Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hûd Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hûd Sûresi, 6. Ayet

    وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَاۜ كُلٌّ ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ min dâbbetin fî-l-ardi illâ ‘ala(A)llâhi rizkuhâ veya’lemu mustekarrahâ vemustevde’ahâ(c) kullun fî kitâbin mubîn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'ın üzerine olmasın! Allah onlann halen bulunduğu yeri de emanet olarak konulacağı yeri de bilir; hepsi apaçık kitapta vardır.

      Yeryüzünde kımddayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'ın üzerine olmasın! Bazıları şöyle dedi: Cenab-ı Hak buradaki "dabbe" (دَابَّةٍ) kelimesi ile imtihan edilen kişileri kastetmiştir, ondan maksat da insan türüdür. Diğer canlılar da, imtihan edilenlerin emrine amade kılınan hayvanlardır, dediler. Bazıları da şöyle dedi: Bundan maksat, imtihan edilen kişilerden olsun olmasın yeryüzünde kımıldayan her canlıdır. Cümlenin tamamı şöyledir: Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki, onları ayakta tutmak ve hayatları için gerekli olan rızkı vermek Allah'a ait olmasın! Onlar için o rızkı yaratan da Allah'tır. Sonra bu rızkı edinmek için hazan bir sebep kılmış, hazan da sebepsiz olarak vermiştir.

      Onların rızkı Allah'ın üzerine olmasın! Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Rızkı Allah'a aittir, yani o rızkı yaratmak Allah'a aittir, yaratılanlar ise o rızıkla ayakta durur ve hayatlarını devam ettirirler. Ayet-i kerimede "Rızkınız göktedir" buyurulmaktadır. Yani Allah bizim rızkımızı gökten yağan yağmur ve diğer vasıtalarla yaratmaktadır. Buna göre onların rızkı Allah'ın üzerindedir mealindeki beyan, onların rızkını yaratmak Allah'a aittir anlamına gelir. Onların rızkı Allah'ın üzerindedir mealindeki ayete, onlara rızkı ulaştırmak, rızkın ölçüsünü belirlemek ve maişetini temin etmek Allah'a aittir anlamı da verilmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Orada gerekli besinlerini uygun ölçülerle yarattı". Yani onlara rızkı ulaştırmak ve maişetlerini temin etmek Allah'a aittir. Sonra Allah'm üzerindedir mealindeki beyana bazıları şöyle bir anlam verdi: Onlara ulaşan nzık ancak Allah'tan gelmiştir, o rızkı onlara Allah'tan başka kimse vermemiştir. Buradaki Allah'm üzerinde anlamına gelen ifade, Allah tarafından demektir. Bu türlü ifadeler dilde caizdir. Mesela Cenab-ı Hak, "Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler" buyurmaktadır. Buradaki insanların üzerine manasındaki "ale'n-nas" (عَلَى النَّاسِ) kelimesi "mine'n-nas" (مِنَ النَّاسِ), yani "insanlardan" anlamına gelir. Bu, Mücahid'in görüşüdür. Onların rızkı Allah'm üzerindedir mealindeki beyan, vadettiğini yerine getirmek Cenab-ı Hak.k'a düşer anlamına da gelebilir. Allah, onların rızıklarını vereceğini vadetmişti, vadine vefa göstermek ve onu yerine getirmek de O'na düşer. Başka bir ihtimal şudur: Cenab-ı Hak belli bir süre yaşamaları için varlıkları yarattığına göre, o vakit, yani ecel gelinceye kadar onların maişetini kendilerine ulaştırmak da O'na aittir. Çünkü onları o vakte kadar yaşamak üzere yaratan O'dur. Bu görüşlerden bazıları birbirine yakındır.

      Müstakar ve Müstevda' Kelimelerinin Anlamı

      Allah onların halen bulunduğu yeri de emanet olarak konulacağı yeri de bilir. Bu ayetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları "müstakar" (مُسْتَقَرَّهَا) kelimesine gece anlamı, "müstevda"' (مُسْتَوْدَعَهَا) kelimesine de gündüz maişet vakti anlamı verdi. Bazıları da "müstakar" anne rahmi, "müstevda"' da erkeklerin sulbüdür, dedi. Bazıları da bunun tersi olarak müstakar erkeklerin sulbüdür, müstevda' anne rahmidir, dedi. Bazıları "müstakar~ dünyadaki harekat, "müstevda"' da ahirette gideceği yerdir, dedi. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir". Yani dünyada neler yapacağınızı, maişetiniz konusunda nasıl davranacağınızı ve sonra gideceğiniz yerin neresi olduğunu Allah bilir. Yani ahiretteki makamınızı ve kalacağınız yeri O bilir. Bazıları şöyle dedi: "Müstakar" dünyadaki, "müstevda'" da kabirdeki hayatıdır. Bu ayet, insanın her konumdaki bütün davranışlarını, bütün eylemlerini Cenab-ı Hakk'ın bildiği anlamı taşımaktadır. Çünkü insanlar ya bir yerde hareketsiz haldedir, ya da hareket halindedir, işte Allah onların bütün hallerini bilir. Bu ayet aynı zamanda önceki ayetin sılası gibidir. Önceki ayette Cenab-ı Hak "Bakınız! Onlar içlerindekini ondan gizlemek için sırtlarını dönerler" buyuruyordu. Bu ayette de Cenab-ı Hak haber veriyor ki, yeryüzünde kımıldayan canlılardan hiçbiri Allah'a gizli değildir, rahimlerin neyi eksilteceği, erkeklerin sulbüne ne konulduğu Allah'a gizli değildir. Böyleyken hakkında Allah'ın emir ve yasağı bulunan ve cezalandırılması veya sevap verilmesi gereken amelleriniz nasıl Allah'a gizli kalır? En doğrusunu Allah bilir.

      Hepsi apaçık kitapta vardır. Yani hepsi kitapta açıklanmıştır. Buna levh-i mahfuzda yazılıdır manası da verilmiştir. Bununla Kur'an ve diğer şeyler kastedilmiş olabilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Dâbbetin (دابة)

        Bu kelime, dal-be-be kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının yeryüzünde yavaşça ilerlemek, debelenmek ve hafif adımlarla yürümek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yeryüzünde hareket eden her türlü canlı varlığı kapsadığını, ancak özel kullanımda binek veya yük hayvanları için de tercih edildiğini ifade eder. Bu ayetteki bağlamında ise ayrım gözetmeksizin hareket kabiliyetine sahip tüm biyolojik canlı formlarını tanımlar. Kelimenin Kur'an'daki varlıkbilimsel (ontolojik) değerini inceleyen Toshihiko Izutsu, "dabbe" kavramının yaratılış hiyerarşisinde melekler veya ruhani varlıkların aksine, tamamen toprağa ve maddi bir bedene bağlı olan, dolayısıyla ilahi rızka mutlak derecede muhtaç olan dünyevi canlılığı temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç ise bu kelimenin seçilmesinin rastlantısal olmadığını; hareket eden, enerji harcayan ve sürekli bir tüketime ihtiyaç duyan her varlığın, ontolojik olarak kendini var edene duyduğu çaresizliği ve zorunlu bağımlılığı vurguladığını analiz eder.

        Rizkuhâ (رزقها)

        Sözcüğün geldiği ra-ze-kaf kökü üzerine çeşitli dilbilimsel ve tarihi tahliller yapılmıştır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir kimseye sürekli ve düzenli olarak verilen, istifade edilen yararlı pay veya nasip olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızkı Allah'ın canlılara bahşettiği her türlü maddi (yiyecek, içecek, mal) ve manevi (ilim, iman) gıda olarak tanımlar. Kelimenin etimolojik kökenine dair dış bağlantıları inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin kök olarak Arapçada bulunmakla birlikte, "ilahi inayetle verilen rızık" şeklindeki spesifik dini ve teolojik kullanımının Süryanice ve Aramicedeki dini metinlerin etkisiyle Kur'an terminolojisine yerleştiğini ileri sürer. Kavramın cahiliye döneminden İslam'a geçişteki zihniyet dönüşümünü tahlil eden Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arapların rızkı genellikle şansa, kadere (dehr) veya yağmur gibi doğa olaylarına bağladığını belirtir. Izutsu'ya göre Kur'an, rızık kavramını doğanın veya tesadüflerin elinden alarak, doğrudan tek ve mutlak bir yaratıcının (Rezzak) bilinçli ve şefkatli bir eylemine dönüştürmüş, böylece insan ile Allah arasında dikey bir minnettarlık ve bağımlılık ilişkisi inşa etmiştir.

        Mustekarrahâ (مستقرها)

        Karar kılınan yer anlamına gelen bu sözcük, kaf-ra-ra kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temelinde soğukluk (hareketi kesen donukluk), sükunet, bir yerde sabit kalma ve istikrar anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi bir şeyin hareketini tamamlayıp durduğu, sabitlendiği ve yerleştiği kalıcı mekân olarak tanımlar. Ayetin bağlamında bu kelime, canlının yeryüzünde yaşadığı, barındığı ve ömrünü geçirdiği ana karargâhı veya anne rahmindeki sabit evreyi ifade eder. Bu kavramın teolojik boyutunu inceleyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın müşriklere yönelik ilahi ilim argümanının bir parçası olduğunu belirtir. Öztürk'e göre bu sözcük, evrendeki trilyonlarca hareketli canlının her birinin makro ve mikro düzeydeki kesin konumlarının mutlak bir bilinç tarafından anbean, kusursuzca bilindiğini ve kontrol edildiğini gösteren sarsıcı bir ontolojik denetim ifadesidir.

        Mustevdeahâ (مستودعها)

        Emanet edilen veya geçici olarak durulan yer anlamına gelen bu kelime, vav-dal-ayn köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyi bırakmak, terk etmek, koruması için birine teslim etmek (emanet) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı "mustekar" (kalıcı yer) kavramının zıddı olarak konumlandırır ve canlının varoluş sürecinde tohum halinde babanın sulbünde bulunması, yumurta evresi veya ölümden sonra yeniden dirilişe kadar toprakta beklemesi gibi geçici, emanet saklanma alanlarını ifade ettiğini söyler. Ayetin edebi kurgusuna odaklanan Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "mustekar" (istikrarlı yer) ile "mustevde'" (geçici depo) kelimelerinin yan yana kullanımındaki retorik simetriye dikkat çeker. Ona göre bu beyani zıtlık, sadece mekânsal bir konumlandırmayı değil; geçmiş, şimdi ve gelecek ekseninde canlının uğradığı tüm varoluşsal durakları eksiksiz bir biçimde kapsayan estetik ve kuşatıcı bir edebi sanattır.

        Mübîn (مبين)

        Bu sözcük, be-ye-nun kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kökün temel anlamının iki şeyin arasını ayırmak, mesafe koymak ve bu ayrım sayesinde nesneleri belirgin, açık ve anlaşılır hale getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mübîn" kelimesini hem bizzat kendisi açık olan hem de başka şeylerin hakikatini ortaya çıkaran, hak ile batılı birbirinden ayıran netlik olarak tanımlar. Ayette varlıkların kayıtlı olduğu "kitap" (Levh-i Mahfuz) kelimesinin sıfatı olarak kullanılmıştır. Kelimenin Geç Antik Çağ dini literatüründeki yerini ve Kur'an'daki yapısal işlevini inceleyen Angelika Neuwirth, "mübîn" vasfının, İslam öncesi dönemin kapalı, anlaşılmaz ve yoruma muhtaç kahin fısıltılarına (seci) karşı ontolojik bir meydan okuma olduğunu savunur. Neuwirth'e göre bu kelime, ilahi bilginin ve vahyin şeffaflığını, erişilebilirliğini ve evrensel nizamın kayıt altındaki matematiksel netliğini vurgulayan güçlü bir yapısal işaretleyicidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X