Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 20. Ayet

    اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَۢ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُۜ مَا كَانُوا يَسْتَط۪يعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ulâ-ike lem yekûnû mu’cizîne fî-l-ardi vemâ kâne lehum min dûni(A)llâhi min evliyâ/(e)(m) yudâ’afu lehumu-l’ażâb(u)(c) mâ kânû yestetî’ûne-ssem’a vemâ kânû yubsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değillerdir; kendilerini Allah'ın azabından koruyabilecek yardımcılan da yoktur; cezalan kat kat olacaktır. Çünkü onlar (ilahi ışığa arkalarını döndüklerinden) ne görebiliyorlar ne de işitebiliyorlardı.

      Onlar yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değillerdir. Birincisi, şayet Allah dünyada kendilerine azap etmeyi ve onlardan intikam almayı isterse asla Allah'ı aciz bırakamazlar. İkincisi, onlar ahirette azabı kendilerinden defetmekte asla Allanın önüne geçemezler. İnsanların liderleri ve zalimleri hakkında nazil olması muhtemel olan bu ayet, Cenab-ı Hakk'ın onlardan istediğine azap etmesinde asla O'nu aciz bırakamayacaklarını haber vermektedir.

      Kendilerini Allah'm azabından koruyabilecek yardımcıları da yoktur. Onlar zannediyorlardı ki, Allah'ı bırakıp da taptıkları şeyler kendilerine yardım edecekler. Çünkü onlar "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır" ve "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" diyorlardı. Onlar taptıkları putların kendilerine şefaatçi olacaklarını bekliyorlardı. Yahut tabi oldukları kişilerin kendilerini koruyacaklarını ümit ediyorlardı. Cenab-ı Hak, zannettikleri gibi onları koruyacak kimsenin olmayacağını, aksine düşmanları olacağını haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: "Kıyamet sonrası insanlar toplanınca taptıkları şeyler kendilerine düşman olacak". Buna benzer ayetler Kur'an-ı Kerimde çoktur. Başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Sonra kıyamet günüde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lanetler yağdıracaksınız". "Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır! -Onların bu beklentileri gerçekleşmeyecek!- O putlar onların ibadetini tanımayacaklar ve kendilerine hasım olacaklar". Ayette zikredildiği gibi o gün putlar onlara düşman olacaklar. Kendilerini Allah'ın azabından koruyabilecek yardımcıları da yoktur. Yani dost edindikleri kimselerin dostluğu onlara fayda getirmeyecek. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: ''.Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez".

      Cezalan kat kat olacaktır. Bu beyan, az önce geçen ''.Allah yolundan alıkoyanlar ... " mealindeki ayette sözü edilen kişilerden maksadın insanları Allah'ın dininden alıkoyan liderler olduğuna işaret etmektedir. Çünkü ayet-i kerime, onların cezalarının kat kat olacağını haber vermektedir. Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır; biri bizzat kendileri saptıkları için, diğeri de insanları Allah'ın dininden alıkoydukları için cezaları kat kat olacaktır.

      Çünkü onlar (ilahi ışığa arkalarını döndüklerinden) ne görebiliyorlar ne de işitebiliyorlardı. Mutezile şöyle dedi: Bu ayet iki manaya gelir: Birincisi, onlar işitiyorlar ve görüyorlardı, ancak Cenab-ı Hak kendilerini istiskal maksadıyla onların duymadıklarını ve görmediklerini haber vermektedir. Tıpkı bir kişinin, falancının yüzüne bakamıyorum, sözünü de duyamıyorum demesi gibi. Aslında ona bakıyor, sözünü de duyuyor, fakat ona bakmayı ve sesini duymayı istiskal amacıyla böyle söylüyor. Açıklamaya çalıştığım ayet de bunun gibidir. Onlar duyuyor ve görüyorlardı, fakat duymak ve bakmak kendilerine ağır geliyordu. Bundan dolayı Cenab-ı Hak onların göremediklerini ve işitemediklerini söylüyor. İkincisi, Çünkü onlar (ilahi ışığa arkalarını döndüklerinden) ne görebiliyorlar ne de işitebiliyorlardı. Yani sanki onlar ne işitebiliyor, ne de görebiliyorlardı. Allah onların sağır, dilsiz ve kör olduklarını haber veriyor. Onlar hakkı dinlemiyorlar ve hakkı görmüyorlardı.

      Bize göre ilk yorumun cevabı şudur: Onlar rahmet kulağı ile dinleyemiyor, rahmet ve kabul gözü ile bakamıyorlardı. Bu yüzden onlar işitip göremiyorlardı. İkincisi ise kalp kulağı ve kalp gözüdür. Onlar kalp kulağıyla dinleyemiyor ve kalp gözü ile göremiyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir". Bize göre bunu yapamamak, fiil olarak yapamamak değil hal olarak yapamamaklır, çünkü onların işitme ve görme organları sağlamdı. Bu da gösteriyor ki bu istitaat fiilin kendisiyle gerçekleştiği istitaattir, belirttiğimiz sebeplerden ötürü. İbn Mesıld'un (r.a.) rivayeti şöyledir: İşitme gücüne sahip olmaları sebebiyle onlara kat kat azap vardır. Sonra Hasan-ı Basri'ye soruldu, o da şöyle dedi: O, Cenab-ı Hakk'ın "Gözleri beni hatırlatacak delillere kapalı bulunan, vahye kulak vermeye de tahammül edemez olan kafırler" mealindeki ayette ifade buyurduğu haldir. Vahyi duyduklarında onu dinlemeye dayanamadıkları için elbiselerine sarılırlar. Hafsa'nın mushafında da atıf vavı ile şöyledir: Onlar dinleyemiyorlardı. İbn Mesudöan gelen rivayetin yorumu açıktır, yani işitme gücüne sahip olmaları sebebiyle onlara kat kat azap vardır. Çünkü inat ederek ve ağır davranarak dinlemediler. O durumun aslı, onların mükteseb işitme ve mükteseb görme gücüne sahip olmamalarıdır. Bize göre ayette sözü edilen işitme ve görme fiiliyle sorumluluğa konu olan işitme, görme ve hayattır. Çünkü ahirette hesap verilecek olan işitme ve yaşama şekli insanın duyusundan elde ettiklerini değerlendirip değerlendirmemesiyle ilgilidir. Dünyada insanın yaşama ve işitme imkanına sahip olması Allah tarafından yaratılmış olup sorumluluğa konu teşkil etmez.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mu'cizîn (مُعْجِزِينَ)

        Sözcüğün kökeni ayn-cim-ze köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyden geri kalmak, ona güç yetirememek, zayıflık ve acziyet olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "acz" kavramını kudretin ve gücün tam zıddı olarak tanımlar; ayetteki "mu'ciz" formunu ise (ifaal babından ism-i fâil), karşısındakini aciz bırakan, onun gücünü elinden alan ve onu alt eden kimse olarak açıklar. Bu kelimenin Kur'an'ın teolojik yapısındaki yerini tahlil eden Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "Tanrı" tasavvurunun merkezinde mutlak kudret (kadir) vurgusu olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre, insanın yeryüzünde Allah'ı atlatıp O'nu "mu'ciz" (aciz) bırakabileceğini düşünmesi, cahiliye kibrinin ve insan egosunun düştüğü en büyük ontolojik yanılgıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk de ayetin bu kurgusuna dikkat çekerek; "yeryüzünde Allah'ı aciz bırakacak değillerdi" ifadesinin, ilahi irade karşısında insanın mutlak çaresizliğini ve ilahi planın dışına çıkılmasının fiziksel/mantıksal imkansızlığını sarsıcı bir dille vurguladığını ifade eder.

        Evliyâe (أَوْلِيَاءَ)

        Koruyucular, dostlar ve otoriteler anlamına gelen bu kelime, "veli" sözcüğünün çoğulu olup vav-lam-ye kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının iki nesnenin arasına başka hiçbir şeyin girmeyeceği kadar birbirine yakın ve bitişik olması durumu olduğunu belirtir; dostluk, yardım ve idare etme (vilayet) anlamları bu temel yakınlık olgusundan doğmuştur. Râgıb el-İsfahânî, veli kavramını hem mekânsal hem de manevi bağlamda ele alarak; insanın yardımına koşan, onu himaye eden ve onun üzerinde otorite sahibi olan dost/koruyucu olarak tanımlar. Etimolojik dış bağlantıları inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki köklü yapısını kabul etmekle birlikte, "kutsal dostlar" veya "ilahi koruyucular" şeklindeki dini kullanımının, Süryanice ve diğer Sami dillerdeki dini literatürle derin bir anlamsal paralellik taşıdığını ileri sürer. Bu kavramın cahiliye döneminden Kur'an'a geçişteki sosyolojik dönüşümünü analiz eden Toshihiko Izutsu, İslam öncesi toplumda "veli" kavramının, kan bağına dayanan ve asabiyetin (kabile taassubunun) bir parçası olan yatay ve dünyevi koruyuculuğu temsil ettiğini belirtir. Kur'an ise ayetteki "Allah'tan başka evliyaları (koruyucuları) yoktur" vurgusuyla bu kelimenin içeriğini dönüştürmüş; sahte dünyevi otoriteleri ve kabilevi sığınakları yıkarak, koruyuculuk vasfını tek bir mutlak güce (Allah'a) tahsis eden dikey bir teolojik bağ inşa etmiştir.

        Yudâafu (يُضَاعَفُ)

        Katlanma ve iki katına çıkarılma eylemini bildiren bu fiil, dat-ayn-fe kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi kendi misliyle artırmak, katlayarak çoğaltmak ve üzerine eklemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "muzaaf" kavramını, bir miktarın aynı miktar kadar veya daha fazla üzerine eklenmesi (ikiye veya daha fazlasına katlanması) olarak açıklar. Ayetin edebi kurgusundaki işlevine odaklanan Celaleddin el-Suyuti, fiilin edilgen (meçhul) kalıpta (yudâafu/katlanır) kullanılmasının edebi bir mübalağa (abartı/şiddet) sanatı taşıdığını aktarır. Suyuti'ye göre bu ifade, azabın miktarının artışından ziyade; hakikati inkar edenlerin hem kendi saptıkları hem de (önceki ayetlerde vurgulandığı gibi) başkalarını Allah'ın yolundan alıkoydukları için çifte sorumluluk altına girdiklerini ve ilahi adaletin bu ağırlığı şaşmaz bir şiddetle onların üzerine yıkacağını estetik bir dille tasvir eder.

        Es-Sem'a (السَّمْعَ)

        İşitme duyusu anlamına gelen bu kelime, sin-mim-ayn kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının kulağın sesleri algılaması, idrak etmesi ve duyduğunu kabul etmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının sadece fizyolojik bir duyum olmadığını; duyulan sözün anlamını kavrama, onun üzerinde tefekkür etme ve nihayetinde o söze itaat etme manalarını barındırdığını ifade eder. Kur'an'ın bilgi felsefesindeki (epistemolojisindeki) yerini tahlil eden Toshihiko Izutsu, "sem'" (işitme) yetisinin insanın ilahi vahyi algılamasındaki en temel bilişsel kanal olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre ayetteki "işitmeye güç yetiremiyorlardı" ifadesi fiziksel bir sağırlığı değil; kendi kibirleri ve inatları yüzünden ilahi kelama karşı kendilerini tamamen bloke eden müşriklerin yaşadığı teolojik ve bilişsel sağırlığı ifade eder.

        Yubsırûn (يُبْصِرُونَ)

        Görme ve idrak etme eylemini karşılayan bu fiil, be-sad-ra köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi gözle algılamak, net olarak görmek; aynı zamanda kalple ve akılla o şeyin asıl hakikatine nüfuz etmek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "basar" kelimesini gözün fiziksel görme eylemi, "basiret" kelimesini ise aklın ve kalbin görünmeyeni, eşyanın ardındaki gerçeği idrak etmesi olarak detaylandırır ve ayette ikisinin iç içe geçtiğini vurgular. Ayetin sonundaki bu duyu organlarıyla ilgili retorik kurguyu inceleyen Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "işitemiyorlardı ve göremiyorlardı" şeklindeki ifadenin çok sarsıcı bir beyani (edebi) tasvir olduğunu belirtir. Ona göre insan, kendi uydurduğu sahte gerçekliğe (önceki ayetlerdeki iftiralara ve bâtıla) kendini o kadar inandırmıştır ki, ilahi hakikati algılayacak en temel fıtri donanımlarını (işitme ve görme) bizzat kendi iradesiyle işlemez hale getirmiş, adeta kendi kendini ontolojik bir karanlığa ve sessizliğe hapsetmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X