolojik bir "güç yetirememe" hali olarak tahlil eder; insanın sınırlılığı ile ilahi kaderin büyüklüğü arasındaki o sarsıcı karşılaşmayı simgeler.

        Yevmun (يَوْمٌ)

        İbn Fâris, y-v-m (ye, vav ve mim) kökünün zamanın belirli bir parçasını temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin Kur'an'da bazen mutlak bir zaman dilimi, bazen de mühim olayların gerçekleştiği "kritik an" için kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, zamanın Kur'an'da ahlaki bir değer kazandığını, burada zikredilen "gün"ün sıradan bir zaman parçası değil, bir medeniyetin sonunu getiren o "dehşet vakti" olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Lût’un dilinde, yaklaşan felaketin ağırlığını hisseden bir bilinçle telaffuz edildiğini vurgular.

        Asîb (عَصِيبٌ)

        İbn Fâris, a-s-b (ayn, sad ve be) kökünün "bir şeyi sıkıca sarmak, bağlamak ve bir araya getirmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "asîb" kelimesinin şiddeti ve zorluğu her yanından kuşatan, insana kaçış yolu bırakmayan "çetin" durumlar için kullanıldığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "asîb" kelimesinin günün sadece zorluğunu değil, aynı zamanda o zorluğun ne kadar "kuşatıcı ve boğucu" olduğunu resmeden edebi bir tasvir olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nitelemenin Lût peygamberin ferasetiyle sezdiği o kaçınılmaz felaketi ve günün getireceği ağır toplumsal imtihanı niteleyen sarsıcı bir sıfat olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X