مَثَلُ الْفَر۪يقَيْنِ كَالْاَعْمٰى وَالْاَصَمِّ وَالْبَص۪يرِ وَالسَّم۪يعِۜ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاًۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu? Hala ibret almıyor musunuz?
Bu ilci grubun durumu. Yani yukarıda nitelikleri belirtilen iki sınıfın durumu. Bundan maksat da şu iki ayette nitelikleri belirtilenlerdir: "Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa ... " Bu, kafirlerin nitelemesidir. Öbür sınıfın nitelemesi de "Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimseler ... " mealindeki ayette yapılmaktadır ve bu da müminlerin nitelemesidir. Yahut kafirlerin nitelemesi şu ayet-i kerimede yapılmıştır: "Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden kim daha zalimdir? Onlar (kıyamet gününde) Rab'lerinin huzuruna çıkarılacaklar, şahitler de 'İşte bunlar Rab'lerine iftira edenlerdir' diyecekler. Bilin ki, Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olacaktır! O zalimler, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermeye çalışanlardır; ahireti inkar edenler de işte bunlardır. Onlar yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değillerdir; kendilerini Allah'ın azabından koruyabilecek yardımcıları da yoktur; cezaları kat kat olacaktır. Çünkü onlar (ilahi ışığa arkalarını döndüklerinden) ne görebiliyorlar ne de işitebiliyorlardı. İşte kendilerine yazık edenler bunlardır; uydurdukları (tanrılar) da yanlarından kaybolup gitti" . İşte iki sınıftan birinin niteliği böyledir, ki bunlar kafirlerdir. Diğer sınıf da şu ayette şöyle nitelenmektedir: "iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapan ve Rab'lerine gönül huzuruyla teslim olanlara gelince, işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır". En doğrusunu Allah bilir ya, bu iki grup, kör ve sağır ile gören ve duyan kişiye benzetilmiştir. Yani kafirler kör ve sağır kişilere, müminler de gören ve işiten kişilere benzetilmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan maksat kafirin kalp gözünün kör ve gerçeği duyma kulağının sağır olduğudur; o vadolunan gaibteki şeyleri görmemekte ve vadolunan gayba dair haberleri duymamaktadır. Ancak her şeyin zahirini görebilmekte, aynı şekilde her şeyin zahir ve açık olanını duyabilmektedir, vadolunan gayba dair haberleri görmüyor ve duymuyorlar. Halbuki o, sadece görünenleri bilmek için yaratılmamıştı, gaib olduğu halde kendisine vadedilen ve hakkında uyarı yapılan haberleri de bilip inanmak için yaratılmıştı. Mümin işte bu gaybı da görür ve vadolunan gayb alemine dair haberleri de duyar. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Zahirde gören ile kör ve duyan ile sağır sizce de eşit olmadığı gibi, kalp gözü kör olan ile gayba dair olanı kalp gözü ile gören de eşit değildir. Aynı şekilde kalp kulağı sağır olan ile onları duyan da eşit değildir.
Hala ibret almıyor musunuz? Bu beyan onların eşit olmadığını hala anlamıyor musunuz, anlamına geldiği gibi, hala ibret almıyor musunuz? anlamına da gelir. Yani gelen Kur'an ayetlerinden hala ibret almıyor ve yasaklandığınız şeyleri yapmaktan hala vazgeçmiyor musunuz? En doğrusunu Allah bilir.
Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu? Hala ibret almıyor musunuz? Bu ilahi kelam, çeşitli soruları akla getirmektedir. Birincisi şudur: Onların kör ve sağır oldukları yahut kör ve sağır gibi oldukları belirtilmesine rağmen nasıl onların aleyhine delil getirilir? Kör görmekle, sağır da duymakla mükellef değil ki ... İkincisi, onlar diyorlar ki: Biz görüyor ve duyuyoruz, bizde körlük ve sağırlık yoktur. Aksine siz kör ve sağırsınız. Üçüncüsü, bunlar ötekilerine nasıl benzetilir? Onlar görmüyor, duymuyor ve dönüp ona bakmıyorlar bile.
İlk sorunun cevabı olarak şöyle denilir: Bu örneğin onların aleyhine delil getirilmesinin sebebi şudur: Çünkü onlar, ahiret gözünü ve ahiret kulağını kazanmaya çalışmadılar. Bu yüzden Allah onlardaki gözü, kulağı ve hayatı yok saydı. Çünkü insanda yaratılan gözle dinde basiret, dini hayatta gerçeği duyma ve dinde canlılık kazanılır. Böylece insan, ebedi hayat, sürekli görme ve devamlı işitme melekesini kazanır. Neticede ahirette de gören, işiten ve canlı olan varlıklar haline gelirler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sizi hayat verecek davranışlara çağırdıklarında Allah ve resulünün çağrısına uyun". İkincisi, Allah onların bu organlarını yok saymaktadır, çünkü onlar bu organlardan gereği gibi yararlanmadılar. Bu organlar ancak kendileri için ve onlardan gereği gibi yararlanmaları için yaratılmıştı. Bu organların yaratılmasındaki gaye budur. Fakat onlar bu organlardan gereği gibi yararlanmayı terkedince, Allah da sanki bu organları yok farzetti.
Onların, "biz görüyor ve duyuyoruz, asıl kör ve sağır olan sizsiniz" sorusunun cevabına gelince, onlara şöyle denir: Müslümanlar onu duyduklarında, kulaklarına gelen ayetleri anlayıp düşünmeye çalışırlar. Siz ise böyle yapmazsınız, aksine onlara gözlerinizi kapatır, kulaklarınızı tıkarsınız. Müslümanların o ayetleri düşünmeleri, onların canlı olduklarına, gördüklerine ve duyduklarına işaret eder. Siz ise ey kafirler, kör, sağır ve ölü gibisiniz. İkincisi, bu ayetler, Mekkelilere karşı delil olarak gelmiştir, onlar biliyorlardı ki babaları fılozof ve alimlerden değildiler. Dolayısıyla ayette zikredildiği gibi onlar da gören, duyan ve organları canlı olan kişiler değildi. Onlar da kör, sağır ve ölü gibi idiler. Hiç şüphesiz iki gruptan biri, biz veya onlar diye belirtilmiştir. Sonra onlar bu dünyada, akılda ve gerçekleri batıldan ayırdedici hikmette eşit durumda idiler. Bu da gösterir ki onlar, sözü edilen hususlara daha uygun düşüyorlardı.
Onlar hakkında belirtildiği bilinen örnekle ilgili cevaba gelince, onlar bu örneği kabul etmiyor ve düşünmüyorlardı. Bu örnek ancak müslümanlar için belirtilmiştir. Çünkü bir örneğin verilmesi, çoğu kez insanı onun üzerinde düşünmeye ve tefekküre sevkeder.
Yorumu Yorumla
-
Mesel (مَثَلُ)
Ayetin girişinde yer alan ve örnekleme bildiren bu kelime, mim-se-lam kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin diğerine benzemesi, onun yerine kaim olması, denkliği ve bir nesnenin zihindeki sıfatı veya kopyası olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramını, soyut ve anlaşılması güç olan manevi/teolojik hakikatleri, insan zihninin kolayca kavrayabileceği somut, fiziksel ve bilinen örnekler üzerinden anlatma yöntemi (darb-ı mesel) olarak tanımlar. Bu kelimenin Kur'an'ın edebi kurgusundaki işlevini tahlil eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), mesel formunun sıradan bir benzetme sanatı olmadığını vurgular. Ona göre Kur'an, meseller aracılığıyla muhatabın zihninde oldukça canlı, sarsıcı ve dramatik bir "sahne" veya "imge" inşa eder; böylece psikolojik bir etki yaratarak salt rasyonel aklı aşan derin bir idrak (farkındalık) düzlemi kurar.
El-Ferîkayni (الْفَرِيقَيْنِ)
İki grup veya zümre anlamına gelen bu sözcük, fe-ra-kaf köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir bütünü parçalara ayırmak, yarmak ve nesnelerin veya insanların arasını kesin çizgilerle birbirinden ayırmak olduğunu belirtir; "ferîk" kelimesi de ana gövdeden ayrılmış, kendi içinde birleşmiş belirli bir grubu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu ayrışmanın fiziksel bir bölünmeden ziyade, inanç, ahlak ve yönelim bakımından birbirine zıt kutuplara savrulmuş toplulukları tanımladığını aktarır. Kelimenin semantik dünyasını varlıkbilimsel (ontolojik) bir çerçevede değerlendiren Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın insanlığı kategorize etme biçimine dikkat çeker. Izutsu'ya göre "el-ferîkayn" (iki grup) vurgusu, Kur'an'ın o keskin dualistik (ikici) dünya görüşünün temel yansımalarından biridir; insanlık tarihi ve varoluş serüveni, ortası olmayan, ahlaki ve teolojik olarak birbirinden mutlak surette ayrılmış iki kutbun (inananlar ve inkar edenler) çatışması ve zıtlığı üzerine kurgulanmıştır.
El-A'mâ (الْأَعْمَىٰ)
Körlük bildiren bu kelime, ayn-mim-ye kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının görme yetisini kaybetmek, bir şeyin gizli kalması, karanlık ve belirsizlik olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "amâ" kavramının bedensel görme kaybı için kullanıldığı gibi, asıl ve en tehlikeli boyutunun "basiret" (kalp gözü/içgörü) körlüğü olduğunu, Kur'an'ın da genellikle bu manevi ve entelektüel körlüğü kastettiğini belirtir. Bu kelimenin teolojik zeminini inceleyen Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemolojisinde) görme yeteneğinin ilahi işaretleri (ayetleri) okuma kapasitesi olduğunu vurgular. Izutsu'ya göre "a'mâ" (kör) kelimesi, evrendeki ve vahiydeki ilahi mesajı inatla reddeden, kendi ördüğü sahte gerçeklik duvarları (kibir ve şirk) yüzünden hakikati algılama yeteneğini tamamen yitirmiş olan inkarcı tipolojiyi temsil eder.
El-Esammi (الْأَصَمِّ)
Sağırlık anlamına gelen bu sözcük, sad-mim-mim kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının sertlik, katılılık, bir şeyin içinin tamamen dolu olup geçit vermemesi (tıkanıklık) olduğunu belirtir; sağır olan kişiye "esam" denilmesi de kulağının veya zihninin dışarıdan gelen sese karşı adeta taş gibi katılaşıp tıkanması sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, sağırlığı hakikati işitmeye, anlamaya ve kabul etmeye karşı kulakların sağırlaşması olarak detaylandırır. Ayetin kurgusundaki edebi ve polemiksel arka planı tahlil eden Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde "körlük ve sağırlık" motiflerinin rastgele bir benzetme olmadığını savunur. Neuwirth'e göre, Kur'an vahyinin "okunan" (işitsel) ve evrenin "gözlemlenen" (görsel) bir metin olduğu bir yapıda, inkarcıların bu iki fıtri algı kanalını (görme ve işitme) kendi iradeleriyle kapatmaları, onların Kur'an'ın edebi ve mantıksal meydan okumasına karşı geliştirdikleri en ilkel, trajik ve savunmacı teolojik tıkanma halidir.
El-Basîri (وَالْبَصِيرِ)
Gören ve idrak eden anlamına gelen bu kelime, be-sad-ra köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir nesneyi gözle algılamak, net olarak görmek; aynı zamanda kalple ve keskin bir zekayla o şeyin asıl hakikatine, içyüzüne nüfuz etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel göze "basar", aklın ve kalbin eşyanın ardındaki gerçeği kavramasına ise "basiret" denildiğini; ayetteki inanan kişiyi temsil eden bu kelimenin her iki idrak biçimini de kapsadığını ifade eder. Ayetteki "kör ve sağır" ikilisine karşı "gören ve işiten" ikilisinin kullanımındaki edebi sanata dikkat çeken Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu eşleştirmenin kusursuz bir zıtlık (tıbâk) sanatı oluşturduğunu belirtir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, inanan insanın "basîr" olması, sadece ilahi metni okuması değil; evrendeki kaosun ardındaki kozmik düzeni, olayların ardındaki ilahi iradeyi okuyabilen o aydınlık, rafine ve şuurlu bakış açısıdır.
Es-Semîi (وَالسَّمِيعِ)
İşiten anlamına gelen bu sözcük, sin-mim-ayn kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının sesleri algılamak, dinlemek ve idrak etmek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının sadece ses dalgalarını duymak olmadığını; işitilen sözün anlamını derinlemesine kavrama, onu tasdik etme ve nihayetinde o söze boyun eğip itaat etme (icabet) eylemlerini barındırdığını vurgular. Kelimenin Kur'an felsefesindeki yerini inceleyen Toshihiko Izutsu, vahyin (kelamın) doğası gereği "işitme" yetisinin, insan ile yaratıcı arasındaki iletişimde (vahiy sürecinde) en merkezi ve kritik idrak kanalı olduğunu belirtir. İnkarcı "sağır" (esam) kibrinden dolayı iletişimi keserken; "işiten" (semî') kişi, egosunu sıfırlayarak (önceki ayetlerdeki ihbat/tevazu ile) kendini ilahi frekansa açan ve hakikatin sesini varoluşsal bir eyleme (salihat) dönüştüren aktif alıcıdır.
Yesteviyâni (يَسْتَوِيَانِ)
Eşit ve denk olma eylemini ifade eden bu fiil, sin-vav-ye kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının doğruluk, denge, bir şeyin diğeriyle aynı hizaya gelmesi, düzlenmesi ve değer/ölçü bakımından eşitlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istiva" eylemini iki şeyin hal, miktar veya değer olarak birbirine mutlak surette denk olması olarak açıklar. Ayetin bağlamındaki teolojik argümanı tahlil eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin retorik bir soru (hel yesteviyâni / hiç eşit olurlar mı?) kalıbında kullanılmasının ontolojik bir kesinlik bildirdiğini vurgular. Kılıç'a göre, hakikate kapalı olanlarla (kör ve sağır) hakikate açık olanlar (gören ve işiten) arasındaki fark, sadece ahlaki bir tercih farkı değil; varlık hiyerarşisinde birbirine asla dönüştürülemeyecek, hiçbir terazide tartılıp eşitlenemeyecek kadar devasa ve mutlak bir varoluşsal uçurumdur.
Tezekkerûn (تَذَكَّرُونَ)
Düşünüp ibret alma eylemini anlatan bu kelime, zel-kef-ra köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi zihinde tutmak, muhafaza etmek, unutmamak ve o şeyi sözle veya kalple sürekli anımsamak, hatırlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikir" kavramını, insanın fıtratında (yaratılış kodlarında) zaten var olan ancak gaflet, kibir veya dünya hayatı yüzünden üzeri örtülen o asli bilgiyi, yoğun bir tefekkürle yeniden zihnin yüzeyine çıkarması, hatırlaması ve bilinç düzeyine taşıması olarak tanımlar. Ayetin kapanışındaki bu fiilin polemiksel ve psikolojik işlevini inceleyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ifadenin "e fe lâ tezekkerûn" (hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?) şeklinde bir kınama (tevbih) sorusu olarak kurgulandığına dikkat çeker. Öztürk'e göre bu kapanış, muhatabın zekasına ve rasyonel aklına yapılan sert bir çağrıdır; insanları, körü körüne taklit ettikleri atalar dininin uyuşukluğundan silkelenmeye, sunulan "mesel" (örnek) üzerindeki o apaçık mantıksal çelişkiyi görmeye ve paslanmış zihinsel melekelerini (tezekkür) yeniden çalıştırmaya zorlayan sarsıcı bir edebi uyanış alarmıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla