Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 62. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 62. Ayet

    قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُواًّ قَبْلَ هٰذَٓا اَتَنْهٰينَٓا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا وَاِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû yâsâlihu kad kunte fînâ mercuvven kable hâżâ(s) etenhânâ en na’bude mâ ya’budu âbâunâ ve-innenâ lefî şekkin mimmâ ted’ûnâ ileyhi murîb(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Dediler ki: Ey Salih! Sen bundan önce içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin. Şimdi babalanmızın taptığı şeylere tapmaktan bizi engellemeye mi kalkışıyorsun? Doğrusu bizi davet ettiğin konuda ciddi bir şüphe içindeyiz.

      Dediler ki: Ey Salih! Sen bundan önce içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin. Şimdi babalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi engellemeye mi kalkışıyorsun? Bazıları bu ayetteki sen içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin mealindeki beyanı şöyle açıkladı: Sen zayıflara merhamet eder, hastaları ziyaret ederdin türünde sözler söylediler. Şimdi bunun tersine mi döndün? Bazıları da şöyle dedi: Bizi kendi dinine davet etmeden önce senin bizim dinimize döneceğini umuyorduk, şimdi ise tanrılarımıza hakaret ediyorsun ve onları ayıplıyorsun. Babalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi engellemeye mi kalkışıyorsun? Yani bundan önce senin, bizim babalarımızı akılsız insanlar olarak gördüğünü bilmiyorduk, ama şimdi o akıllı insanları putlara tapmakla akılsızlık yaptıklarını söylüyorsun. Doğrusu bizi davet ettiğin konuda ciddi bir şüphe içindeyiz. Yahut onlar bunu, Salih aleyhisselamın kendilerini Allah'ın birliğine ve O'na kulluk yapmaya çağırmasına karşı delil olarak söylüyorlardı. Dediler ki: Biz kesin olarak biliyoruz ki, babalarımız bu putlara tapmışlardır, ancak senin bizi davet ettiğin konuda ciddi bir şüphe içindeyiz. Yani senin durumun ve bu dine davetin bizi şüpheye düşürüyor. Bu söz söylenmiştir. Ancak onların bundan ne beklediklerini bilmiyoruz. Sen içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin sözüyle de neyi kastettiklerini bilmiyoruz, yalnız onun aklıyla, dindarlığıyla, bilgisiyle ve basiretiyle kendisine ümit bağlanan biri olduğunu biliyoruz. O, belirttiğimiz bu ve benzeri şeylerden dolayı kendisine ümit bağlanan biriydi. Bundan önce sen içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin, sözüyle bunun dışında neyi kastettiklerini bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        Sözcüğün kökeni ke-ve-le köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının sesleri ve harfleri bir araya getirerek bir söz üretmek, telaffuz etmek ve bir manayı sesle ortaya koymak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını zihindeki soyut bir mananın dil vasıtasıyla somutlaşması ve başkasına aktarılması olarak tanımlar. Kelimenin Kur'an'daki iletişimsel işlevini inceleyen Toshihiko Izutsu, "kâlû" (dediler) eyleminin muhatapların ortak bir toplumsal tepkiyi ve peygamberin davetine karşı geliştirilen kolektif bir reddediş dilini başlattığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımının, kavmin peygamberle olan diyaloglarında artık bir uzlaşma değil, bir polemik ve "itham" sürecine girdiklerini gösteren psikolojik bir başlangıç olduğunu vurgular.

        Sâlihu (صَالِحُ)

        Özel bir isim olan bu kelime sa-le-ha kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "fesadın (bozulmanın) zıddı olarak düzgünlük, uygunluk ve iyilik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "salah" kavramını bir şeyin fıtri yapısını koruması ve amacına hizmet edecek nitelikte olması olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, "Salih" isminin Kur'an'daki "peygamberlik serisinde" ahlaki ve toplumsal ıslahı simgeleyen merkezi bir figür olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kavmin ona ismen hitap etmesinin (Yâ Sâlih), aralarındaki eski samimiyeti kullanarak yeni davetini küçümseme veya onu eski "uyumlu" haline döndürme çabası taşıyan bir hitap tarzı olduğunu analiz eder.

        Mercüvven (مَرْجُوًّا)

        Bu kelime re-ce-ve köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "beklemek, ummak ve bir şeyin olmasını arzu etmek" olduğunu; aynı zamanda bir şeyin kenarı ve sınırı (rica) anlamına da geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "reca" kavramını insanın gerçekleşmesini istediği bir şeye karşı duyduğu zihinsel beklenti olarak tanımlar; ayetteki kullanımı ise kavmin Salih peygamberden geleceğe dair büyük beklentileri (liderlik, danışmanlık) olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "mercüv" (umut bağlanan) nitelemesinin cahiliye toplumundaki sosyal statü ve kabilevi beklentilerle ilgili olduğunu; kavmin Salih'i kendi geleneklerini sürdürecek bir "gelecek vaat eden genç" olarak kodladığını, ancak peygamberlik davetiyle bu beklentinin hayal kırıklığına dönüştüğünü belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin muhatapların peygambere karşı kullandığı "duygusal bir sitem" dili olduğunu ve onun yeni kimliğini bir "kayıp" olarak gördüklerini analiz eder.

        Tenhanâ (تَنْهَانَا)

        Sözcüğün kökeni ne-he-ye köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin sonuna ulaşmak" olduğunu; yasaklamanın (nehy) da bir eylemi sınırda durdurması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nehy" kavramını birini yapmakta olduğu veya yapmayı planladığı bir işten vazgeçirmek ve ona engel olmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, "tenhanâ" (bizi yasaklıyorsun) ifadesinin kavmin zihnindeki "özgürlük ve gelenek" algısı ile peygamberin getirdiği "ahlaki sınırlar" arasındaki çatışmayı temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, muhatapların peygamberin davetini yapıcı bir teklif olarak değil, kendilerini atalarından gelen yaşam tarzından mahrum bırakan "keyfi bir engel" (yasak) olarak algıladıklarını vurgular.

        Na'bude (نَعْبُدَ)

        İbadet etmek ve boyun eğmek anlamına gelen bu fiil ayn-be-dal köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yumuşaklık ve boyun eğmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramını tevazu ve boyun eğmenin en ileri derecesi olarak tanımlar. Kelimenin semantik dönüşümünü tahlil eden Toshihiko Izutsu, "abd" (köle/kul) ilişkisinin burada ataların mirasıyla ilişkilendirildiğine dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kavmin "tapınma" eylemini bir gelenek ve kimlik meselesi olarak gördüğünü, bu yüzden "babalarımızın taptığı" (mâ ya'budu âbâunâ) vurgusunu yaparak dini aidiyeti kabilevi bir mirasa indirgediklerini analiz eder.

        Âbâunâ (آبَاؤُنَا)

        Babalarımız/Atalarımız anlamına gelen bu kelime e-be-ve köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kaynak, asıl ve baba" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "eb" (baba) kavramının sadece biyolojik bağı değil, bir kişinin yetişmesinde ve inanç dünyasının kurulmasında etkili olan "ilkeleri ve öncüleri" de kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunda "ataların yolu" (sünnetü'l-âbâ) kavramının mutlak bir otorite ve norm kaynağı (asabiyet) olduğunu; muhatapların bu kelimeyi kullanarak peygamberin yeni mesajına karşı tarihsel ve duygusal bir savunma kalkanı oluşturduklarını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu vurgunun insanın kendi geçmişine olan ontolojik bağlılığını, hakikat arayışının önüne koyan "gelenekselci bir sapma" olduğunu tahlil eder.

        Şekkin (شَكٍّ)

        Şüphe anlamına gelen bu isim şe-ke-ke köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi delmek ve iki şeyin birbirine eşitlenmesi sonucu kararsız kalmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şek" kavramını insanın iki fikir arasında kalıp hiçbirini diğerine üstün tutamaması ve zihninde tam bir netliğin oluşmaması hali olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, şüphenin Kur'an'ın "iman" sisteminin zıddı olarak kurgulandığını; muhatapların "şek içindeyiz" demelerinin peygamberin mesajını "kesin bir bilgi" (yakîn) olarak kabul etmediklerini ve zihinsel bir direnç sergilediklerini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin muhatapların sorumluluktan kaçmak için sığındıkları bir "gri alan" ve "zihinsel mazeret" olduğunu vurgular.

        Ted'ûnâ (تَدْعُونَا)

        Bizi davet ediyorsun/çağırıyorsun anlamına gelen bu fiil de-e-ve köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "sesi yükseltmek, çağırmak ve birini bir şeye yönlendirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dua/davet" eyleminin birini bir amaca yönelik harekete geçirmek için yapılan sesleniş olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, "davet" (da'vah) kavramının teknik olarak dini bir "misyon" ve "çağrı" anlamı kazandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, peygamberin davetinin muhataplar tarafından "yabancı bir istikamet" olarak algılandığını ve bu kelimeyle Salih'in çağrısının kendi yerleşik dünyalarından (atalar yolundan) koparıcı bir etkisi olduğunu tahlil eder.

        Murîbin (مُرِيبٍ)

        Şüphe veren ve huzursuz eden anlamına gelen bu sıfat re-ye-be köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kalpte oluşan sarsıntı, اضطراب (itirab) ve kuşku" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rayb" kavramını insanın iç huzurunu bozan ve onda tedirginlik yaratan "ağır şüphe" olarak tanımlar; "şek"ten farkı, raybın psikolojik bir rahatsızlık ve güvensizlik boyutu taşımasıdır. Toshihiko Izutsu, "murîb" nitelemesinin şüphenin niteliğini artırdığını; kavmin peygamberin mesajını sadece belirsiz değil, aynı zamanda güvenilmez ve endişe verici bulduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin seçilmesinin muhatapların hakikate karşı geliştirdikleri "aktif bir savunma mekanizması" olduğunu; peygamberin sunduğu aydınlığı, kendi karanlıklarını bozduğu için "huzursuz edici bir durum" (murîb) olarak kodladıklarını analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X