وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ اِنّ۪ي مَلَكٌ وَلَٓا اَقُولُ لِلَّذ۪ينَ تَزْدَر۪ٓي اَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللّٰهُ خَيْراًۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْۚ اِنّ۪ٓي اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum, gaybı da bilmem, melek olduğumu da söylemiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, 'Allah onlara faydalı şeyler vermeyecektir' diyemem. Onların içlerinde olan şeyi Allah daha iyi bilir. Bunlan yaparsam gerçekten zalimlerden olurum!
Size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Bu beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Hz. Peygamber (s.a.), Allah'ın hazineleri ve bolluğu benim elimde değildir ki, mala ve bolluğa özenerek iman etmeniz için onu size dağıtayım, diyor. İkincisi, benim elimde bir bolluk yok ki, mala özenerek heveslenen insanların yaptığı gibi sizin de mala özenerek heveslenmeniz için davet ettiğim kuşkusu uyansın içinizde! Ben ancak bununla mükellef olduğumu bilmeniz için onu yapıyorum. Üçüncüsü, sözünü ettiğimiz soruların onlardan gelmiş olma ihtimalidir.
Size, ~ah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum, gaybı da bilmem, melek olduğumu da söylemiyorum. Bu sözün Hz. Peygamber (s.a.) tarafından onlara söylenmiş olması iki anlama gelebilir. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) bu sözü onlara yaptıkları birtakım işlerin ve sordukları bazı soruların arkasından söylemiş olması muhtemeldir. Mesela onlar dediler ki: "Ona bir hazine indirilse veya onunla beraber bir melek gelse ya!" Resulullah'a (s.a.) da şöyle demişlerdi: "Sen bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın. Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allanı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin. Veya altından bir evin olınalı; ya da göğe çıkınalısın" . Bunlara benzer çeşitli şeyler söylemişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) onlara şu cevabı verdi: Benim elimde bunların hiçbiri yoktur, bunlar ancak Allanın katında ve O'nun elinde olur. Ben gaybı da bilmem. Muhtemelen onlar Hz. Peygambere (s.a.) ilerde başlarına gelecek olan şeyleri de sormuşlardı ve onları haber vermesini istiyorlardı. Eğer başlarına kötülük gelecekse, onu savmak için gerekli hazırlığı yapmak, şayet iyilik gelecekse onu karşılamak. ve hazırlıklı olınak. istiyorlardı. Resulullah (s.a.) onlara dedi ki: Bu gayba ait bir konudur ve ben gaybı bilmem, gaybın bilgisi sadece Allana aittir.
Ben melek olduğumu da söylemiyorum ki, gökyüzündeki haberleri ve orada olan olayları bileyim! ... Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Size, ~ah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum cümlesi hak.kında İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Yani Cenab-ı Hak.k'ın rızıklarla ilgili anahtarları benim elimde değildir. Bu sorulara göre sanki onlar, kendisine tabi olınaları için Hz. Peygamber'den (s.a.) bolluk getirmesini istemişlerdi. O da bende böyle bir imkan yok diyordu. Hz. Peygamber'in (s.a.) onlara böyle demesinin sebebi, muhtemelen içlerindeki şüpheleri gidermekti. Şu da bir hakikattir ki bazı kafirler, peygamberin insan olduğunu öğrendikten sonra da onu ilah kabul edip kendisine tapmışlardır. Bazıları, o Allanın oğludur, dedi. Bazıları da gayptan haber verdikleri için o melektir, diyorlar ve meleklere tapıyorlardı. Onlar zannettiler ki, o bunu tanrı olduğu için bilmektedir. İşte Hz. Peygamber (s.a.) onların bu şüphelerini gidermek ve onları bu düşüncelerden uzaklaştırmak. için böyle söylüyordu. Hz. Isa (s.a.) da bundan dolayı şöyle demişti: "Ben Allanın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı" . Allanın selamı üzerine olsun, o kendisinin Allanın kulu olduğunu biliyordu, ancak onlara, kendisini ulılhiyete ve rablığa nispet etmemeleri için böyle söylüyor, kendisinin kulluğunu ifade ediyordu. Bunun en doğrusunu Allah bilir.
Bazı müfessirler şöyle dediler: Size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum, yani Allah'ın anahtarları bende değildir, sizden daha alt seviyede olan ayale talcımına doğru yolu gösteren O<iur. Ben gaybı da bilmem, yani Allah'ın onlara doğru yolu gösterdiği ve onların gizlice mümin oldukları bilgisi bendedir, demiyorum. Bu Hz. Nuh'un şu sözüne benzemektedir: "Nuh dedi ki: Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem". Açıklamaya çalıştığımız ayetin devamında da benzer bir ifade yer almaktadır: Onların içlerinde olan şeyi Allah daha iyi bilir, yani onların doğru söylediklerini en iyi Allah bilir.
Ben melek olduğumu da söylemiyorum, yani ben sadece bir beşerim. Nitekim onlar da bunun benzerini söylemişlerdi: "Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarale görüyoruz".
Sizin hor gördüğünüz kimseler için. Denildi ki: Sizin aşağıladığınız, yani ayale talcımından ve halktan saydığınız kişiler için ... İbn Abbas (r.a.), sizin gözlerinizin görmediği kişiler için, anlamını verdi. Allah onlara faydalı şeyler vermeyecektir, diyemem. Yani onlara iman vermeyecektir, diyemem. Onların içlerinde olan şeyi Allah daha iyi bilir, yani onların doğru söylediklerini en iyi Allah bilir. Bunları yaparsam gerçekten zalimlerden olurum! Yani eğer onların imanını kabul etmezsem veya onları kovarsam, onlara zulmetmiş olurum. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Hazâinu (خَزَائِنُ)
Sözcüğün kökeni hı-ze-ne köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi korumak, saklamak, dış etkenlerden muhafaza etmek ve biriktirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hizâne" kavramını, değerli şeylerin başkalarından gizlenerek tutulduğu yer (depo/hazine) olarak tanımlar ve ayetteki "Allah'ın hazineleri" ifadesinin, ilahi kudretin ve rızkın sınırsız kaynaklarını temsil eden bir temsil (mecaz) olduğunu vurgular. Kelimenin semantik derinliğini inceleyen Toshihiko Izutsu, cahiliye Arap zihninde "hazine"nin kabile şeflerinin sahip olduğu maddi zenginliği ifade ettiğini, Kur'an'ın ise bu kavramı kullanarak peygamberin maddi bir güç kaynağına değil, aşkın bir iradeye dayandığını kanıtladığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin teknik kullanımının diğer Sami dillerindeki (özellikle Aramicedeki "ginzâ") benzer kavramlarla tarihsel bir etkileşim içinde olabileceğini, ancak Kur'an terminolojisinde tamamen ilahi otoritenin tasarrufundaki "mutlak zenginlik" manasına evrildiğini ifade eder.
El-Gaybe (الْغَيْبَ)
Bu kelime gayn-ye-be kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün asıl manasının duyu organlarından gizli kalmak, gözden ırak olmak ve hazır bulunmamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "gayb" kavramını insanın duyularıyla ve rasyonel aklıyla doğrudan ihata edemeyeceği, ancak ilahi bildirim (vahiy) yoluyla haberdar olunabilecek hakikatler alanı olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, gayb kavramını Kur'an'ın dünya görüşünün (weltanschauung) en merkezi unsuru olarak görür. Izutsu'ya göre Kur'an, varlığı "gayb" (görünmeyen) ve "şehadet" (görünen) olarak ikiye ayırarak yeni bir ontolojik harita çizmiştir; peygamberin "gaybı bilmem" demesi, onun beşerî sınırlarını çizen teolojik bir dürüstlük beyanıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kullanımının müşriklerin "peygamber her şeyi bilmeli" şeklindeki yanlış mucize algısına karşı bir set olduğunu, peygamberliğin rasyonel ve ahlaki bir tebliğ makamı olduğunu vurguladığını analiz eder.
Tezderî (تَزْدَرِي)
Kelimenin kökeni ze-ra-ye köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi hor görmek, küçümsemek ve onu değerce aşağı görmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "izdirâ" eylemini bir kimseye hakaret nazarıyla bakmak ve onu sosyal statüsü sebebiyle değersizleştirmek olarak açıklar. Ayetteki edebi ve psikolojik kurguyu inceleyen Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin aristokratik kibri resmeden en keskin ifadelerden biri olduğunu vurgular. Ona göre bu fiil, elitlerin inanan yoksul kitlelere karşı duydukları o derin sınıfsal nefreti ve onları insan yerine koymayan "bakış" (izdirâ) biçimini deşifre eden beyani bir tasvirdir. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Mekke dönemindeki sosyolojik gerilimi yansıttığını ve Kur'an'ın "statüye dayalı değer" anlayışını bu kelime üzerinden sarsarak "iman odaklı değer" anlayışını inşa ettiğini belirtir.
A'yunukum (أَعْيُنُكُمْ)
Gözler anlamına gelen bu kelime ayn-ye-nun kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının görme organı (göz), pınar (su kaynağı) ve bir şeyin aslı, cevheri olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ayn" kelimesinin hem fiziksel görmeyi hem de bir kimsenin bir meseleyi değerlendirirken kullandığı "bakış açısını" (basiret veya rüyet) ifade ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "gözlerinizin hor gördüğü kimseler" ifadesindeki "göz" (a'yun) vurgusunun, inkarcı elitlerin insanları sadece dış görünüşlerine ve maddi zenginliklerine göre yargılayan yüzeysel ve maddi değerlendirme biçimini eleştiren edebi bir kinaye olduğunu analiz eder.
Hayran (خَيْرًا)
Bu sözcük hı-ye-ra köküne dayanır. İbn Fâris, kökün temel anlamının tercih etmek, seçmek ve iyilik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramını akıl ve din tarafından arzulanan, herkesin kendisine yöneldiği mutlak iyi ve faydalı şey olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, hayr kavramının cahiliye döneminde kabilevi onur, güç ve zenginlik (maddi başarı) anlamındayken; Kur'an'da ilahi rıza, hidayet ve uhrevi kurtuluş şeklinde ahlaki bir dönüşüm geçirdiğini ifade eder. Ayetteki "Allah onlara bir hayır vermeyecek" şeklindeki müşrik iddiası, onların "hayır"ı sadece maddi ve sosyal statüyle sınırlı gördüklerini, peygamberin ise bu kavramı ilahi iradenin tasarrufuna bağlayarak onlara cevap verdiğini gösterir.
Enfusihim (أَنفُسِهِمْ)
Sözcüğün kökeni nun-fe-se köküne dayanır. İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyin cevheri, aslı, nefes alması ve son derece değerli olması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramını insanın şuuru, iradesi ve tüm benliğini kapsayan manevi özü olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın nefis kavramını kullanarak insanın iç dünyasındaki niyetleri ve ahlaki sorumluluğu merkeze aldığını belirtir. Ayette geçen "Allah onların nefislerindekini en iyi bilendir" ifadesi, insanların dış görünüşüne göre hüküm veren elitlere karşı, asıl değerin "içsel gerçeklikte" (nefis) saklı olduğunu vurgulayan teolojik bir ilkedir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin ilahi ilmin insanın en gizli niyetlerine ve varoluşsal özüne (nefsine) nüfuz eden kuşatıcılığını (ontolojik ihata) temsil ettiğini vurgular.
Ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)
Bu kelime zı-lam-mim kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, sınırı aşmak ve karanlık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramını hak olanın yerine batılı koymak ve ilahi sınırları ihlal etmek olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, "zalim" sıfatının Kur'an'da sadece ahlaki bir suç değil, hakikati (Allah'ın ayetlerini ve inananların değerini) kasten çarpıtan teolojik bir sapma hali olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Nuh'un "Eğer onları (inananları) dışlarsam ben de zalimlerden olurum" demesinin, ilahi yasalara ve insan onuruna karşı işlenecek bir suçun, peygamber bile olsa "zalimlik" kategorisine gireceğini gösteren sarsıcı bir ahlaki ve hukuki beyan olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla