Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 27. Ayet

    فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا نَرٰيكَ اِلَّا بَشَراً مِثْلَنَا وَمَا نَرٰيكَ اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذ۪ينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِۚ وَمَا نَرٰى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِب۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi mâ nerâke illâ beşeran miślenâ vemâ nerâke-ttebe’ake illâ-lleżîne hum erâżilunâ bâdiye-rra/yi vemâ nerâ lekum ‘aleynâ min fadlin bel nezunnukum kâżibîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kavminin ileri gelen inkarcıları, 'Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de kabul etmiyoruz, bilakis sizin yalancı olduğunuz kanaatini taşıyoruz' dediler.

      Kavminin ileri gelen inkarcıları. Denildi ki: Burada kavminin eşrafı ve liderleri kastedilmektedir. Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz; bütün ümmetler, kendilerine gönderilen peygamberlere böyle dediler: "Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız". Onların ilahi risaleti reddetmek için ileri sürdükleri delil bu idi. Peygamberlere bu durumu delil gösteriyorlardı, en doğrusunu Allah bilir ya, onlar elçilerin dünyada [aralarından seçilmesini değil] gönderenin makamından gelmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Halbuki siz bizim içimizden ortaya çıktınız, zahirde bize başka birinden gelmediniz, diyorlardı. Elçi, başkasının nezdinden gelen kişidir, dolayısıyla elçide gönderenin konumuna ait birtakım özellikler bulunur, ama sende farklı bir özellik görmüyoruz; ne yaratılışta, ne güç-kuvvette, ne malda ve ne de başka bir şeyde! Biz size elçi gönderilmedik de, siz nasıl bize elçi gönderildiniz? Çünkü siz de, biz de yaratılışta eşit durumdayız, görünür hallerimizde de eşitiz. Onlar bu veya buna benzer sözler söylüyorlardı. Peygamberlerinin risaletini reddetmek için delil olarak bu sözleri ileri sürüyorlardı. Aynı şekilde peygamberlerden delil isteyip de kendilerine delil getirildiğinde, onları sihirbazlıkla itham etmeleri de, diğer taraftan onların da kendileri gibi insan olduklarını ileri sürmeleri de kafirlerin adetlerindendi. Bütün bunların cevabı şu ayet-i kerimede verilmiştir: "Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta buhınur" . Ayrıca Hz. Nuh'un şu sözünde de bu iddiaların cevabı vardır: "Ey kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya benim, Rabbimden gelmiş açık bir delilim varsa ve O kendi katından bana rahmet vermiş de siz bunu anlamamışsanız!" Yani Allah kendi katından bana bir rahmet verdi ve bu rahmeti bana verdiğine dair O'ndan gelmiş açık bir delilim var. Buna benzer şeylerle onlara karşı çıkılır. Şöyle de denilir: Sizler Allah'ın lütfunu ve dünya işlerinde sizi başkalarına amir ve lider kılmasında olduğu gibi bazı kişileri bazılarından daha özel gördüğünü inkar etmiyorsunuz. Öyleyse Cenab-ı Hakk'ın lütfunu ve O'nun din ve peygamberlik lütfetmek konusunda bazı kişileri diğerlerine üstün tutmasını neden inkar ediyorsunuz?

      Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz. Onlar peygamberliği reddetmekte bunu da gerekçe gösteriyorlar ve diyorlardı ki: Ayak takımından olan kişiler, kendilerini her davet eden kişiye uyarlar ve kendisine uyulan herkese itaat ederler. Bu ayak takımının ve zayıf kişilerin sana tabi olmaları, peygamberliğinin ispatına işaret etmez, çünkü onlar hiçbir delil ve kanıt olmadan itaat eden insanlardır. Onlar teferruattır ve başkasının peşinden giden kişilerdir. Toplumda asıl olan kişilerden hiçbiri sana uymadı. Onlara şöyle denilir: Bu ayak takımından olan insanların servete ve dünyaya sahip olan liderlerine ve reislerine uymamaları, ellerinde her şeyin bulunduğu bu insanları bırakıp ellerinde dünyalık bir şey bulunmayan peygamberlere uymaları, onların ancak kendilerine getirilen delilleri ve kanıtları görerek peygamberlere uyduklarını gösterir.

      "Erazil" (أَرَاذِلُنَا) kelimesi, toplumun zayıfları ve ayak takımı olanlar manasına gelir. İbn Kuteybe bizim ayak takımımız mealindeki cümleye, bizim kötülerimiz ve şirretlerimiz anlamını vermiştir. "Badiye'r-ra'y" (بَادِيَ الرَّأْيِ) ifadesine bazıları açık görüşlü anlamını vermiştir, gizli olan şey bana açık göründü anlamındaki (بَدَا لِي الشَّيْءُ) cümlesini de buna örnek göstermişlerdir. Bazıları da zayıf görüşlü, işlerin hakikatini anlamayan, ancak dış görünüşünü anlayabilen anlamını verdi. Onlar sanki şöyle diyorlardı: Sana ancak zayıf görüşlü kişiler tabi olur, işlerin aslını ve hakikatini bilenler sana uymaz. Bu ifade hemzeli olarak "badie'r-ra'y" (بَادِئَ الرَّأْيِ) diye de okunmuştur. Kelime hemzesiz olarak da okunmuştur. Hemzeli okuyanlar, kelimenin "ihtida' (الِابْتِدَاءِ) kökünden geldiğini söylerler; buna göre manası işin başlangıcında olanlar, olayların sonunu göremeyenler anlamına gelir. Hemzesiz okuyanlar da kelimenin açık ve zahir olmak anlamına geldiğini söylerler; yani görüşü açık ve belli olan, hiç düşünüp incelemeyenler demektir.

      Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de kabul etmiyoruz. Yani yaratılışta veya idarede yahut malda veyahut hiçbir şeyde sizin bize üstünlüğünüz yoktur. Bunun cevabı daha önce geçmişti.

      Bilakis sizin yalancı olduğunuz kanaatini taşıyoruz. Kafirlerin adeti böyledir, peygamberlerin getirdikleri delilleri ve kanıtları, açık olan bir hakikate dayanarak değil zanna dayanarak reddederler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Meleu (الْمَلَأُ)

        İbn Fâris, mim-lam-hemze kökünün temel anlamının bir şeyi doldurmak, boşluk bırakmamak olduğunu belirtir. Bu kökten gelen "mele'", varlıkları, gösterişleri veya statüleriyle meclisi dolduran, gözü ve gönlü heybetle kaplayan ileri gelenler topluluğu demektir. Râgıb el-İsfahânî, bu terimi özellikle görüşlerine başvurulan, toplumun kararlarını yönlendiren ve varlıklarıyla meclisleri "dolduran" seçkinler (eşraf) grubu olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, kavramın sosyo-politik bir terim olarak cahiliye Arap toplumundaki kabile konseyini (mele') temsil ettiğini; Kur'an'ın bu kelimeyi peygamberlerin karşısında duran, statükoyu korumaya çalışan "aristokratik elit" tabakayı nitelemek için kullandığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mele' kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği eşitlikçi mesaja karşı çıkan, kendi ekonomik ve sosyal imtiyazlarını kaybetme korkusu yaşayan yönetici sınıfı ifade eden teknik bir terim haline geldiğini vurgular.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, kef-fe-ra kökünün asıl manasının örtmek ve gizlemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramını hakikati örtmek veya kendisine verilen nimetlere karşı nankörlük etmek olarak tanımlar. Ayetteki "ellezîne keferû" (inkar edenler) ifadesi, Nuh'un getirdiği hakikati kasten örten ve görmezden gelen kitleyi tanımlar. Toshihiko Izutsu, kavramın semantik evrimini inceleyerek; İslam öncesinde "nankörlük" (şükrün zıttı) olan bu kelimenin, Kur'an'da Tanrı'nın ayetlerini ve varlığını kasten reddeden radikal bir teolojik tutuma dönüştüğünü belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin teknik dini kullanımında Süryanice ve Aramice etkilerine dikkat çekerek, bu "örtme" eyleminin köken itibarıyla dini bir reddedişi ifade eden ortak bir Sami dil mirası olduğunu savunur.

        Beşeran (بَشَرًا)

        İbn Fâris, be-şın-ra kökünün temelinde deri (beşere) ve dış görünüşün olduğunu aktarır. İnsana "beşer" denmesinin nedeni, hayvanların aksine derisinin açıkta ve görünür olmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, "beşer" kelimesinin insanın sadece biyolojik ve maddi yönünü ifade ettiğini; ayetteki aristokratların (mele') Nuh'u "sadece bizim gibi bir beşersin" diyerek aşağılamaya çalışırken, onun manevi ve ilahi elçilik boyutunu yok saydıklarını belirtir. Toshihiko Izutsu, "insan" (manevi varlık) ile "beşer" (biyolojik varlık) arasındaki farkı tahlil eder. Izutsu'ya göre, inkarcı elitler peygamberin dikey (ilahi) bağını inkar etmek için onu yatay (beşeri) düzleme hapsederek "beşer" kategorisine indirgerler.

        Mislenâ (مِّثْلَنَا)

        İbn Fâris, mim-se-lam kökünün bir şeyin diğerine benzemesi, onun dengi veya benzeri olması manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem nitelik hem de nicelik olarak tam bir benzerliği ifade ettiğini söyler. Ayetteki "bizim gibi/benzerimiz" (mislenâ) vurgusu, inkarcı elitlerin peygamber ile aralarında hiçbir ontolojik fark görmediklerini, dolayısıyla ondan gelen bir otoriteyi kabul etmeyeceklerini beyan eden bir "eşitlik iddiası"dır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu benzerlik vurgusunun, toplumdaki hiyerarşik üstünlüğü elinde tutan seçkinlerin, peygamberin dikey otoritesini sarsmak için kullandıkları retorik bir araç olduğunu vurgular.

        İttebeake (اتَّبَعَكَ)

        İbn Fâris, te-be-ayn kökünün bir şeyin ardına düşmek, onun izinden gitmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ittiba" eylemini hem fiziksel olarak birini takip etmek hem de düşünsel/inançsal olarak birine uymak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi kabilevi bağlılığın yerine geçen "peygamberi takip etme" şeklindeki yeni ve teolojik bir sadakat biçimi olarak kurguladığını analiz eder. Ayetteki elitler, bu eylemi peygamberin sadece düşük statülü kişiler tarafından takip edildiğini vurgulayarak küçümsemek amacıyla kullanırlar.

        Erâzilunâ (أَرَاذِلُنَا)

        İbn Fâris, ra-zel-lam kökünün alçaklık, değersizlik ve düşüklük anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "erâzil" kelimesini toplumun en düşük tabakası, sosyal ve ekonomik bakımdan en geride kalmış ve hor görülen kesimi olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin cahiliye Arap toplumundaki katı sınıfsal hiyerarşiyi yansıttığını; elitlerin (mele'), peygamberin etrafında toplanan yoksul ve kimsesiz halkı aşağılamak için bu etiketi kullandıklarını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramın aristokratik kibrin en belirgin yansıması olduğunu ve peygamberlik mesajının öncelikle toplumun "ezilen" (erâzil) kesiminde yankı bulmasına duyulan tepkiyi ifade ettiğini vurgular.

        Bâdiye'r-ra'yi (بَادِيَ الرَّأْيِ)

        İbn Fâris, be-de-vav (görünmek/açığa çıkmak) ve ra-hemze-ye (görmek/düşünmek) köklerinden oluştuğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ifadeyi "düşünmeden, ilk bakışta, yüzeysel olarak" şeklinde tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, elitlerin bu ifadeyle, Nuh'un takipçilerini "derinlemesine düşünmeden, sadece dış görünüşe veya anlık bir duyguya kapılarak inandıkları" suçlamasıyla yaftaladıklarını analiz eder. Bu, inananların entelektüel kapasitesini ve imanlarının niteliğini küçümseyen bir elitizmin dışavurumudur. Angelika Neuwirth, bu ifadenin Kur'an polemiklerinde inkarcıların "rasyonellik" iddiasını pekiştirmek için kullandıkları yapısal bir aşağılama aracı olduğunu savunur.

        Fadlin (فَضْلٍ)

        İbn Fâris, fe-dad-lam kökünün fazlalık, artış ve üstünlük manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fazl" kelimesini bir kişinin diğerine karşı sahip olduğu avantaj veya ilahi lütuf olarak tanımlar. Ayetteki "size bizden üstün bir yan (fazl) görmüyoruz" ifadesi, elitlerin sadece maddi ve sosyal statü üzerinden bir üstünlük tanımı yaptıklarını gösterir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "fazl" kavramını dünyevi başarıdan ilahi rahmete kaydırdığını; ancak ayetteki inkarcıların bu kavramı hâlâ kabilevi ve maddi "üstünlük" anlamında kullanarak peygamberin davasını reddettiklerini tahlil eder.

        Nazunnukum (نَظُنُّكُمْ)

        İbn Fâris, zı-nun-nun kökünün hem "zan" (kesin olmayan bilgi) hem de bağlamına göre "kesin bilgi" (yakin) anlamlarına gelebileceğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, zannın, alametlere dayanarak verilen ama hata payı barındıran hüküm olduğunu belirtir. Ayetteki "sizi sanıyoruz/zannediyoruz" ifadesi, elitlerin peygambere ve takipçilerine karşı duydukları o kibirli eminlik duygusunu ve peşin hükümlerini yansıtır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada bir şüpheyi değil, aksine inkarcıların kendi sahte gerçekliklerine olan inatçı bağlılıklarını ve reddedişlerini pekiştiren retorik bir "eminlik" vurgusu taşıdığını belirtir.

        Kâzibîn (كَاذِبِينَ)

        İbn Fâris, kef-zel-be kökünün doğruluğun (sıdk) zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kizb" kavramını gerçeğe aykırı söz söylemek veya bir şeyi olduğu gibi yansıtmamak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, "kâzib" (yalancı) suçlamasının, peygamberlerin muhatap olduğu en standart tepki olduğunu; bunun sadece ahlaki bir itham değil, peygamberin ilahi bağını (vahyi) kökten reddeden teolojik bir inkar formu olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, elitlerin peygamberi "yalancı" olarak yaftalamalarının, kendi kurulu düzenlerini sarsan o "mutlak hakikat" (Hakk) karşısında geliştirdikleri son psikolojik savunma hattı olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X