Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 50. Ayet

    وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُوداًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-ilâ ‘âdin eḣâhum hûdâ(en)(c) kâle yâ kavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) in entum illâ mufterûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tannnız yoktur; siz sadece uydurmaktasınız.


      Hûd ve Ad Kavmi

      Ad kavmine de kardeşleri Htid'u gönderdik. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ayet, "Gerçek şu ki biz Nuh'u kavmine elçi olarak gönderdik" mealindeki ayetin sılası olmalıdır; bunun ardından Cenab-ı Hak, biz Hud'u kardeşleri Ad kavmine gönderdik buyurmaktadır. Sonra buradaki kardeşleri mealindeki "ehahum'' (أَخَاهُمْ) sözcüğü hakkında farklı değerlendirmeler yapılabilir. Kardeş kelimesi farklı durumlar için kullanılır. Biri tür kardeşliğidir; bu falanın kardeşidir denilir. Mesela kapının iki kanadından biri için, bu, ötekinin kardeşidir; ayakkabı ve benzeri çiftlerden her biri için de bu öbürünün kardeşidir denilir. Diğeri nesep kardeşliği ve din kardeşliğidir. Mesela Cenab-ı Hak "Müminler ancak kardeştirler" buyurur. Açıklamaya çalıştığımız ayetteki kardeş lafzı, din kardeşliği anlamına gelmez, çünkü Hud aleyhisselam onların din kardeşi değildi. Muhtemelen onlarla cins ve nesep bakımından kardeş idi; çünkü bütün insanlar aralarında çok uzun zaman dilimi bulunmasına rağmen hepsi Hz. Ademe nispet edilir ve hepsine Beni Adem, yani Adem'in oğulları denilir. Buna göre nesep bakımından aralarında çok uzun zaman bulunsa bile hepsi birbirinin kardeşi sayılır. En doğrusunu Allah bilir.

      Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yoktur. O'ndan başka tapılacak ilah yoktur. Yani sizin taptığınız tanrılar ilah değildir ve onlar tapılmaya layık değildirler. Tapılmaya layık olan ilah, ancak sizi yaratan Allah'tır.

      Siz sadece uydurmaktasmız. Yani siz sadece iftira ediyorsunuz. Nuh aleyhisselamın, insanların tevhide davetinin başında ve kavminin de onu ilk reddetmelerinde ve yalanlamalarında insanlara bunu söylemiş olması ihtimal dahilinde değildir. Çünkü peygamberler, insanlara yumuşak söz söylemekle ve onlara ilahi nimeti hatırlatmakla emrolunmuşlardı. Nitekim Hz. Musa ile Hz. Harun'u Firavun'a gönderirken onlara şöyle demişti: "Ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslupla söyleyin". Hud aleyhisselam bu sözü onlara, sanki kendilerini geçmişte defalarca davet ettikten, onlara çeşitli deliller ve kanıtlar gösterdikten, onların da bütün bunları reddettikten sonra söylemişti. İşte ondan sonra insanlar yine de "Ey Hud! Bize açık bir mucize getirmedin" dediklerinde o sözü söylemişti.

      Siz sadece uydurmaktasınız. Muhtemelen insanlar taptıkları putlara ilah diyorlardı. Bunun üzerine Hud aleyhisselam da siz sadece uydurmaktasmız, dedi. Bunu kendilerine Allah'ın emrettiğini söylediklerinde onlara müfteriler demiş olması da muhtemeldir; yani bunu size Allah'ın emrettiği şeklindeki iddianızda iftira ediyorsunuz demişti. Yahut onlar ölümden sonra dirilmeyi ve risaleti inkar etmekle iftira ediyorlardı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âdin (عَادٍ)

        Bu isim, ayn-vav-dal köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeye dönmek, bir şeyi alışkanlık haline getirmek ve eskilik olduğunu belirtir. "Âd" kelimesi, hem bu kökten hareketle "eski ve köklü bir topluluk" anlamına gelir hem de Arap yarımadasının güneyinde yaşamış olan kadim bir kabilenin özel adıdır. Arthur Jeffery, Âd isminin Kur'an'da "eski devirler" (el-ûlâ) ile ilişkilendirildiğini ve Güney Arabistan yazıtlarında geçen bazı kabile isimleriyle (Adum/Ad) fonetik benzerlikler taşıdığını ifade eder. Jeffery'ye göre bu isim, tarihsel bir gerçekliğin Kur'an'ın teolojik dünyasında "helak edilmiş kadim uygarlık" sembolüne dönüştürülmüş halidir. Toshihiko Izutsu, Âd toplumunun Kur'an'da sadece tarihsel bir kavim olarak değil, aynı zamanda ilahi güce karşı kafa tutan "kibirli güç" (cebbarlık) tipolojisinin ilk büyük örneği olarak kurgulandığını analiz eder. Izutsu'ya göre bu isim, zamanın yıkıcılığı karşısında kendi maddi gücüne (binalarına ve sütunlarına) güvenen insanın içine düştüğü ontolojik yanılgının tarihsel markasıdır.

        Ahâhum (أَخَاهُمْ)

        Kardeşleri anlamına gelen bu kelime, elif-hı-vav kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyin diğerine benzemesi, onunla aynı asıldan gelmesi ve aralarındaki yakınlık/bağ olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ah" (kardeş) kavramının hem aynı ana-babadan doğan biyolojik bağı hem de aynı topluluğa, dine veya fikre mensup olmayı ifade eden manevi yakınlığı kapsadığını vurgular. Ayette Hûd peygamberin kavmi Âd için "kardeşleri" olarak nitelenmesini tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bunun tebliğ dilindeki stratejik ve psikolojik bir vurgu olduğunu belirtir. Öztürk'e göre bu kelime, peygamberin kavmine dışarıdan gelen bir yabancı değil, onların içinden çıkan, onların dilini, geleneğini ve acılarını bilen "kan bağına dayalı bir dost" olduğunu hatırlatarak, muhatapların dirençlerini kırmayı ve şefkat temelli bir iletişim zemini kurmayı hedefler. Toshihiko Izutsu ise bu kullanımın, Kur'an'ın kabilevi asabiyet (kan bağı) kavramını peygamberlik kurumunun (tebliğin) emrine vererek, eski sosyal bağları yeni teolojik mesajın bir taşıyıcısı haline getirdiğini ifade eder.

        Hûdan (هُودًا)

        Hûd peygamberin özel ismi olan bu kelimenin etimolojisi üzerine farklı yaklaşımlar mevcuttur. Kelime he-vav-dal köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "huzur içinde dönmek" ve "yumuşak hareket etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hevd" kavramının bazen günahtan dönmek (tövbe) ve hidayete yönelmek manasında kullanıldığını, peygamberin isminin de bu "doğru yola davet eden" vasfıyla ilişkili olabileceğini aktarır. Arthur Jeffery, Hûd isminin etimolojik olarak İbranice "Yehuda" veya Güney Arabistan dillerindeki benzer köklerle ilişkili olabileceğini, ancak Kur'an'da özgün bir peygamber figürü olarak kavramsallaştığını belirtir. Angelika Neuwirth, Hûd isminin ve kıssasının özellikle Mekke dönemindeki sure yapılarında "uyarıcı peygamberler serisinin" (Nuh'tan sonraki ilk halka) önemli bir parçası olduğunu, bu ismin muhataplar için hem tanıdık bir bölgesel figür hem de sarsıcı bir ilahi elçi kimliği taşıdığını vurgular.

        U'budû (اعْبُدُوا)

        İbadet edin ve boyun eğin anlamına gelen bu emir, ayn-be-dal kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yumuşaklık ve boyun eğmek" olduğunu; bir yolun üzerinde çok yürünerek "uysallaştırılmasına" (zelel) da bu kökten "muabbed yol" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramını tevazu ve boyun eğmenin (hudu') en ileri derecesi olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu eylem, kulun kendi iradesini mutlak iradeye (Allah'a) teslim etmesi sürecidir. Kelimenin semantik dönüşümünü tahlil eden Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunda "abd" (köle) ve "rabb" (efendi) ilişkisinin tamamen dünyevi ve sınıfsal bir bağ olduğunu, Kur'an'ın ise bu kelimeyi alıp ontolojik bir "Yaratıcı-yaratılan" eksenine taşıdığını ifade eder. Izutsu'ya göre "u'budû" çağrısı, insanın tüm dünyevi bağlarını (kabile, put, mal) ikincil kılarak, varoluşsal odağını tek bir mutlak merkeze sabitlemesi emridir.

        İlâhin (إِلَٰهٍ)

        Tanrı ve otorite anlamına gelen bu sözcük, hemze-lam-he köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "hayret etmek, sığınmak ve ibadet etmek" olduğunu; bir şeye duyulan derin sevgi ve korkuyla ona yönelmeye "ilehe" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilah" kelimesinin ibadete layık görülen ve kendisine gönülden bağlanılan mutlak güç için kullanıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki köklü varlığını kabul etmekle birlikte, monoteistik (tek tanrıcı) teknik kullanımının Süryanice/Aramicedeki "Alaha" ve İbranicedeki "Elohim" kavramlarıyla tarihsel bir iletişim içinde geliştiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, ayetteki "mâ lekum min ilâhin gayruh" (O'ndan başka ilahınız yoktur) ifadesinin, muhatapların zihnindeki "ilah" tasavvurunu kökten değiştirdiğini vurgular. Izutsu'ya göre bu kullanım, sahte otoriteleri (putları) varlık alanından silerek, gerçek "ilah" vasfının sadece mutlak yaratıcıya ait olduğunu ilan eden radikal bir teolojik sınırlamadır.

        Mufterûn (مُفْتَرُونَ)

        İftira atanlar ve uyduranlar anlamına gelen bu kelime, fe-ra-ye kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir deriyi kesip biçerek ona şekil vermek" olduğunu belirtir. Bu fiziksel eylem mecaz yoluyla "gerçekte olmayan bir şeyi zihinde kurgulayıp dille ortaya koymak" (yalan uydurmak) anlamını kazanmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "iftira" kavramını hakikati kasten çarpıtarak asılsız iddialar üretmek olarak tanımlar ve bunun sıradan bir yalandan daha ağır bir suç olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Hûd peygamberin kavmine hitaben "siz ancak iftira ediyorsunuz" demesinin, onların taptığı putların ve uydurduğu sahte tanrıların hiçbir ontolojik gerçekliğinin olmadığını, bunların sadece zihinsel bir kurgudan (fura) ibaret olduğunu deşifre eden polemiksel bir dil olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, "mufterûn" nitelendirmesinin Kur'an'ın hak-batıl mücadelesindeki en keskin sıfatlardan biri olduğunu; inananların "hakikate", inkarcıların ise kendi elleriyle kestikleri/biçtikleri (iftira) "sahteliğe" dayandığını gösteren edebi bir ayrışma noktası olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X