وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 44. Ayet
Daralt
X
-
(Sonra) 'Ey toprak suyunu yut! Ey gök sen de tut!' denildi. Su çekildi; hüküm yerini buldu; gemi Cudi'nin üzerine oturdu; 'Zalimlerin topunun canı cehenneme!' denildi.
(Sonra) 'Ey toprak suyunu yut! Ey gök sen de tut!' denildi. Bazıları şöyle dedi: Sular çıktığı yere geri döndü; gökten yağanlar oraya çıktı, yerden çıkan sular da yere girdi ve böylece sular kayboldu. Bazıları da dedi ki: Hayır, gök suyunu tuttu, yer de kaynaklarını tuttu.
'Ey toprak suyunu yut! Ey gök sen de tut!' denildi. Aslında bu, yere ve göğe söylenmiş bir söz değildir, ancak Cenab-ı Hak göğün yağdırmasını, yerin de kaynamasını durdurdu. Bunun, Cenab-ı Hak tarafından onlara lütuf olarak söylenmiş olması ve onlarda bunu anlama melekesini yaratması da muhtemeldir. Su çekildi, yani yeryüzünde su kayboldu. Hüküm yerini buldu, yani Nuh kavminin helaki ile ilgili hüküm yerini buldu. Bunun sözü edilen şekilde yaratılmış olması da muhtemeldir. Gemi Côdi'nin üzerine oturdu, yani Cudi dağına oturdu. 'Zalimlerin topunun canı cehenneme!' denildi. Bu beyan helak olsunlar manasına gelebileceği gibi Allah'ın rahmetinden uzak olsunlar anlamına da gelebilir.
Lafızları Farklı - Mânaları Aynı Kelimeler
Bizden selam ve bereketlerle gemiden in! Selamet, kötülüklerden ve afetlerden salim olmak demektir. Bereket de hiç yorulmadan her türlü hayra ve iyiliğe nail olmaktır. Sonra bu ikisi neticede aynı şeydir; çünkü insan her türlü kötülükten ve afetten salim olduğunda her türlü hayır ve iyiliğe de ulaşmış demektir. Her türlü hayra ulaştığında da bütün kötülük ve afetlerden kurtulmuş demek olur. Hasılı selamet ve bereket hakikatte aynı şeydir, ancak sözcükleri farklıdır. Tıpkı "bir" (الْبِرُّ) ve "takva" (التَّقْوَى) kelimeleri gibidir; birr, her türlü hayrı kazanmaktır, takva da her türlü kötülükten ve masiyetten sakınmaktır. Bunların da kelimeleri farklı, ama manaları hakikatte aynıdır. Çünkü insan her türlü kötülükten ve masiyetten sakındığında her nevi hayrı ve iyiliği işliyor demektir. Her nevi hayrı ve iyiliği yaptığında da her çeşit kötülükten ve masiyetten sakınmış olur. "Şükür" (الشُّكْرُ) ve "sabır" (الصَّبْرُ) kelimeleri de aynıdır; sabır, her çeşit günahtan kendini tutmaktır, şükür de her türlü itaati yapmaktır. Bu il<lsi de kelime olarak farklı, ancak anlam olarak gerçekte aynıdır. Çünkü insan her türlü günahtan kendini uzak tuttuğunda itaatkar davranıyor demektir, itaat fiillerini yaptığında da her çeşit günahtan ve masiyetten kendini uzak tutmuş olur. İslam ve iman kelimeleri de böyledir. İslam, insanın samimiyetle ve tam anlamıyla kendini Allah'a teslim etmesi ve bu konuda başkasına hiçbir alan bırakmamasıdır. İman da, kendi şahsında ve her şeyde Allah'ın rablığını tasdik etmektir. Bu il<l kelime de hakikatte aynı anlama gelir, ama lafızları farklıdır. Çünkü insan kendini ve her şeyi Allah'a tam olarak teslim ettiğinde O'nun hem kendisi ve hem de her şeyi üzerindeki rububiyetini ikrar etmiş demektir. Allah'ı tasdik ettiğinde ve hem kendi şahsı hem de her şey üzerinde O'nun rububiyetini ifade ettiğinde de kendini ve her şeyi Allah'a teslim etmiş olur. Bütün bunlar lafızları farklı, ama neticede aynı manaya gelen kelimelerdir.
Bizden selametle gemiden in! Bu beyanın, "Eğer. beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!" mealindeki ayetin cevabı olması caizdir. Cenab-ı Hak, Nuh'u korktuğu şeyden emin kılıyor ve talep etmiş olduğu mağfiret ve rahmeti kendisine veriyor. İkincisi, Allah'tan Nuh'a verilen selamet, güzel övgü olabilir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: "Bütün alemlerde Nuh'a selam olsun'' .
Bereketlerle gemiden in! Bu ilahi kelamın da "Rabbim! Beni bereketli bir yere indir" mealindeki duanın cevabı olması caizdir. Bereket, bitip tükenmeyen her türlü hayrın adıdır, yahut yorulmadan elde edilen her şeydir.
Yorumu Yorumla
-
Kîla (قِيلَ)
Bu fiil, k-v-l kökünün edilgen (meçhul) formudur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının sesleri ve harfleri bir araya getirerek bir söz söylemek, bir mana ifade etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının burada sıradan bir söz değil, varlık âlemi üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan ilahi bir "emir" ve "hüküm" olduğunu vurgular. İsfahânî'ye göre bu "denildi" (kîla) ifadesi, Allah'ın kozmik iradesinin bir nesneye yönelmesiyle o nesnenin derhal boyun eğmesini simgeler. Ayetteki bu edilgen kullanımı tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin öznesinin (failinin) zikredilmemesinin edebi bir "heybet" ve "kesinlik" yarattığını belirtir. Öztürk'e göre bu, tufan gibi devasa bir kaosun ardından gelen mutlak sessizliği ve ilahi otoritenin tabiat kuvvetleri üzerindeki tek hakimliğini resmeden sarsıcı bir retorik finaldir. Angelika Neuwirth ise bu kelimenin surenin ritmik yapısındaki işlevine dikkat çekerek, bunun ilahi dramın (tufanın) çözüldüğü ve kozmik dengenin yeniden kurulduğu anı mühürleyen teolojik bir "kadans" (final vuruşu) olduğunu savunur.
Ardu (أَرْضُ)
Yer ve yeryüzü anlamına gelen bu isim, e-r-d köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyin altı, tabanı ve aşağıda olan kısmı olduğunu belirtir; göğün zıddı olarak üzerinde durulan zemine bu isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kavramının bazen tüm dünyayı, bazen de üzerinde durulan spesifik bir araziyi ifade ettiğini aktarır. Ayetteki kullanımı tahlil eden Toshihiko Izutsu, arzın burada peygamberin çağrısına (tufana) son veren aktif bir muhatap olarak kurgulandığını belirtir. Izutsu'ya göre Kur'an, arzı cansız bir madde olmaktan çıkarıp ilahi kelama doğrudan muhatap olan ve o kelamla varoluşsal bir ilişki kuran teolojik bir fail konumuna yükseltmiştir. Prof. Dr. Sadık Kılıç ise arzın "suyunu yutması" emriyle, yeryüzünün sadece bir mekan değil, ilahi adaletin infaz edildiği ve sonunda dinginliğe kavuşturulduğu ontolojik bir sahne olduğunu vurgular.
İbla'î (ابْلَعِي)
Yutmak anlamına gelen bu emir fiil, b-l-ayn kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi çiğnemeden, hızla ve bütünüyle boğazdan geçirmek (yutmak) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bel'" eyleminin suyun yerin derinliklerine süzülüp gitmesini ifade eden en güçlü fiziksel tasvir olduğunu vurgular. Ayetteki edebi sanata dikkat çeken Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin "arz" (yer) için kullanılmasının muazzam bir kişileştirme (teşhis) örneği olduğunu belirtir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, yeryüzünün suyu yutması emri, toprağın bir canlı gibi iştahla ve hızla o kaotik suyu (tufanı) kendi içine çekmesini resmeder; bu da ilahi iradenin tabiat üzerindeki sarsılmaz biyolojik ve fiziksel kontrolünü gösteren bir beyan harikasıdır.
Semâu (سَمَاءُ)
Gök anlamına gelen bu sözcük, s-m-v köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının yükseklik, yücelik ve bir şeyin üst tarafı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sema" kavramının insanın başını kaldırdığında üzerinde gördüğü her şeyi, özellikle de rahmetin veya azabın (yağmurun) indiği bulutlar ve ötesini kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, göğün Kur'an'ın dünya görüşünde ilahi vahiylerin ve hükümlerin (emr) iniş merkezi olduğunu, burada ise "akli'î" (tut/kes) emriyle azap sürecinin (tufanın) fiziksel kaynağının kapatıldığını belirtir.
Akli'î (أَقْلِعِي)
Vazgeçmek, kökünden sökmek ve durmak anlamlarına gelen bu fiil, k-l-ayn kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyi yerinden söküp çıkarmak (bir ağacı veya yelkeni indirmek gibi) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yağmur için kullanıldığında "akli'î"nin, bulutların yağmuru tamamen kesmesi ve suyun kaynağının kökünden kurutulması anlamına geldiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin seçimine hayranlık duyarak; bunun sadece "dur" demek olmadığını, göğün o devasa su depolarını ve akış kanallarını adeta yerinden söküp atarcasına, bir daha akmayacak şekilde mühürlemesini ifade eden sarsıcı bir edebi görsel sunduğunu vurgular.
Gîda (غِيضَ)
Çekilmek ve azalmak anlamına gelen bu fiil, g-y-d kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün asıl manasının suyun yerin derinliklerine sızarak gözden kaybolması ve eksilmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "gayd" kavramını suyun sadece yüzeyden çekilmesi değil, toprağın o suyu emerek yok etmesi (absorbe etmesi) olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin edilgen formda gelmesinin, suyun kendi kendine değil, ilahi bir baskıyla ve emre boyun eğerek yeryüzünden tasfiye edildiğini vurguladığını belirtir. Öztürk'e göre bu kelime, tufanın o muazzam kütlesinin nasıl sessizce ve hızla yok edildiğini anlatan bir mucize tasviridir.
Kudiye (قُضِيَ)
Hükme bağlanmak ve bitirilmek anlamına gelen bu fiil, k-d-y köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir işi sağlamlaştırmak, tamamlamak, hüküm vermek ve sona erdirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kaza" kavramının ilahi iradenin bir meseleyi artık geri dönülemez bir kesinlikle sonuçlandırması olduğunu ifade eder. Ayette "iş bitirildi" (kudiye'l-emr) şeklinde kullanılmasını inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, bunun varlıkbilimsel (ontolojik) bir davanın kapandığını gösterdiğini belirtir. Kılıç'a göre bu ifade, inkârcıların helakinin ve müminlerin kurtuluşunun artık tartışmasız bir gerçeklik olarak evrensel tarihe kaydedildiğini ilan eden ilahi bir mühürdür.
El-Cûdiyyi (الْجودِيِّ)
Tufan sonrası geminin oturduğu dağın özel ismidir. Kelimenin etimolojisini inceleyen Arthur Jeffery, "Cudi" isminin doğrudan Süryanice ve Aramice geleneklerindeki "Kardu" (Kürtlerin dağı veya Mezopotamya'nın kuzeyindeki dağlar) kelimesiyle tarihi bir bağ taşıdığını, Kur'an'ın bu ismi bölgedeki köklü eskatolojik coğrafya bilgisini tasdik ederek kullandığını ileri sürer. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin Arapça c-v-d (cömertlik/iyilik) köküyle ses benzerliği taşısa da özel bir yer ismi olduğunu belirtirler. Angelika Neuwirth, geminin "Cudi"ye oturmasının sembolik değerine dikkat çekerek; bunun kaosun (suların) bitip düzenin (toprağın) ve güvenliğin (dağın) yeniden kazanılmasını temsil eden teolojik bir liman olduğunu ifade eder.
Bu'den (بُعْدًا)
Uzaklık ve yok oluş anlamına gelen bu kelime, b-ayn-d kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün temel anlamının yakınlığın zıddı olarak mesafe ve ayrılık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel uzaklık için "bu'd", manevi uzaklık ve helak (rahmetten mahrum kalma) için ise burada olduğu gibi "bu'den" formunun kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki "uzak olsunlar" (bu'den) ifadesinin sadece mekânsal bir uzaklık değil, zalimlerin ilahi varlık alanından ve rahmet dairesinden ebediyen dışlanmalarını (teolojik izolasyon) simgeleyen ağır bir lanet ve dışlama cümlesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin bir dua değil, gerçekleşmiş olan bir durumu ilan eden bir "hüküm cümlesi" olduğunu ve zalimlerin dosyasının bir daha açılmamak üzere bu sarsıcı kelimeyle kapatıldığını vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla