Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 43. Ayet

    قَالَ سَاٰو۪ٓي اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُن۪ي مِنَ الْمَٓاءِۜ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle seâvî ilâ cebelin ya’simunî mine-lmâ-/(i)(c) kâle lâ ‘âsime-lyevme min emri(A)llâhi illâ men rahim(e)(c) vehâle beynehumâ-lmevcu fekâne mine-lmuġrakîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Oğlu, 'Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım' diye cevap verdi. Nuh dedi ki: 'Bugün Allah'ın hükmünden ancak O'nun esirgedikleri kurtulacaktır' derken aralarına dalga giriverdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

      Oğlu, 'dağa sığınacağım' diye cevap verdi. Yani dağa çıkacağım ve dağ beni sudan koruyacak. Zavallı, bu suyun da diğer sular gibi dağlara sığınıldığında korunacağını zannetti. Nuh aleyhisselam, ona bugün Allah'm hükmüne, yani O'nun azabına mani olacak hiçbir güç yoktur, dedi. Daha önce de söylediğimiz gibi O'nun azabına Allah'ın emri diye isim verdi. Allah'ın emri, yaratma emri demektir. Bu ifade, delil olmakta nihai noktadır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bizim sözümüz 'ol!' demekten ibarettir, o da hemen oluverir:' Cenab-ı Hak, dirilme gününe de Allah'a kavuşma günü ismini vermiştir. Çünkü ölümden sonra dirilmeyi inkar edenlere delil olmak konusunda o da nihai noktadır. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk'ın azabına Allah'ın emri adını vermiştir. Bu, tekvini emirdir, yani yaratma emridir. Çünkü azabı inkar edenlere delil olmakta nihai nokta odur.

      Ancak O'nun esirgedikleri kurtulacaktır. Yani ancak Cenab-ı Hakk'ın kendisine doğru yolu göstermek suretiyle esirgediği kişiler kurtulacaktır. Yahut geçmişte hakkında Allah'tan bir hidayet ve kurtuluş rahmeti bulunanlar kurtulacaktır.

      Beni sudan koruyacak. Yani suyun bana ulaşmasına engel olacak. Hz. Nuh şöyle dedi: Bugün Allah'ın hükmünden kurtuluş yoktur. İbn Kuteybe dedi ki: Cümle bugün Allanın azabından kurtulmuş kimse yoktur, demektir. Tıpkı 'J\tılan sudan", yani atılmış sudan mealindeki ayette buyurulduğu gibi. Bugün Allah'ın hükmünden kurtuluş yoktur mealindeki cümlenin aslı şudur: Bugün onlara Allanın azabının gelmesine engel olacak ve onları koruyacak hiç kimse yoktur.

      Derken aralarına dalga giriverdi. Buradaki aralarına anlamına gelen "beynehuma' (بَيْنَهُمَا) lafzı, oğlu ile Nuh arasına, manasına gelebilir. Oğlu ile gemi arasına anlamına da gelebilir. Böylece o da boğulanlardan oldu. Bu beyan boğulanlardan oldu anlamına gelebileceği gibi, Allah'ın ilminde o boğulacaktı manasına da gelebilir. Buna göre İblis hakkındaki "kafirlerden oldu" mealindeki ayet de iki anlama gelir. Biri, Allanın ilminde kafir idi, diğeri de kafirlerden oldu. Nitekim ayette o da boğulanlardan oldu buyurmaktadır, çünkü ezelde boğulanlardan değildi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Seâvî (سَآوِي)

        Bu fiil, elif-vav-ye kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir araya gelmek, toplanmak, sığınmak ve bir yeri kendine yurt edinmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ivâ" kavramını bir şeye katılarak onda huzur ve güvenlik aramak olarak tanımlar; ayetteki kullanımını ise insanın korku anında kendini koruyacağını düşündüğü bir sığınağa (burada dağa) yönelmesi olarak açıklar. Bu kelimenin teolojik bağlamını inceleyen Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunda sığınma eyleminin (ivâ) kabile koruması veya fiziksel kaleler üzerinden kurgulandığını belirtir. Izutsu'ya göre Nuh'un oğlunun "seâvî" (sığınacağım) demesi, ilahi bir afet karşısında hâlâ dünyevi ve fiziksel araçlarla kurtulabileceğine dair o köklü bedevi yanılgısını ve ontolojik bir körlüğü temsil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin başındaki "sin" (gelecek zaman) takısının, oğulun kendi planına duyduğu o kibirli güveni ve yakın gelecekteki helaki idrak edemeyişini resmeden edebi bir vurgu olduğunu ifade eder.

        Cebelin (جَبَلٍ)

        Dağ anlamına gelen bu isim, cim-be-lam köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının büyüklük, kaba ve sert yapı, azamet ve yerinde sabitlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cebel" kelimesini yeryüzünün en sağlam ve yüksek kısımları olarak tanımlar. Ayetteki işlevi tahlil eden Toshihiko Izutsu, dağın cahiliye zihninde sarsılmaz bir güç ve korunma sembolü (asabiyet gibi) olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, dağın burada coğrafi bir nesne olmaktan çıkıp, insanın ilahi iradeye karşı sığındığı "sahte bir tanrı" veya "mutlaklaştırılmış bir madde" sembolüne dönüştüğünü belirtir. Kılıç'a göre, dağ gibi sarsılmaz sanılan dünyevi otoriteler, ilahi "emr" (tufan) karşısında birer seraba dönüşmektedir.

        Ya'simunî (يَعْصِمُنِي) ve Âsıme (عَاصِمَ)

        Bu kelimeler, ayn-sad-mim kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi korumak, bir tehlike ile kişi arasına engel koymak, tutunmak ve alıkoymak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "isma" kavramını bir şeyi bozulmaktan veya yok olmaktan koruyan sarsılmaz bir bağ veya bariyer olarak tanımlar. Kelimenin Kur'an'ın güvenlik felsefesindeki yerini tahlil eden Toshihiko Izutsu, "âsım" (koruyucu/engelleyici) kavramının peygamber ve oğlu arasındaki diyalogda iki zıt dünya görüşünü temsil ettiğine dikkat çeker. Oğul, dağı kendisini sudan koruyacak (ya'simunî) fiziksel bir engel olarak görürken; Nuh, Allah'tan başka hiçbir "âsım" (mutlak koruyucu) olmadığını hatırlatarak korumayı fiziksel düzlemden teolojik/metafizik düzleme çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kullanımındaki polemiksel güce dikkat çekerek; insanın kendi inşa ettiği veya güvendiği bariyerlerin (dağ, kale, soy sop), ilahi yasa karşısında hiçbir koruyuculuğunun (isâmet) kalmayacağını sarsıcı bir dille ilan ettiğini belirtir.

        Rahime (رَحِمَ)

        Ra-ha-mim kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının kalpte oluşan yumuşaklık, şefkat ve acıma duygusu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rahmet" kavramını Allah'a nispet edildiğinde sadece "karşılıksız lütuf ve ihsan" olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin "ilahi merhamet" anlamındaki teknik kullanımının Süryanice ve Aramice gibi Sami dillerindeki köklü dini literatürle paralel bir gelişme izlediğini belirtir. Ayetteki "illâ men rahime" (merhamet ettikleri müstesna) kaydını inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, kurtuluşun bir liyakat veya fiziksel bir güçle değil, tamamen ilahi bir takdir ve rahmetle mümkün olduğunu vurgular. Kılıç'a göre bu ifade, tufan gibi bir kaos anında tek geçerli "vize"nin ilahi rahmet olduğunu ilan eden ontolojik bir tespittir.

        Hâle (حَالَ)

        Ha-vav-lam köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin değişmesi, bir durumdan diğerine geçmesi veya iki şey arasına girip onları birbirinden ayırması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hail" kavramını iki nesne arasına giren ve onların birbirine ulaşmasını engelleyen mutlak perde veya engel olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı tahlil eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "hâle beynehume'l-mevcu" (dalga ikisinin arasına girdi) ifadesindeki dramatik ve edebi güce dikkat çeker. Ona göre bu kelime, baba ile oğul arasındaki fiziksel ve manevi bağı sonsuza dek koparan, iletişimi aniden kesen ve ölümü (helaki) kesinleştiren o soğuk ve aşılmaz duvarı (dalga bariyerini) kusursuzca resmetmektedir.

        El-Mevcu (الْمَوْجُ)

        Mim-vav-cim kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının suyun kabarması, yükselmesi ve sarsılması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mevc" kelimesini kontrolü imkansız bir devinim ve kuşatıcı bir güç olarak açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), önceki ayette "dağlar gibi" nitelenen dalganın burada "hâle" (araya girdi) fiilinin öznesi yapılmasının, dalgayı bilinçli ve infaz edici bir "fail" haline getirdiğini savunur. Ona göre dalga burada sadece bir tabiat olayı değil, baba ile oğlun son bakışmalarını bile engelleyen ilahi bir "perde" görevini icra etmektedir.

        El-Muğrakîn (الْمُغْرَقِينَ)

        Gayn-ra-kaf köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin suya tamamen batması, gark olması ve kuşatılması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iğrak" eylemini bir nesnenin varlığını suyun derinliklerinde yitirmesi olarak tanımlar. Ayetin sonunda bu kelimenin (boğulanlar) zikredilmesini tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bunun davanın kapandığını ve oğulun kaderinin mühürlendiğini gösteren kesin bir yargı (final) olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, bu ism-i meful kullanımının, Nuh'un oğlunun o çok güvendiği "dağ" tarafından bile kurtarılamadığını ve fiziksel bir sonun ötesinde, ilahi huzurda da "boğulmuş" (rahmetten mahrum kalmış) bir kitleye dahil edildiğini simgelediğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X