Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 45. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 45. Ayet

    وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْن۪ي مِنْ اَهْل۪ي وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Venâdâ nûhun rabbehu fekâle rabbi inne-bnî min ehlî ve-inne va’deke-lhakku veente ahkemu-lhâkimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nuh Rabb'ine şöyle seslendi: 'Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vadin elbette haktır. Sen hakimlerin en adilisin' dedi.

      Nuh Rabb'ine şöyle seslendi: Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vadin elbette haktır ... Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O senin ailenden değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, muhtemelen Nuh aleyhisselam, oğlunun, kendisine tabi olacağını açıklayacağını umduğu için kendi dininden olduğunu düşünüyordu, aksi halde oğlum da ailemdendir, demez ve onun kurtulmasını talep etmezdi, çünkü onun böyle bir talepte bulunması ayetle yasaklanmıştı: "Haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar!". Dolayısıyla oğlunun başka bir dine mensup olduğunu bildiği halde, üstelik Allah haktan sapanlar hakkında kendisine başvurmayı yasaklamışken, oğlunun kurtulmasını talep etme ihtimali yoktur. Cenab-ı Hak, o senin ailenden değildir buyurdu, yani iç dünyasında ve kalbinde beslediği inancı itibariyle senin ailenden değildir. Aksi halde bu söz, elçisinin yalanlaması anlamına gelir. Ancak belirttiğimiz yorumun izahı şudur: Nuh aleyhisselam oğlunun görünüşte kendisine muvafakat ettiği için onu kendi dinine mensup düşünüyordu, fakat içinde neyi gizlediğini bilmiyordu, dolayısıyla görünüşüne göre Allah'tan talepte bulunmuştu. Münafıkların durumu da böyle idi; zahirde Reswullah'a (s.a.) ve ashabına muvafık görünüyorlar, fakat içlerinde muhalefeti gizliyorlardı. Müslümanlar da, ancak Allah'ın bildirmesinden sonra onların münafık olduklarını anlamışlardı. Nuh aleyhisselam da oğlunun içinde neyi gizlediğini bilmiyordu. Bundan dolayı onun talebine, Cenab-ı Hak, o senin ailenden değildir karşılığını vermişti, yani kurtarmayı vadettiğim ailenden değildir. Yahut bana iman etmediği için o senin ailenden değildir.

      Şüphesiz oğlum da ailemdendir sözü ve sonra arkasından gelen o senin ailenden değildir karşılığı, görünüşte yalanlama anlamına gelir. Ancak bu, şöyle yorumlanır: Sendeki bilgiye göre o senin ailendendir, fakat sana kurtarmayı müjdelediğim ailenden değildir.

      Senin vadin elbette haktır. Bu beyan iki anlama gelebilir. Biri, zalimleri boğmak konusundaki vadin elbette haktır, manasına gelebilir. İkincisi de müminleri kurtarmak konusundaki vadin elbette haktır, manasına gelebilir. Sen hakimlerin en adilisin.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nada (نَادَىٰ)

        Bu fiil, nun-dal-ye kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir mecliste toplanmak, sesi yükseltmek ve seslenmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nida" eylemini uzak mesafeden birine yüksek sesle bağırmak veya muhatabın dikkatini çekmek için yapılan kuvvetli çağrı olarak tanımlar; ayette peygamberin yaratıcısına seslenmesini, insanın acziyetini en yüksek tonda ifade etmesi olarak niteler. Bu kavramın iletişimsel boyutunu tahlil eden Toshihiko Izutsu, nidanın Kur'an'ın dikey iletişim dilinde (insandan Allah'a veya Allah'tan insana) çok kritik bir yeri olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre buradaki nida, sıradan bir hitap değil, bir babanın çaresizlik içinde ilahi otoriteye yönelttiği varoluşsal bir haykırıştır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin seçilmesinin, tufanın gürültüsü ve oğlunun kaybı karşısında Nuh'un yaşadığı o derin psikolojik fırtınanın ve sarsıcı merhametin edebi bir dışavurumu olduğunu vurgular.

        İbnî (ابْنِي)

        Oğlum anlamına gelen bu kelime, be-nun-ye köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bina etmek" olduğunu ve çocuğa "ibn" denmesinin sebebinin, babanın onun üzerinden kendi neslini ve geleceğini inşa etmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibn" kavramının hem biyolojik bağı hem de bir şeyi takip eden, ondan beslenen yakınlığı ifade ettiğini aktarır. Ayetteki "oğlum" vurgusunu tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, burada biyolojik aidiyet (nesep) ile teolojik aidiyet (iman) arasındaki sarsıcı gerilime dikkat çeker. Öztürk'e göre Nuh, "oğlum" derken fıtri ve beşeri bir bağı öne çıkararak ilahi vaadin kapsamını sorgulamaktadır. Prof. Dr. Sadık Kılıç ise bu kelimeyi ontolojik bir "varlık uzantısı" olarak okur; Nuh'un bu seslenişi, kendi varlığının bir parçası olarak gördüğü oğlunun yok oluşuna karşı gösterdiği varoluşsal bir dirençtir.

        Ehlî (أَهْلِي)

        Ailem anlamına gelen bu sözcük, elif-he-lam kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir yere alışmak, orada ikamet etmek ve o yerin sahipleriyle ünsiyet kurmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ehl" kavramının başlangıçta aynı evi paylaşanlar için kullanıldığını, ancak daha sonra aynı inancı ve yolu paylaşanları da içine alan geniş bir semantik kapsama ulaştığını ifade eder. Kavramın sosyolojik dönüşümünü tahlil eden Toshihiko Izutsu, cahiliye döneminde "ehl"in mutlak bir kan bağına dayandığını (asabiyet), Kur'an'ın ise bu ayetteki diyalog üzerinden "ehl" kavramını biyolojik olandan teolojik olana kaydırdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Nuh'un bu kelimeyi kullanırken sahip olduğu "aile" algısının henüz ilahi tasnifle (iman bağıyla) tam olarak örtüşmediği o kırılma anına dikkat çekerek, buradaki ehl vurgusunun peygamberin beşeri algısını temsil ettiğini analiz eder.

        Va'deke (وَعْدَكَ)

        Senin vaadin anlamına gelen bu kelime, vav-ayn-dal kökünden gelir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir işin gerçekleşeceğine dair söz vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin genellikle hayır ve iyilik içeren sözler için, "vaid"in ise tehditler için kullanıldığını; ayette ise Nuh'un, ailesinin kurtulacağına dair ilahi sözü hatırlattığını ifade eder. Kelimenin Kur'an'ın teolojik yapısındaki yerini tahlil eden Toshihiko Izutsu, Allah'ın vaadinin insan zihnindeki zaman algısını aşan, gerçekleşmiş gibi kesin olan bir ontolojik hakikat olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın ayetteki işlevini, peygamberin ilahi söz ile karşılaştığı somut gerçeklik (tufan) arasındaki zihinsel uyumu sağlama çabası olarak görür. Kılıç'a göre "va'd", ilahi adaletin ve değişmez yasaların (sünnetullah) sarsılmaz güvencesidir.

        El-Hakku (الْحَقُّ)

        Gerçek ve doğru anlamına gelen bu isim, ha-kaf-kaf köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının sağlamlık, yerindelik, bir şeyin değişmez ve sarsılmaz bir gerçekliğe kavuşması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Hakk" kavramını dış dünyaya ve hikmete mutlak surette uygun olan bilgi ve varlık olarak tanımlar. Kelimenin semantik derinliğini inceleyen Toshihiko Izutsu, Hakk'ın Kur'an'ın ontolojik merkezinde yer aldığını ve her türlü batılın (sahteliğin) zıddı olan mutlak gerçekliği ifade ettiğini vurgular. Etimolojik köken araştırmalarında Arthur Jeffery, kelimenin "doğruluk" anlamındaki teknik kullanımının diğer Sami dillerindeki (Aramice/Süryanice) benzer kavramlarla tarihsel bir paralellik taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "vaadin haktır" ifadesinin, Nuh'un kendi kederine rağmen ilahi adaletin kusursuzluğuna duyduğu sarsılmaz teslimiyeti ve evrensel yasaların tartışılmazlığını ilan ettiğini analiz eder.

        Ahkemul Hâkimîn (أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ)

        Bu tamlama, ha-kef-mim kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "men etmek/engel olmak" (hükm) ve ıslah etmek olduğunu; yöneticinin zulme engel olması sebebiyle "hâkim" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ahkem" kelimesinin hem "en adil hüküm veren" hem de "en hikmetli olan" anlamlarını kapsadığını ifade eder. İsfahânî'ye göre bu sıfat, her şeyi yerli yerine koyan ve hiçbir haksızlığa yer bırakmayan mutlak otoriteyi tanımlar. Ayetteki retorik işlevi tahlil eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), peygamberin bu ifadeyle kendi duygusal talebini ilahi adalete havale ettiğini, son sözü mutlak iradeye bırakan muazzam bir edebi ve teolojik edep sergilediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamanın "hâkimlerin hâkimi" veya "hüküm verenlerin en adili" şeklindeki kullanımının, tüm beşeri otoriteleri ve duygusal yaklaşımları aşan, kozmik adaletin yegâne kaynağını mühürleyen sarsıcı bir final vurgusu olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X