وَيَا قَوْمِ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَر۪يبٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 64. Ayet
Daralt
X
-
64. Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah'ın gönderdiği dişi deve. Onu bırakın Allah'ın mülkünde otlasın. Ona kötülük etmeyin; sonra sizi, yaklaşan bir azap yakalar.
65. Fakat Semud kavmi, o deveyi hunharca öldürdü. Salih de, 'Yurdunuzda üç gün daha yaşayın!' dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi.
Hz. Salih ve Devesi
Ey kavmim! işte size mucize olarak Allah'm gönderdiği dişi deve. Onu bırakın Allah'm mülkünde otlasın. Hz. Salih bu sözü, insanlar kendisinden mucize istediklerinde söylemişti. işte size mtlcize olarak Allah'm gönderdiği dişi deve; Salih'in peygamberlik iddiasının doğruluğuna delalet edecek olan odur. Yahut risalet sahibinden istemiş olduğunuz mucize işte odur.
Allah'ın devesi. Cenab-ı Hak, devede bulunan bir özellikten dolayı onu kendisine nispet etti, ancak o özelliğin ne olduğunu biz bilmiyoruz. Bu özellik başka develerde bulunmuyordu; Cenab-ı Hak onu risalete ve nübüvvete delil olacak bir mucize olsun diye insanların görüp tanıdıkları başka develerden farklı birtakım özelliklerle yaratmıştı. Peygamberlerin mucizeleri böyledir; semavi olduğu bilinsin diye onlar insanların güç ve kuvvetinin dışında kalan olaylardır. Sonra o devenin hangi özelliğe sahip olduğunu bilmiyoruz, yalnız vücudunun büyüklüğünü ve bedeninin kalınlığını biliyoruz; çünkü su içme sırası insanlarla onun arasında paylaşılmıştı, bir gün o içecek, bir gün insanlar içecekti. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştu: "Onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir". Bununla birlikte meralar taksim edilmemişti, çünkü Allah şöyle diyordu: Onu bırakın Allah'ın yarattığı yeryüzünde otlasın. Bazı insanların, o şöyle bir kayadan çıkmıştı, günde şu kadar süt veriyordu ve benzeri mahiyette söyledikleri sözlere gelince, biz bunları bilmiyoruz, dolayısıyla o şöyledir diye kesin bir söz söylememiz mümkün değildir. Yalnız onda, diğer develerde bulunmayan bir özelliğin var olduğunu biliyoruz. Bu özelliğin ne olduğunu bilmek bizim için ihtiyaç olsaydı, hiç şüphesiz Allah onu da açıklardı. Meselenin aslı konusunda daha önce şunu söylemiştik: Bir şeyin parçası Allah'a nispet edildiğinde, O'na nispet edilen o parçalara saygı göstermek anlamına gelir. Eşyanın bütünü Allah'a nispet edildiğinde ise, Allah için ona saygı gösterilmesi kastedilmiştir. Mesela, "Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah'a aittir" mealindeki ayetle "Zaten her şey O'na aittir" mealindeki ayet ve benzerleri böyledir.
Ona kötülük etmeyin. Salih aleyhisselam onlara, deveye kötülük etmeyi yasaklıyor ancak bu kötülükten maksadın ne olduğunu açıklamıyor. Muhtemeldir ki bu onların bildiği bir şeydir ve işte onu yasaklamaktadır. Bazı müfessirler ona kötülük etmeyin mealindeki beyana onu kesmeyin manasını verdiler. Sonra sizi, yaklaşan bir azap yakalar, nitekim onların deveyi kesmelerinden üç gün sonra azap onları yakaladı. Semôd kavmi, o deveyi hunharca öldürdü. Salih de, 'Yurdunuzda üç gün daha yaşayın!, dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi. Rivayet edildiğine göre ilk gün onların yüzleri sarardı, ikinci gün kızardı, üçüncü gün de karardı, sonra dördüncü günde onlara mahiyetini bilmediğimiz bir azap geldi. Yaklaşan bir azap mealindeki ifade, çabuk gelecek olan azap anlamına gelir, onlara hiç mühlet verilmeyecek ve hemen azap edilecekler. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi, yani Allah'tan gelen ve asla yalan olmayan bir tehditti. Azap onlara mucize istemelerinin hemen arkasından gelmişti. Onlar mucize istemişler, sonra mucize geldiğinde onu yalanlamışlardı, bunun üzerine kendilerine azap geldi. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Bizi mucizeler göndermekten alık.oyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semud kavmine, açık bir mucize olmak üzere dişi deveyi vermiştik., ama ona (inanmayıp) kötülük yaptılar" . En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Nâkatullâhi (نَاقَةُ اللَّهِ)
İbn Fâris, ne-ka-ye kökünün temel anlamının "seçkinlik, temizlik ve bir şeyin özü" olduğunu belirtir. Dişi deveye "nâka" denmesi, onun hayvanlar arasında fiziksel dayanıklılığı ve değeriyle seçkin bir yere sahip olmasındandır. Râgıb el-İsfahânî, "nâka" kelimesinin bu ayette "Allah" lafzına izafe edilmesini (tamlanmasını) tahlil eder. Ona göre bu izafet, devenin mülkiyetinin doğrudan ilahi bir mucize olarak tescillendiğini ve üzerinde hiçbir insan otoritesinin söz hakkı olmadığını ifade eden bir "tazim" (yüceltme) göstergesidir. Kelimenin semantik dünyasını inceleyen Toshihiko Izutsu, deve figürünün cahiliye toplumunda ekonomik ve kabilevi bir güç sembolü olduğunu, ancak Kur'an'ın bu doğal varlığı "Allah'ın devesi" diyerek kutsal bir "tabu" haline getirdiğini belirtir. Izutsu'ya göre bu kullanım, sıradan bir canlıyı teolojik bir imtihan nesnesine dönüştürmüştür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamanın Semûd kavminin "mülkiyet kibri"ne karşı bir meydan okuma olduğunu, ilahi iradenin doğa üzerindeki mutlak hakimiyetini temsil eden edebi bir sembolizm taşıdığını vurgular.
Âyeten (آيَةً)
E-ye-ye köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "belirgin bir alamet ve bir şeye ulaştıran açık işaret" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kavramını duyularla algılanan her şeyin arkasındaki görünmeyen (ilahi) bir hakikate delalet etmesi olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin teknik dini manasının Süryanicedeki "âthâ" (nişan/mucize) kelimesiyle kökensel bir bağ taşıdığını ve Kur'an'da peygamberlik kanıtı olarak teknikleştiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, ayeti "Allah ile insan arasındaki iletişimsel bir kod" olarak görür. Izutsu'ya göre buradaki deve, kendi fiziksel varlığının ötesinde, ilahi otoritenin somutlaşmış bir "işareti" (semiyotik kanıt) işlevi görmektedir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, devenin bir "âyet" olarak sunulmasını, varoluşun her zerresinin aslında ilahi bir mesaj taşıdığını gösteren ontolojik bir vurgu olarak tahlil eder.
Zerûhâ (ذَرُوهَا)
Ze-ra-ra kökünden türemiş bir emir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi kendi haline bırakmak, serbest bırakmak ve terk etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zer" eyleminin genellikle müdahale edilmemesi gereken, kendi doğal akışına bırakılan durumlar için kullanıldığını ifade eder. Ayette devenin serbest bırakılması emrini tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin muhatapların (Semûd kavmi) üzerinde kurdukları hegemonik kontrolü kırmayı amaçladığını belirtir. Öztürk'e göre "zerûhâ", insanın tabiat üzerindeki sömürgeci müdahalesini durduran teolojik bir sınır çizgisidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kısa ve net emrin, devenin dokunulmazlığını sağlayan hukuki bir "koruma kalkanı" oluşturduğunu vurgular.
Temessûhâ (تَمَسُّوهَا)
Me-se-se köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "fiziksel temas, dokunmak ve bir şeye el sürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mess" kavramının Kur'an'da sadece basit bir dokunuşu değil, genellikle zarar vermek, acı çektirmek veya bir şeyi bozmak amacıyla yapılan müdahaleleri ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin kullanımını "kutsal" ile "beşerî" arasındaki sınırın ihlali olarak tahlil eder. Izutsu'ya göre "dokunmayın" uyarısı, devenin artık fiziksel bir canlı olmanın ötesinde, dokunulması felaket getirecek teolojik bir "sınır" haline geldiğini gösterir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin yasaklanmasını, insanın ilahi nizamın bir parçası olan varlıklara karşı sergilediği hoyratça ve saldırgan tutumun ontolojik olarak reddedilmesi şeklinde yorumlar.
Azâbun (عَذَابٌ)
Ayn-ze-be kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "men etmek, engellemek ve tatlılıktan uzaklaştırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramını kişinin huzurunu bozan ve ona şiddetli acı veren her türlü ilahi ceza olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, azabın Kur'an'ın etik yapısında "küfür" ve "nankörlük" eylemlerinin kaçınılmaz bir sonucu (karşılığı) olarak konumlandırıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin "ceza" anlamındaki kullanımının Aramice ve Süryanice dini literatürdeki "azzâbâ" kavramıyla paralel bir gelişim izlediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki azap vurgusunun, deveyi incitmenin sadece bir hayvan hakları ihlali değil, ilahi otoriteye karşı girişiilmiş bir "savaş" olarak görüldüğünü ve bu yüzden en ağır cezayı (azabı) hak ettiğini analiz eder.
Karîb (قَرِيبٌ)
Ke-re-be köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "mesafenin kısalığı ve bir şeye yaklaşmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kurb" (yakınlık) kavramının hem mekânsal hem de zaman açısından kaçınılmazlığı ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin azapla birlikte kullanılmasının, ilahi adaletin tecelli etmesi için uzun bir zamana gerek olmadığını, suçun işlendiği an ile cezanın vuku bulacağı an arasındaki teolojik mesafenin sıfırlandığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "karîb" nitelemesinin muhatabın zihninde yarattığı "yakın tehlike" hissini tahlil ederek; bunun, mühletin dolmak üzere olduğunu ve varoluşsal bir sonun kapıda beklediğini haber veren sarsıcı bir "zaman algısı" inşa ettiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla