وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذ۪ي فَضْلٍ فَضْلَهُۜ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
Rabb'inizden mağfiret dileyin, sonra O'na -' tövbe - edin. Allah da sizi belirlenmiş bir süreye kadar dünya nimetlerinden güzelce yararlandırsın, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek o dehşetli günün azabından korkarım.
Rabb'inizden mağfiret dileyin, sonra O'na tövbe edin. Eğer bu ayet kafirler hakkında gelmiş ise, o zaman Rabb'inizden mağfiret dileyin mealindeki beyan, müslüman olun anlamına gelir. Sonra O'na tövbe edin mealindeki cümle de her türlü masiyetten ve işlediğiniz her günahtan dolayı O'na dönün demektir. Şayet ayet müslümanlar hakkında gelmiş ise, anlamı gayet açıktır. O zaman mağfiret dileyin mealindeki beyan ile tövbe edin mealindeki cümle aynı anlama gelir.
Allah da sizi dünya nimetlerinden güzelce yararlandırsın, yani sizi dünyadaki nimetlerden yararlandırsın. Bu yararlanma ile ahirette de güzellikler görürsünüz. Kafirler ise dünya nimetlerinden yararlanırlar, ancak ahirette güzellik görmezler. Çünkü onların dünyadaki yararlanmaları, sadece dünya içindir. Halbuki mümin, dünyada yararlandığı nimetlerle ahiret hayatı için de yararlanır ve ahiret için rızık hazırlar. En doğrusunu Allah bilir.
Fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin. Buradaki fazlasını yapan herkese. Bu beyan, dünyada fazlasını yapan herkese o fazlalığın karşılığını ahirette verecektir, anlamına gelir. Buradaki "yu'ti" (يُؤْتِ) kelimesi muhtemelen "eta" (أَتَى) anlamına gelir. Yani Cenab-ı Hakk'ın dünyada fazlasını yapan her kişiye verdiği şeyi, ancak kendi lütfu ile vermiştir. Fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin, yani dünyada dini davranışlarda fazlasını yapan herkese ahirette o fazlalığın karşılığını versin. Yahut fazlasını yapan herkese, dünyada ve ahirette o fazlalığın karşılığını versin. Çünkü dünyada fazilet ehli olan insanlar, ahirette de fazilet ehlidirler.
Eğer yüz çevirirseniz, yani müslüman olmazsanız, ben sizin başınıza gelecek o dehşetli günün azabından korkarım. Ayet gayet açıktır. Başka bir ayette Cenab-ı Hak, buradaki "kebir" (كَبِيرٍ) kelimesi yerine "azim" kelimesini kullanmıştır. Bu, yaratıklara büyük geldiği için o gün azametli görünür.
Yorumu Yorumla
-
İstağfirû (استغفروا)
Ayetin girişinde yer alan bağışlanma dileğini ifade eden bu kelime, ğayn-fe-ra kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün semantik temelinin bir şeyi örtmek, gizlemek ve korumak (setr) olduğunu ifade eder. Arapların savaşta başı koruyan miğfere "miğfer" demelerinin kökeni de aynı koruyucu ve örtücü fonksiyona dayanır. Râgıb el-İsfahânî, dini literatürdeki "mağfiret" kavramını, Allah'ın kulunu azaptan koruyacak şekilde günahını örtmesi olarak tanımlar. Ona göre "istiğfar" eylemi, bu ilahi örtülme ve korunmayı kişinin hem sözüyle hem de eylemiyle aktif olarak talep etmesidir. Kelimenin geçirdiği evrimi inceleyen Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arapçasında bu kökün sıradan, dünyevi ve fiziksel bir koruma veya gizleme eylemini karşılarken; Kur'an'ın bu kelimeyi alıp insanın kendi kusurunun bilincine vararak mutlak bir ilahi merhamete sığınması şeklindeki derin bir teolojik eyleme dönüştürdüğünü analiz eder.
Rabbekum (ربكم)
İlahlık tasavvurunun merkezinde yer alan bu isim, ra-be-be kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek, gözetmek ve onun tedbirini almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rab" kavramını, bir şeyi yavaş yavaş, aşama aşama kemaline (mükemmelliğine) erdiren, terbiye eden ve yetiştiren varlık olarak detaylandırır. Kelimenin etimolojik kökenine farklı bir yaklaşım getiren Arthur Jeffery, Arapçadaki kullanımının özgün olmadığını savunarak; kelimenin "efendi" veya "büyük" anlamına gelen Aramice ve Süryanice "Rabb" kökünden türediğini ve Yahudi-Hristiyan terminolojisinden Arap yarımadasının dini diline yerleştiğini ileri sürer. Kavramın sosyo-kültürel bağlamını inceleyen Toshihiko Izutsu, İslam öncesi toplumda kelimenin kabile lideri, köle sahibi veya evin reisi gibi yatay ve dünyevi efendilik ilişkilerini ifade ettiğini; ancak Kur'an'ın bu kavramı mutlak yaratıcıya tahsis ederek dikey bir ontolojik hiyerarşi kurduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ise bu kavramın Arapların bildiği sert "efendi" imajından sıyrılarak, Kur'an bağlamında şefkat, terbiye, rızık verme ve sürekli gözetim gibi eylemlerle zenginleştirilip İslami uluhiyet tasavvurunun en temel unsuru haline getirildiğini ifade eder.
Tûbû (توبوا)
Bu fiil, te-vav-be kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir yerden geri dönmek (rücu etmek) olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, tövbeyi çirkin ve yıkıcı olan şeyi (günahı) terk edip güzel olana dönmek olarak açıklar. Dini bağlamda ise bu dönüş, yapılan günahtan içsel bir pişmanlık duyarak yüzünü yeniden Allah'a çevirmektir. Dış etimolojik bağlantılara dikkat çeken Arthur Jeffery, kelimenin "günah çıkarıp pişman olma" şeklindeki spesifik dini anlamının, Süryanice "tāba" (tövbe etmek) kelimesinden doğrudan Kur'an Arapçasına ve İslami terminolojiye geçtiğini iddia eder. Kavramın "istiğfar" ile olan bağlamsal ilişkisini irdeleyen Toshihiko Izutsu, istiğfarı geçmiş günahların örtülmesini istemek yönüyle negatif bir temizlenme; tövbeyi ise geleceğe yönelik radikal bir zihniyet değişimi ve Allah'a doğru atılan, iradi ve pozitif bir dönüş adımı olarak kategorize eder.
Yumetti'kum (يمتعكم) ve Metâ'an (متاعا)
Aynı kökten gelen bu iki kelime, mim-te-ayn köküne dayanır. İbn Fâris, kökün temelinde bir şeyden geçici olarak, belli bir süre zarfında faydalanmak, menfaat sağlamak ve lezzet almak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meta" kavramını, kendisinden istifade edilen fakat doğası gereği kalıcı olmayan, fani olan yarar ve nesneler olarak tanımlar. Bu bağlamda "yumetti'kum", Allah'ın dünya hayatında insanlara lütfettiği geçici ama nitelikli ve güzel yaşam standartlarını ifade eder. Kur'an'ın edebi ve retorik yapısı üzerine yoğunlaşan Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin geçtiği bağlamlarda (beyani tefsir yöntemiyle) her zaman dünya hayatının fani doğasına, tatmin edici görünse de sonlu olduğuna dair bir edebi alt metin bulunduğunu, dolayısıyla metnin dinleyiciyi uhrevi kalıcılığa hazırlayan psikolojik bir zemin oluşturduğunu analiz eder.
Acelin (أجل)
Zaman ve sınır bildiren bu sözcük, hemze-cim-lam kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün temel manasının bir şeyin vaktinin gelmesi, onun için tayin edilmiş son sınır ve gecikme/ertelenme olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ecel kavramını bir varlık veya olay için önceden belirlenmiş süre ve o sürenin bittiği kesin nokta olarak tanımlar. Ayetin bağlamındaki varoluşsal boyutuna değinen Prof. Dr. Sadık Kılıç, ecel kavramının sadece bir ölüm veya bitiş anı olmadığını; evrenin, insanın ve dünyevi nimetlerin (meta) zamansal sınırlılığını, fani doğasını ve Allah'ın tüm varoluşa koyduğu şaşmaz, matematiksel ve ontolojik düzeni ifade ettiğini vurgular.
Fadlin (فضل)
Bu sözcüğün kökeni fe-dad-lam köküne dayanır. İbn Fâris, kökün anlam çerçevesini bir şeyin artması, fazlalaşması, temel ihtiyaç miktarından ziyade olması ve cömertlik olarak çizer. Râgıb el-İsfahânî, fazl kelimesini bir şeyin normal standartından fazla olması şeklinde tanımlar. Dini terminolojide ise bu, Allah'ın kullarına adalet ve hak ettiklerinden çok daha ötede, karşılıksız, cömertçe ve kendi lütfuyla verdiği fazladan nimetler, yetenekler ve erdemler bütünüdür. Bu kavramın sosyal yapıdan teolojik yapıya geçişini inceleyen Toshihiko Izutsu, cahiliye Arap toplumunda "fazl" kelimesinin kabile asaletine dayanan, cömertlik yarışı ve başkalarına üstünlük taslama aracı olarak kullanıldığını belirtir. Kur'an ise bu kelimeyi yatay eksenden (insanın insana üstünlüğü) çıkarıp dikey eksene (Allah'ın insana lütfu) taşıyarak, onu kibir aracı olmaktan çıkarıp mutlak ilahi rahmetin ve ihsanın bir sembolüne dönüştürmüştür.
Tevellev (تولوا)
Yüz çevirmeyi ifade eden bu fiil, vav-lam-ye kökünden gelmektedir. İbn Fâris, kökün asıl anlamının iki şeyin ardı ardına gelmesi, yakınlık, dostluk kurmak veya (yönelmenin zıddı olarak) bir şeye sırtını dönmek ve ondan uzaklaşmak gibi birbirine zıt görünen yönelim hareketlerini barındırdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fiilin aldığı kalıp (tefe'ul) itibarıyla bir kimsenin fiziksel veya mecazi olarak yüzünü başka bir yöne çevirmesini, haktan yüz çevirip ondan uzaklaşmayı ifade ettiğini belirtir. Bu kelime, ayetteki bağlamında ilahi mesaja ve bağışlanma çağrısına karşı gösterilen iradi reddi ve inadi bir manevi uzaklaşmayı resmeder.
Azâbe (عذاب)
Ceza kavramını karşılayan bu kelime, ayn-zel-be kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel eyleminin bir kimseyi yapmak istediği veya ulaşmak istediği bir şeyden zorla men etmek, alıkoymak ve engellemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azabı, insana fiziksel veya ruhsal olarak acı veren, onu rahatsız eden şiddetli ceza olarak tanımlar ve köken olarak kişiyi yemeden içmeden, uykudan kesmek, mahrum bırakmak anlamlarından türediğine işaret eder. Ayetteki "büyük bir günün azabı" tamlamasını Kur'an'ın iletişim stratejisi açısından değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tür eskatolojik azap tasvirlerinin, o günün Arap toplumunun zihniyet dünyasında sarsıcı bir uyanış yaratmak amacıyla oldukça somut, edebi ve psikolojik bir dille kurgulandığını belirtir. Öztürk'e göre bu kelime, salt fiziksel bir işkenceden ziyade, ilahi merhametten tamamen alıkonulmayı, ruhsal bir mahrumiyeti ve ontolojik bir kopuşu ifade etmektedir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla